“Bugün çiçek satabildiniz mi?” diye soruyorum.“Yok abla, nerede. Baksana kalabalığa,” diyor çiçekçi.1 Mayıs Taksim’inde, önümüzden akan renklere, o renklerin coşkusu içindeki insanları göstererek söylüyor bunu. Bir bayram havasında, emeğin eyleme dönüşmesini umut eden insanların farklı seslerinde, ayrı ayrı bir bütünlük kazanıyor 1 Mayıs. Çiçekçinin önündeki farklı farklı çiçeklerin yarattığına eş bir uyum bu. Leylaklar kadınlara, karanfiller gençlere, güller sendikalara karışıyor. ‘77 yılında yaşananların hesabının sorulması bu seneki buluşmanın ana teması. Böylesi bir kalabalığın 1 Mayıs’ta toplanarak yarattığı enerjinin sadece o günlere değil, bugüne de sahip çıkacağının inancı, umudu ve coşkusuyla, şarkılar söyleye söyleye ayrılıyorum meydandan. Bütün meydanlardaki buluşmaların böyle olmasını, Türkiye’ye yaraşanın bu olduğunu tekrarlayıp durarak.Meydandan bana yansıyan uslanmaz bir iyimserlik içersindeyim.Ama tüm bunları yazarken bugün, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde ülkemizin tutuklu gazeteci sayısı bakımından dünya birinciliğini sürdürdüğünü de yinelemek isterim. Düşünce ve ifade özgürlüğünün sürekli engellendiği bir dünya düzeni içersindeyiz. Türkiye’nin bu konudaki karnesi ise hiç ama hiç parlak değil! Özellikle muhalif gazetelerin kapatıldığına tanıklık ediyoruz. Gazetecilerin göz altına alınması, tutuklanması ve ağır cezalara mahkum edilmeleri artık kanıksamaya başladığımız bir durum haline geldi Türkiye’de. Sansür ve otosansürün hükmü ile hareket eder haldeyiz. Bu ise bir ülkenin en büyük kayıbı ve maalesef ayıbıdır!Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun açıklamasına göre 3 Mayıs 2011 tarihinde Türkiye cezaevlerinde 12’si yazı işleri müdürü olmak üzere 58 gazeteci tutuklu bulunuyordu. Bir yıl sonra 19’u yazı işleri müdürü olmak üzere tutuklu gazeteci sayısı 92’ye yükselmiş.Biraz daha hatırlayalım:Tutuklu gazetecilerin büyük çoğunluğu ise Özgür Gündem gazetesi, Azadiya Welat gazetesi, Dicle Haber Ajansı gibi Kürt basınına mensup gazeteciler. Atılım gazetesi, Yürüyüş dergisi, Özgür Radyo, Devrimci Hareket dergisi, Birgün gazetesi, Halkın günlüğü gazetesi, Eylül dergisi, Bilim ve Gelecek dergisi, Mücadele Birliği dergisi gibi sosyalist basın mensubu gazeteciler tutuklu. Oda TV’de çalışan gazeteciler de.Geçmişi, geçmişin içimizi burkan yanını bulmak istiyoruz. Bulmalıyız da. Ancak bugün yaşananları da atlamamak gerekiyor. Bugünün dünden daha beter olmaması için!Cezaevlerindeki gazeteci arkadaşlara “daha özgür”, “daha takıntısız” ve “ifade ve düşünce özgürlüklerinden korkmayan” sansürsüz bir ülkede yaşamak umudumu yinelerken aslında bir ülkeyi ülke yapan hususların da bunlar olduğunu düşünüyorum. İfade ve düşünce özgürlüklerinden korkmayan, otosansürsüz ve sansürsüz, özgür bir ülke. Ancak böyle bir ülkede özgürlüğün gerçek anlamda nefes alabildiğini görebiliriz. Öfkenin yerine anlayışın, bencilliğin yerine paylaşmanın, nefretin yerine arkadaşlığın öne çıktığı, kendi potansiyelinden ve insanından korkmayan bir ülkede.***1 Mayıs’tan bana kalanlarla yazabildiklerim bunlar. O renk, coşku ve kalabalıktan bana yansıyanlarla. Bazı şeylerin kader olmadığını, değişebileceğini düşünürken.İstersek.Bunu gerçekten istiyorsak.
Ne zaman doğdu bilmiyorum. Ama çocukların çığlıkları aklımda. “Bereket geldi!” Neden Bereket? Bilinmiyor. Bereket o küçük kediydi. Bütün tekir kedilerin sır küpü gözleriyle bakardı dünyaya. Hırçın, sevecen, arkadaş. Diğer kediler gibi olsa da, başka bir özelliği vardı galiba. Bunu kısa bir süre sonra anlayacaktık.Bir gün baktık Bereket’e tasma almış birisi. Yemekler vermiş, Bereket’i bizim bahçeli yapmış. O da bunu benimsemişti. Henüz üç aylıkken bahçedeki keyfine diyecek yoktu.Sonra aniden bastıran bir sıcak oldu kışın ortasında, mevsimsiz bir sıcak. Sanırım o yüzden gitmişti otoparkın oralardaki bir arabanın altına. Ev sahiplerinden birinin o arabaya koşturması gereken anına denk düşen bir sıcaktı o an. Evden arabaya koşuşun, arabanın kapısını açışın, kontağı çevirişin, debriyajın ve birinci vitesin hükmettiği sıcaktı o, o sıcakla birlikte gelenin umulmazı. Bir telaş ki tam insana göre olanından. Araba hızla yerinden fırlayıvermişti.Arabanın o roket fırlayışı! Bereket’in düşleri içersinde gezinen tekliği, biricikliği, tekinsiz bastıran o kış sıcağının etkisiyle olsa gerek, hayatıyla ödediği kısa bir anla özetleniverdi. Bereket tekirken tekerlek oluverdi. Bütün tekirlerin mağrurluğuyla çok kısa bir zaman diliminde yaşam ve ölüm arasında ölümün yanına çekiliverdi.Birinci vitesten sonra boşalan park yerinde bir avuç kan vardı. Bir de Bereket. Ruhunda esip duran rüzgârların içersinde birazdan uyanacağı anın, tasmasını öttüre öttüre cılız ağaçlara patilerini savuracağı dakikaların özlemini çeker bir halde şekerleme yapıyordu sanki.Arabanın içindeki sürücünün köşeyi dönerken önce ikinci sonra üçüncü vitese takacağı arabasında Bereket’e özgü bir şey kalmışsa da insanların genel haletiruhiyesi içersindeydi arabanın sürücüsü. Umursamamak. Gidilmesi gereken yerler, yetişilmesi gereken zamanlar, yapılması gereken işlerin aktörüydü o da çoğu insan gibi.Bereket ölüme bulanmış şekerlemesinin arasında bunu fark edemeyecek bir kedi rüyasıydı o sıra, olsa olsa. Bahçedeki çoluk çocuk etrafında toplanırken de. Cansız bedeni otoparkın içinden alınıp bir yerlere götürülürken de. Uykuda, uykuda.Sonra, hayli sonra ama, garip bir şey oldu. Bahçede ne kadar kedi varsa, sarmanı, bozu, siyahı, armalısı, genci, yaşlısı tek tek kanın etrafında buluştular. Buluşmakla kalmadılar oturup beklediler. Uzun uzun. Bir kedi ömrüne vurduğunuzda çok uzun. Biz insanlara öğretilecek bir dersti bekleyişleri. Beklediler. Uzun uzun sessizce, Bereket’in gidişine duydukları o sabır ve metanet yüklü sessizlik içersinde.Bir türlü gitmeyişleri oldu Bereket’in gerideki yası. Bozu, karası, beyazı. Bir avuç kan değil de yeryüzünün tuhaf bekleyişlerinin adı oldu Bereket. Bana öyle geldi ki sadece arkadaşlıkla, tanışlıkla, zamandaşlıkla özetlenebilecek bir bekleyiş değildi bu. Bir keresinde büyük şairimiz Gülten Akın’ın kargalar için kaleme aldığı bir yazısındaki gibiydi olup bitenler. Yas tutmayı bilen kargalar, kedilerÖ Peki ya bizler?***Geçtiğimiz 1Mayıs’ta Orhan Alkaya Taksim Meydanı’nda öldürülenlerin adını tek tek saymıştı. Çok etkileyiciydi o an. Ben de onu yazmıştım. O saymıştı, biz de o saydığı isimlerin ardından “Burada” diye cevap vermiştik ona. O saydıydı, bütün meydan yinelediydi: “Burada burada!” Orhan Alkaya daha sonra yazmıştı bana. Paylaşayım sizinle yazdıklarını:“Yazını şimdi okudum -tehirli. Bu sene kürsü dizaynıyla uğraştım. O isimleri -ki otuz küsur yıldır sadece rakamdılar- teker teker sayma fikri geceyarısını epey geçe doğdu. Mete -Sönmez- ‘77 pankartını buldu, alana vinçler getirdi -geceyarısıydı yani- ve ‘n’apalım,’ dedi. O ara saygı duruşu şekillendi. İsimleri buldum, yazdım, ağladım -en çok da ilk eylemlerine gelen Fen Fakültesi’nden Sibel’e, Ahrameyr Lisesi’nden Jale’ye ağladım. Polis Nazmi’yi de ekledim o listeye. İsimleri okurken ağlama duygusu beni korkutuyordu ama daha tuhaf bir şey oldu: ‘Burada!’ İnanılmaz bir hal geldi üstüme, titreyerek bitirdim saygı duruşunu allahtan tedbirli davranıp nota sehpası koymuştum önüme. Açış konuşmasını yaparken, kürsüyü yönetirken tereddütsüz bir eğlenme, mutlu olma hali içindeydim ama bitirirken artık ben bende değildim. Bir kez daha aynı yerde kaldım; tek hayalimin her ne durumda olursak olalım, sıcaklığında.”***O sıcaklık! O sıcaklıktaki ruhu hiç yitirmemeli. Mevsimsiz gitmiş ölülerimize, tanısak da tanımasak da sahip çıkmak içinÖ Belki birbirimize sahip çıkmayı da böyle öğreniriz!Yarın 1 Mayıs. Bereket zamanı.
Türkiye’de 6 yıldan beri çıkan, genel yayın yönetmenliğini Aytekin Yılmaz’ın yaptığı “Mahsus Mahal” diye bir dergi var. Bu dergi bir “hapishane ve edebiyat” dergisi. Derginin bu sayısında kapak konusu “Yazarların Hapishanesi - Hapishanelerin Yazarları.”Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nden Yalçın Hafçı’nın kaleme aldığı “Karanlıktan Yontulan Aydınlık” Türkiye’nin yakın tarihinde cezaevlerini kendilerine “mesken” edinmek durumunda kalmış şair ve yazarları anlatıyor. 1930’lar ve 40’lardan ağırlıklı olarak 80’lere uzanan bir süreci içeriyor metin. Enver Gökçe’den Ahmet Arif’e, Can Yücel’den Sevgi Soysal’a geniş bir liste bu. Listenin genişliği insanın içini burkuyor elbette. Tahmin edeceğiniz gibi 90’lardan 2000’li yıllara uzanan bir dilimde cezaevindeki yazarların sayısında bir azalma yok. Belki metinler daha sessiz buluşuyor okurlarla ama dediğim gibi cezaevindeki yazarların sayısında azalma yok. Bu arada 2012 Mahsus Mahal Dostluk Ödülü’nün Ragıp Zarakolu’na verilmesine de ayrıca seviniyorum. Bildiğiniz gibi Zarakolu 28 Ekim’de KCK adı altında sürdürülen operasyonlarda gözaltına alınmış ve geçtiğimiz günlerde serbest bırakılmıştı. Darısı değerli hocamız Büşra Ersanlı’nın başına demekten kendimi alamıyorum! Ersanlı da aynı soruşturma kapsamında cezaevine konan aydınlarımızdan. Yıl 2012 ve memleketimizden insan manzaraları böyle!Mahsus Mahal’in yeni sayısını elimde gezdirirken diğer bir KCK operasyonu mağduru olan Mahmut Alınak’ın “Köpekler Manifestosu” adlı kitabı çıkıp geliyor postadan. Kars ve Şırnak eski milletvekili olan Alınak yazdıkları yüzünden Kandıra 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde yatıyor. Alınak’ın kitabını incelerken 15 Nisan 2012 tarihli Radikal 2’deki “F Tipinde Aşk” başlıklı yazısı aklıma düşüyor. Doğrusu o yazıyı okuduğunuz zaman, Türkiye’de yazar olmanın şartlarını ve ödenmesi gereken bedellerin neler olabileceğini çok net görüyorsunuz. Bakın ne demiş Alınak o yazısında:- “F tipi cezaevleri gri bir sessizliğin ölüm gibi çöktüğü mezarlıklar olarak tasarlanmış. Öyle ki buralarda fareler bile barınamıyor... Dışarda bir sineği özlemek gelmez kimsenin aklına. Ama burada sinekler de özlenir. Birkaç gün önce kuşluk vakti pencereye bakan yatağıma oturmuş, dizimdeki çizgili deftere yeni romanımı yazıyordum. Kafamda bir cümle kurmaya çalışırken, gözüm bir an pencereye ilişti. Pencerede gençten bir sinek geziniyordu. Hasretle beklediğim bir misafir gelmiş gibi kalbim sevinçle attı. ‘Hey...’ dedim ona sitemle, ‘Nerelerdeydin şimdiye kadar? Hoş geldin’... Baharın müjdecisi sığırcıklar vefasız çıktı. Hâlâ ziyaret etmediler.”Alınak sığırcıkları, karga seslerini, sinekleri beklerken, sevenleri onun bir an önce serbest bırakılmasını bekliyor. Türkiye’nin bunları aşmasını umuyor.Bunu hepimiz dört gözle bekliyoruz.***Bu seneki Yunus Nadi Öykü Ödülü Seray Şahin’in Can Yayınları’ndan çıkan “Hanımların Dikkatine” adlı öykü kitabına verildi. Herkesin dikkatine!Seray Şahin’i içtenlikle kutluyorum.***Bir de şu:Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok’a AKP milletvekili Oya Eronat’ın yönelttiği sorudan sonra bu şiir düştü aklıma...ORMANLARIN GÜMBÜRTÜSÜNDENBir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden,Bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden.Bir yüzük yaptım belli belirsiz,Eski bir gramafon sesinden.Bir yüzük serçe parmağın için,Bulutsuz bir gecede kayan yıldız izinden.Bir yüzük yaptım terli bir yüzük,Avucumdan geçen ince hayat çizgisinden.Yanmasını bilen bakır bir yüzük,Evime akım taşıyan elektrik telinden.Bir yüzük yaptım, bir yüzük ki;Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden.Metin Altıok
Konu: Şehir TiyatrolarıTema: Parası olan düdüğü çalar mı?Ben size baştan söyleyeyim. Böyle bir konuya böyle bir tema olmaz. Konu tiyatro ya da sanat ise paranın hükmü tiyatronun gişesinde sona erer!“Efendim anlamıyorsunuz ortada zarar var, zarar.”Öyle mi?Neden bu zararı başka yerlerde düşünmek aklımıza gelmiyor da fena halde şehir tiyatrolarına gözümüzü dikmiş bulunuyoruz? Kaldı ki zarar etsin n’olur. Şehir tiyatrolarımız da zarar etsin. Koca Türkiye Cumhuriyeti bunu karşılayamaz bir halde midir? Örneğin İstanbul’da her tarafa ama her tarafa, maliyeti epeyce yüklü laleleri dikmek ve hepimize Lale Devri’nin ihtişamını hatırlatmak yerine oraya akıtılan parayla bu açığı makul bir biçimde kapatamaz mı devletimiz? Laleler sadece bir örnek. Sürekli gözüme çarptıkları için onlardan bahsetmek ihtiyacı içersindeyim. Kaldı ki çiçekleri seven biriyimdir ama insanın bu lalelere bakıp bakıp “yahu bunun daha ucuzu yok mudur?” diyesi var. Gerçi bu lalelere gelinceye kadar o kadar çok israf var ki ortalıkta. Onlardan biri kısılsa, oradan sağlanacak parayla her şey yoluna giremez mi? Girer girmesine. Ama niyet farklıysa, parası olan düdüğü çalar haliyle hareket edilecekse... Oooo.Hemen belirtelim: Sanatı himaye etmek farklıdır ki dünyanın hemen her yerinde sanat adına bu yapılabilir, “ele geçirmek” farklıdır. Ama başa dönelim: Sanatı ele geçireceğini sananların, onu kendi adına siyasileştirmeye çalışanların sonu hüzündür.Hüzün dedim de. Geçen hüzünlendiğim bir yoruma rastladım. “Millet Avatar’la uğraşırken bizim tiyatrolarımız bin yıllık Hamlet’le uğraşıyor” diyen bir cümleydi. Kardeşim Avatar’ı seyretmek istiyorsan çılgın alışveriş merkezlerindeki salonlara at kendini. Hamlet’i Hamlet’e bırak!Bin yıllık Hamlet’le uğraşmakmış... Hamlet neden bin yıldır ayakta acaba? Bunu bir soralım önce kendimize. Kaldı ki Avatar’ın ya da onun benzeri çağdaş bütün kurguların esasen Hamlet gibi klasiklerin olay örgüsünü takip ettiğini fark edebilmemiz için de gerekli Hamlet. Bugün soluk soluğa izlenen, gişeleri çatırdatan büyük prodüksiyonların kökünde Hamlet gibi bin yıllık eserlerin gölgesi olduğunu anlamamız için, bu küçücük husus için bile bin yıllık Hamlet’i izlemeli, bir daha izlemeli. Gerçek geleneğin ne olduğunu keşfetmek için.Şehir tiyatroları da bir gelenektir. Umarım onun da sonu bir kültür kanalımızın başına gelenler gibi olmaz. Sanki ülkemizde haber kanalı eksiğimiz varmış gibi onca yıllık emeğin ürünü olan bir kültür kanalını haber kanalına dönüştürmek nasıl bir zihniyetin ürünüydü, ürünüdür?“Yavaş yavaş kaleleri fethediyoruz” diye yapılan bu işler bir ülkeyi çöle çevirmekten başka bir işe yaramıyor.Ortada kalenin falan olmadığını bir anlayabilsek. Bunun için de Don Kişot’u yeniden okumak gerekiyor galiba. O ve onun yeldeğirmenlerini. Şu bin yıllık Don Kişot’u!Ve gelelim asıl soruya: Parası olan düdüğü çalar mı? Çalar çalmasına. Ama düdüğe güven falan olmaz. Düdük bu. Bir gün birinin elinde olur, ertesi gün başka birinin elinde.
23 Nisan’ı sadece çocuklara ithaf edilmiş bir bayram olarak kutlamıyoruz artık! 23 Nisan aynı zamanda Dünya Kitap Günü de. İki anlamlı buluşma aynı günde!Çocuklarına koskoca bir bayram armağan etmiş bu ülkenin çocuklarının durumuna bakalım mı kısaca? Özellikle bu ülkenin yaşıtlarına göre daha az olanağı ve şansı olan çocuklarına? Bir parantez açalım mı onlar için?Açalım açalım.Evet, küçücük ve kimilerine göre nahoş bir parantez olsa da, başta taş attıkları için cezaevlerine gönderdiğimiz, onları yaşarken suç denizinde boğduğumuz gençlerimize de seslenmek istiyorum o parantezin içinden. Onlara umutlarını kaybetmemelerini, bir gün bu ülkede cins, din, dil, etnik köken ayrımı olmadan insanların yan yana durmaktan gocunmayacağı şiddetsiz bir Türkiye’yi hayal etmenin hayallerin en güzeli olduğunu söylemek istiyorum. Bir gün Türkiye’de geçmişle şimdi arasındaki düşmanlığın, “en haklı benim-en mağdur benim-en hakkı çalınan benim-ben en önemliyim” çıkarsamalarının zamanla eriyip havaya karışacağını, buluşabilmek için sadece ama sadece insan olmanın yeteceği bir düzleme er ya da geç çıkacağımızı dile getirmek istiyorum. Evet sadece insan olmanın, insani değerlerle yeryüzünü anlamanın, yaşadığımız dünyaya, sahip çıkabilmenin en önemli erdem olduğunu bir gün, bir gün mutlaka anlayabileceğimizi söylemek istiyorum onlara. Cezaevinden çıktıktan sonra çoğunun lösemi tedavisi gördüğü bu gençlere umut telkin etmek istiyorum, evet!O parantezin içinden işçi çocuklara, günde on saat çalışan o çocuklara, çocuklukları hızla tüketilmiş o çocuklara da seslenmek istiyorum. Onlara demek istiyorum ki: Merak etmeyin çocuklar. Türkiye değişiyor. Bu değişimin fırtınasına tutulmuş durumdayız ama 5-10 yıl içersinde taşlar daha yerine oturacak. Karın doyurmayı karşınıza bir emek hırsızı olarak çıkaran bu düzen, bir gün sadece dizi filmlerdeki şatafatlı finallerin albenisiyle değil, bizzat yaşamın gücüyle sizlerden özür dileyecek ve sizden çalınmış olanı, çocukluğunuzu size iade edecek. Bilen biliyor, büyük şirketlere reyting aldıramasanız da asıl survivor sizlersiniz!Sonra o parantezin içinden engelli çocuklara seslenmek istiyorum. En büyük engel insanların düşüncelerindedir demek. Sizin öyle olmadığınızı biliyorum demek istiyorum onlara. Sizin Türkiye’ye değil, asıl Türkiye’nin size, sizdeki o yaşama gücüne, o ışığa ihtiyacı var.Ve çocuk gelinler... Ve tecavüze uğrayan çocuklar. Ve hayatı erkenden elinden çalınanlar. Size bu çalınanları kim geri verecek bilmiyorum. Ama bunların bir daha yaşanmaması için adımlar atılabilir, atılacaktır da.Ne bileyim bugün umutlarımı taze tutmak istiyorum ve parantezimi şimdilik kapatıyorum.Gelelim bütün çocuklara: Engelleri dayatan, üreten, çoğaltan, kurallaştıran kimi “büyüyememiş” büyükleri (zor da olsa) hoşgörmelerini istiyorum onlardan. O büyükleri anlamalarını ve büyüyünce onlar gibi olmamalarını rica ediyorum. Nefretin ve egonun kölesi olmamalarını. Yaşamın taraf tutmakla tutmamak arasında kısır bir seçime indirgenemeyecek denli renkli ve çoksesli bir mucize olduğunu fark edebilmelerini. Bunu fark ettirecek kimse çıkmamışsa karşılarına bir kitabın, hiç değilse onun rehberliğine başvurmaktan korkmamalarını. Kitabın, sanatın gücünün dünyadaki en alçakgönüllü ama en dirençli güç olduğunu, insanı insan kıldığını kavrayabilmelerini. Onlara aydınlıktan korkmamalarını söylemek istiyorum. Yaşamdan, yaşamaktan, yaşantıdan korkmamalarını. Aksi taktirde bunlardan korkanların, kendi olamayanların ve bir sürü bahanenin ardına sığınanların ağlak, şikayet ve sitem dolu sözlerini dinlemekten başka çare bulamayacaklardır!Çareniz bol olsun çocuklar! Bütün bayramlar sizin olsun. Dahası her gününüz bayram gibi geçsin.
Genç bir arkadaşımın odasında, onun sabahına rastladım bir gün önce. Üniversitede gri bir zamandı. Malum bulutlar, sarmıştılar kenti. Bulunduğumuz odadaki hava ağırdı. İşin esası, ortalıkta hâkim olan çayla karışmış kahve, bilgisayar ve eski sigara kokularıydı. Ama başka bir ağırlık vardı odada.Öylece durduk o kısa zamanın kıyısında. “Bunalıyorum” dedi. “Kendimi bu ülkeye ait hissedemiyorum!”Aidiyet yokluğu!İstanbul’daki tuhaf fırtınanın içimize bıraktığı kırık dallar yüzünden miydi, onun yüzüne baktım ve...Bir önceki gün de gördüğüm buydu sokaklarda diye düşündüm. O büyük fırtınanın hemen ardından yollara düştüğüm zaman. Sokaklarda neyi aradığımı tam olarak bilemeden çatılara, binalara hoyratça vuran rüzgâra, denizin hışmına uğrayan kıyılara baktığımda...Gördüğüm buydu. Sonsuz bir yersizyurtsuzluk hissi.Bildiğim bir ülkenin bildiğim bir kentinde, o kentin tanıdık bir kıyısında değildim sanki. Bir şey gizlice el değiştirmişti.Binalar aynıydı; sokaklar, sokak adları... Ama bir o kadar da farklıydılar sanki.Fırtına kentin yüzünü sırlamıştı. Zaten sırlı bir kent olduğu bilinen İstanbul’un iki yüz yıl önceki bir başka İstanbul’la yer değiştirdiği bile düşünülebilirdi. Ya da iki yüz yıl sonrasının. Belki çok daha aralıksız zamanlarla.Kendi kentinde ama bambaşka bir kentte olmak ne demektir, biraz onu düşündüm.Aidiyeti, ait olduklarımızı, hiç olamayacaklarımızı, iyi ki de olamayacaklarımızı.Fırtınanın etkisiyle olsa gerek hatırlamaya çalıştığım anılar da kendi içlerinde parçalara bölünmeye başlamıştı. Üniversite yıllarındaki arkadaşlarımla yollara, taşlara sinen kahkahalarımızı dinledim bir müddet. Bir kahkaha başka bir kahkahanın içine saklanıyor, sır olmuş İstanbul’un içinde farklı bir zamansızlık yaratıyordu.Bir başka nisan gününün içinde yürüyordum sanki. Sonra Cağaloğlu-Sirkeci hattında yıllardır tenezzül etmediğim eski bir rota çizdim kendime. Gülhane tarafına çevirdim pusulamı. Zihnimdeki arkadaşlarımın o anki hayallerime denk düşen halleriyle beni bekledikleri parkta, o bulanık çayhanede düşlerimdeki demli çayı bile içtim.Ve sonra umdum ki geçsin fırtına. Sakinleşebileyim.Sonra... Sonra beklediğim oldu, sakinleştim.O sırada arkadaşlarımın birinin geçmişte yüksek sesle söylediği o şiiri bile duydum. 20 yaşındayken insanı farklı çelen o dizeyi, kırklı yaşlarda daha farklı, daha sonrasında belki bambaşka.T. S. Eliot’ın Çorak Ülke’sindendi bu dize. Bir başlangıç cümlesi:“Nisan en zalim aydır, gövertir” dediği “Çorak Ülke”si.Fırtınayı daha net gördüm o zaman.Fırtınayı daha çok sevdim.Sırları, değişimi, oyunu, dönüşümü ve evet, aidiyet yokluğunu da. Ve evet İstanbul’u da. İlle aranacaksa tüm bunların farklı bir zemin yaratabileceğini mırıldanarak.Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında.
Yıllar önce kahverengi plastik bir saksıda bizim eve hediye olarak gelen ve sonra ufak çaplı bir ağaca dönen yeşil benjaminin öyküsü bu yazıyı yazdırıyor bana. Hatırlatmak için: Benjamin, yaprakları kloşlu bir eteğin kıvrımlarını kendine neşe edinmiş bir süs bitkisidir.Neyse efendim, bizim bu benjaminin Amerikalı yazar Scott Fitzgerald’ın filme de uyarlanan Benjamin Button (Curious Case of Benjamin Button) öyküsü ile algılanabilecek paralellikleri var. O da Brad Pitt gibi yıllar geçtikçe gençleşiyor! İnadına.Gençleşmek deyince yaşına ve yaşamına yaş katarak olgunlaşan, erginleşen, büyüyen insanları, onların o filinta olgunluklarını çok seviyorum. İnsan onlara bakınca ne yıllardan ne de yaşlanmaktan korkuyor. Ölüm Allah’ın emri olsa da yaşarken ölmemek diye bir tercih var kesinlikle. Bu jokeri kullanabilenlere ise hayranım!Asıl korkulası olanlar yıllar içinde, yılların onlara getirebileceği demlenmeyi es geçenler olsa gerek.Bir yazarımızın intikam sözcükleriyle dolu metnini okuduğumda da bunu düşünüyorum, sahalarda elde ettiği birikimini diğer genç futbolculara göstermek, onlara yaşam rehberliği (ya da koçluğu!) yapmak yerine ‘an’la küfürleşen bir futbolcuya tanık olduğumda da. Keskin sirkenin küpüne zarar vermesi bir yana, yaşadığı topluma da zarar verdiği kesin. Elbette burada içtenlik ve kendine karşı dürüst olmak da esas. ‘Ben hayatı çok seviyorum’ deyip karşımızdakinin gözünü çıkarmasak daha iyi ederiz. ‘İntikam kötü bir şeydir’ dedikten sonra ‘aslında intikam soğuk yenen bir yemektir’ tavrıyla hayata sarılmasak da.Galiba intikamın işi hayatla değil, ölümle! Ama intikam deyip es geçmemek gerek. 16. yüzyıl İngiliz edebiyatında, öç, kan ve intikamla dolu Seneca Trajedisi’nden devşirilmiş olan ‘Öç Trajedisi’ diye çok esaslı bir tür vardır. Shakespare’in Hamlet’i ve Macbeth’i bu türe örnek gösterilebilir. Yüreği intikamdan kavrulanların keşke bu kitapları yeniden gözden geçirebilecek zamanları olsa. Tekrar hatırlayabilseler şunu: Yaşarken ölmektir intikam denilen duygu!Edebiyatta, sanatta güzel de, hayatın ihtiva ettiği hakikat karşısında pek de verimli bir yer bulduğu söylenemez intikamın. İnadına yaşama ve onun çoksesliliğine sarılmalı!
Geçtiğimiz günlerde Radikal Kitap’ın editorü Burcu Aktaş’ın Doğan Egmont’tan “Çarpık Ev” diye bir çocuk kitabı çıktı. Yukardaki satırlar kitaptan bir bölüme ait. O bölümde gökdelenlerle çevrili bir mahallede, mahallenin tek bahçeli evini rüyalarında gören çocukları anlatıyor Burcu. Kitabın genel şiirsel sıcaklığına sadece çocukları değil yetişkinleri de davet eden bölümlerden biri burası. Çocuklar ayrı ayrı ama neredeyse aynı rüyanın içinde, Saksağan Sokak’taki o çarpık evde geziniyor!Sonra beni aldı bir merak. Başladım sormaya, kaç kişi aynı rüyayı görür, sadece aynı rüyayı görmek için hayal güçleri örselenmemiş çocuklardan mı olmak gerekir diye. Yıllar önce seyrettiğim bir film olan Kübalı yönetmen Juan Carlos Tabio’nun Otobüs Durağı adlı filmini düşündüğüm zaman bu duygunun yetişkinler için de mümkün olabileceğini hatırladım. Filmde bir ortak umut adına bir otobüsü beklemek, o otobüsü beklerken birbirinin içinde gezinen büyük bir rüyanın kollayıcılığında derin derin nefes alıp vermek söz konusuydu. O ya da bu şekilde yetişkinler için de bir umut söz konusuydu demek!***Cuma akşamı Richmond Otel’in en üst katındaki Leb-i Derya’da Radikal Kitap için bir buluşma vardı. Radikal Kitap’ın çekirdek kadrosu ile oradaydık. Radikal Kitap’ın hepimizde bıraktığı o özel duyguyu yeniden hatırladık. Ekin ilk çıktığı zamanı, yapılan kutlamayı, ardından bu eke okurun nasıl da sahip çıktığını. Sessizce oluşan ve yıllar içersine yayılan o haleyi seyretmek ne kadar heyecan vericiydi diye düşündüm. Sanırım okuruyla, mutfağıyla, yazarıyla ortak görülen bir düşün her hafta somutlaşmış haliydi Radikal Kitap. Bugün sohbetlerinden keyif aldığım birçok arkadaşı bu ek sayesinde tanıdım. Cem Erciyes, Ümran Kartal, Burcu Aktaş, Muhsin Akgün, Hande Öğüt, Aslı Tohumcu, Derviş Şentekin... Çocukluğumdaki kitap rüyaları Radikal Kitap’ın ismi oldu bir dönem. Aynı rüyanın içinde gezinebilmenin varacağı kıyıydı orası. Cumhuriyet Kitap ve Radikal Kitap’ın arkasından akın eden diğer kitap ekleri insana umut veriyor, kitap okunmayan bir ülkede okura kitabı, hiç değilse tanıtım yazılarıyla ulaştırmanın mümkün olduğu o yolu da hatırlatıyordu. Hiç kuşku yok ki 11 yıla yayılan geleneğiyle Radikal Kitap bu duyguyu fişekleyen bir aracıydı da. Kendi adıma orada hem yazarken hem okurken çok şey öğrendiğimi düşünüyorum ve o rüyanın içine koşulsuzca beni de aldıkları için kendilerine teşekkür ediyorum.***O gece İstanbul’un ışıklara yayılan büyüsünü seyrederken Burcu’ya kitabını çok sevdiğimi söyledim. Özellikle de “1962’den beri bilhassa çocukları mutlu eden Feride Bakkaliyesi”ni.Sanırım Radikal Kitap’ın da zamanında başardığı ve devam ettirdiği husus buydu. Bilhassa kitabı bir yaşam biçimi olarak görenleri mutlu etmesi ve bunu editörü, yazarı, çizeri, fotoğrafçısı ve okuru ile bir çoğulluk içersinde yapması.