‘Bu Toprağın Ötekileri’

14 Nisan 2012

Yıllar önce önemli bir araştırmacı gazetecilik çalışmasıyla çıktı karşımıza Müjgân Halis. Metis Yayınları Siyahbeyaz dizisinden çıkmıştı kitap. “Batman’da Kadınlar Ölüyor”du adı. Onu bu sayede bir okur olarak tanıdım. Kitabın çıktığı zamana denk düşen bir mevsimde, bir uçak dolusu kadın Batman’a gittiğimizde ise daha yakından, bir arkadaş olarak.Geçtiğimiz günlerde Ayizi Kitap’tan yeni bir kitabı çıktı Müjgân’ın. Sabah Gazetesi’nde hafta sonu ekinde yaptığı röportajların bir bölümünü içeren bir kitaptı bu. Onun yazılarını, röportajlarını zaman zaman okuyordum ama arada atladıklarım olabiliyordu. “Bu Toprağın Ötekileri” adını verdiği yeni kitabı sayesinde en azından bazılarını bir arada okuma fırsatını elde ettim. Hepsi yaşanmışlıkları anlatmaları bakımından güzeldi ama bu röportajları daha da güzel kılan, haber ve kaynağına yönelik bakış açısının satırlarda gezinen ruhuydu. Müjgân, derlediği bu röportajlarda çoğunlukla atlanılan çok önemli bir hususa parmak basıyordu.Şöyle diyordu önsözde:“İzini sürdüğüm pek çok yaşanmışlığı anımsamanın yanı sıra bir niyeti daha var kitabın. Bütün kuşatılmışlığına rağmen bu mesleğin vicdanla yapılabileceğini göstermek. Slogan atmadan, gösterişe kaçmadan, ‘yıldız gazeteci’ etiketlerini bir kenara atarak bulmak, takip etmek ve yazmak hâlâ imkânlı. Yeter ki istensin. Gazetecilik muhalefet etmeyi gerektirir ve bu muhaliflik bütün angajmanlardan azadedir. Haberi adabıyla, edebiyle ve gazetecilik ahlâkını kapının dışında bırakmadan yazmışsanız her cümleniz amacına ulaşır. Bu, en politik haberde de, en magazinel durumda da böyledir. Bir insanın trajedisinden de, mutluluğundan da dersler çıkarılabilir. Yeter ki, vicdanınız yol göstericiniz olsun.”***Kitap, dört bölümden oluşuyor. İlki azınlıklar, kadınlar, eşcinseller ve işçilere dair röportajları içeren bölüm. Bu bölümde “Kızıltepe’nin Faslı Gelinleri”nin öyküsünü okurken ilginç bir aşk hikâyesinin içinde gezindiğinizi de fark ediyorsunuz. Zamanında New York Times’a da haber olan İranlı eşcinsellerden biriyle yapılan röportajı okurken, “Bizde eşcinsel yok” diyen Ahmedinecad’ı anımsıyorsunuz. Koca şiddetinden kaçarak bir sığınma evinde kalan kadınların öyküleriyse iç burkuyor.Kitabın ikinci bölümü Kürt öykülerinden; üçüncü bölümse gazetelerin üçüncü sayfalarındaki “polisiye” haberlerden oluşuyor. Özellikle bu “polisiye öyküler” yukarda sözünü ettiğimiz bakış açısının farklılığıyla dikkat çekici.Bir de dördüncü bölüm var. Müjgân burayı sevdiklerine ayırmış! “Sevdiğim(iz) İnsanlar” onun hayatında yer eden şair, yazar ve oyuncularla yaptığı söyleşilerden oluşmuş. “Kürtler Vadisinin Kızıl Saçlı Kızı” Evrim Alataş, “Sola Elini Uzatan Dindar” İhsan Eliaçık, “Sosyeteden Filistin’e Uzanan Bir Hayat” Melek Ulagay, “Bir Modern Çağ Ozanı” Tuncel Kurtiz ve diğerleri. Müjgân’ın Murathan Mungan’la “Kadından Kentler” kitabının hemen ardından Diyarbakır’da yaptığı söyleşiyi okuduğunuzda ise “şu kitabı bir kez daha okuyayım” diyesiniz geliyor. Elbette yitirdiğimiz Evrim Alataş’ın “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer”i için de geçerli bu!***“Bu Toprağın Ötekilerini” okurken aralarında eski Genelkurmay İkinci Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir’in de bulunduğu çok sayıda emekli asker “28 Şubat Soruşturması” kapsamında gözaltına alınmıştı. Tuhaf bir tesadüf işte! 28 Şubat nasıl da bir ötekileştirme tarihidir diye düşündüm. Hem de nasıl! Yakın tarihimizdeki sayısız ötekileştirmeden sadece biri. Bütün ötekileştirmelerin er ya da geç ödemek durumunda kalacağı kefaretler geldi aklıma sonrasında.

Devamını Oku

Nisan

11 Nisan 2012

Şimdi bu yağmur hüzün için yağsın, peki. En azından bir süre daha. Nisan bu.Birçoğumuz gibi Meral Okay’ın ardından yazılanları okuyorum. Ece Temelkuran güzel mi güzel bir yazı yazmış ardından, yazdıklarında hem Meral Okay’ı hem de onu ‘okuyorum’ tuhaf bir biçimde. Okay’ın aşk için yazdıklarını. Ece’nin işsiz kalışını, son yazdığı kitabındaki kapak fotoğrafının anlattıklarını. Günlerin götürdüğünü, getirebileceklerini, hiç geri getirmeyeceklerini. Meral Okay’ın ardından bir gazetenin yazdıklarını, yazabildiklerini. Dilim dönmüyor birçok şeyi ifade etmeye, dudaklarımı kilitleyen sözcükleri o gazetenin manşetinde gördüğümde. Gidenin ardından yas tutmayı kavrayamamak bu mu diye geçiyor zihnimden, Mardin’de gördüğüm taziye evleri aklıma geliyor sonra. Yas kadim bir medeniyettir diyesim. Ki öyle. Taziyeyi bilmek bir toplumu olgunlaştır gibisinden şeyler. Ki öyle. İnsan olmaktır, taziye. Hiç değilse ölüm karşısında sessiz kalabilmeyi öğretir insana, yaşamı yeniden gözden geçirmeyi.Bir insanın küllerini suya bırakmak istemesi bir gazetenin manşetine böyle düşebiliyorsa bu topraklarda, işte tam da bu topraklarda ölümün değil bizzat yaşamın anlamının ne olduğunu yeniden düşünmek gerekiyor diye geçiyor içimden ışık hızında bir şeyler. Bir gazete Okay’ın ardından ne gazetecilik etiğine ne de insan ahlakına uygun olmayan bir başlık atıyor. Buna nasıl karar verdiklerini düşünmeye çalışıyorum. Bu manşeti atarken zihinlerinden neler geçirdiklerini. Bu fikrin kimden çıktığını, kim tarafından onaylandığını, onaylanırken hangi cümlelerin kullanılabildiğini. Nasıl bir meslek ahlakıdır bu diye sormak istiyorum.Üstelik bunu bir hüzün denizinin içinden de sormak istemiyorum artık. Nisan yağıyor. Nisan bu yağacak. Hüzünle birlikte yağmakta.Ama...Nisan bu, o güzel ay. Şubat ve Mart ayında düşmüş cemreleri kutsuyor o bir yandan da. Yeniden dirilişi, baharı.Bir yanda diriliş bir yanda hüzün. Hüzün bana katlanamadığım bambaşka bir acı veriyor nicedir. Yıllardır sığındığım, sığınmak durumunda kaldığım çatı altları, saçaklar, oyuklar bana yetmiyor artık. Ben çatı altlarının kimi kez huzur kimi kez güven veren yanını, gerçek sahiplerine, ilkyaz zamanlarının kırlangıçlarına bırakmak istiyorum. Bu ülkede kül olup ölebilmek ve suya karışabilmek hakkına sahip olmak kadar gün olup havaya karışabilme özgürlüğünü de. Ve bunu isteyen insanların bunu istemeyen insanlar kadar bu yeryüzüne ait olduklarını, hepimizin zaman zaman bir diğerinin gölgesinde yürüyebilecek kadar birbirine güvenmesini de arzuluyorum. Birbirine güvenmek, evet! Dibine kadar farklı düşünce ve görüşlerde olsak bile ölüm kadar insanı terbiye eden, masumiyetin tez elden devreye girmesi gereken bir noktada (üç aşağı beş yukarı birlikte) durabilmek ve hiç değilse ölüm karşısında taraf tutmamak, yelkenleri suya indirebilmek. Ve hiç değilse orada erdemli kalabilmek. Orada, aylara, mevsimlere, ideolojilere, saplantılara, bağnazlıklara, yönetmeliklere sığmayacak ölçüde insan olmak.Yaşam havaya, suya, toprağa düşebiliyorsa, onlarla iklimlere gebe kalabiliyor, yenileniyor, eskiyebiliyor, dönüyor, ürüyor, bitiyor ve yeniden diriliyorsa hemen hepimiz için de böyle bir şans mevcut demektir.O gazeteye o manşeti atanlara neden insanları korkutuyorsunuz diye sormak değil neden korkuyorsunuz diye sormak istiyorum. Neden bu kadar çok korkuyorsunuz?Nisadan mı? Nisandan mı? Yoksa insandan mı?***Sevgili Sevin Okyay hastanede, değerli editörümüz Faruk Eren ise görünmez bir kazanın kurbanı olarak evinde yatıyor şu ara. İkisine de acil şifalar diliyorum.

Devamını Oku

12 Eylül zihniyeti

8 Nisan 2012

Bahadır Baruter pek güzel bir yazı yazdı Radikal’de. Daha doğrusu sıkı bir cevap verdi “12 Eylül’de generaller yargılanırken sanatçılar, protestocular nerede?” tarzında sorulan ilginç bir soruya. Demek sanatçı ve düşünürlerin, ülkede yaşanan onca demokrasi ihlalini unutup sustalı maymun gibi mahkeme salonlarının önüne koşup protesto etmesi bekleniyor! Demek ülke düşünürlerinin daha geçen gün Sivas’ı tarihimizden silmeye yeltenen bir iktidarla birlikte “kahrolsun darbeciler” diye bağırması umuluyor, öyle mi?“Zamanaşımı” denen bir kavramı sürekli yaşamlarımıza soktuğu düşünülen bir zihniyetle 12 Eylül’ün yargılanmasındaki sahiciliği nerede aramalıyız diye sormaksızın hooop mahkeme kapısında birikmeli, demek ki. Ya da ülkesinin sanatçılarını açık hedef gösteren bir bakanın fütursuzca söylediği sözleri unutup 12 Eylül’ü uğurlama törenine katılmalı! Orada buluşup darbenin yarattığı anti-demokratik koşulları dile getirmeli!12 Eylül’ün yarattığı kaos, insan haklarına indirilen darbe, ifade ve basın özgürlüğü önünde biriken engeller, tek tip insan yetiştirme pratiğini protesto eden pankartlar taşımalı, zamanında bu pratik yaşanırken “her şeyin güzel ve halkımız için olduğuna” dair verilen yalan dolu mesajlar da hatırlanmalı, hatırlatılmalı, öyle mi?Dahası, bu darbenin ardından ANAP iktidarının ülkemize saçtıkları da bir ara gözden geçirilmeli, evet evet! Ardından hep birlikte tarafsız basınımıza demeçler verilmeli ve “Bize bugünleri gösterenlere şükürler olsun!” demeyi de unutmamalı.Pes.***Daha serinkanlı olmaya çalışarak düşündüğümdeyse aklıma şunlar geliyor. 12 Eylül elbette yargılanmalı, sembolik de olsa hesap sorulmalı. Ancak aksayan bir şey var. Bu darbecileri yargılayan ceza kanunumuzun özünde 12 Eylül’e ait bir kanun olduğunu hepimiz farkındayız, biliyoruz! Ya da daha net söyleyelim o günlerden bize kalan anayasanın hâlâ gerçerliliğini koruduğunu, başımıza her ne çorap örüldüyse o anayasa, 1982 Anayasası tarafından örüldüğünü biliyoruz!O halde 12 Eylül’ün sembolik mahkemesi, asıl köklere dokunamadığı, onları değiştiremediği, o değişim topluma sirayet edemediği müddetçe “sembolik” olarak kalmaya devam edecektir. Birey olamayan insanlardan meydana gelen bir toplum, güruh mantığıyla soluk alıp vermeye mahkumdur. 12 Eylül’ün asıl başımıza ördüğü çorap da budur zaten. Bizi nefessiz bırakan yanı budur 12 Eylül’ün. Bugün yapılan düzenlemelere baktığımızda bu “temel”in izlerini fazlasıyla görüyoruz. Bugünkü iktidar, tıpkı diğer iktidarlar gibi insanlarına “birey” olarak güvenmiyor, eleştirilmekten korkuyor, hayır denmesini istemiyor ve hâlâ “demokrasinin” iktidar üzerinden halka yayılacağına inanıyor. Elbette buna ne kadar demokrasi denilirse!Sadece 4+4+4 bile buna küçük bir örnektir. İyisiyle kötüsüyle halkı bu kadar yakından ilgilendiren bir konu halk iradesiyle tartışılmalıdır, iktidar iradesiyle değil! Ne tuhaf değil mi 12 Eylül’ün zihniyeti de buydu zaten. “Ben senin yerine bilirim, düşünürüm”dü bu mantık! Dolayısıyla yargılanan iki eski general olacaksa bütün bunların ne anlamı olabilir ki?12 Eylül’le gerçekten hesaplaşmak mı istiyoruz? O halde gözümüzü sadece 80’lik insanlara değil 82 Anayasası’na çevirelim. Onun ruhumuzda, reflekslerimizde açtığı yarıklara bakalım. Bugün ülkemizde hâlâ oradan beslenen şiddete, sansüre, ifade özgürlüğüne getirilen yasaklara bakalım. Onlara bakalım asıl.12 Haziran’da verilmiş olan iyi bir söz vardı. Asıl ona yoğunlaşalım. Anayasamızı değiştirelim. Ancak onu değiştirirken bunu halkla birlikte yapalım. BİRLİKTE YAPALIM. Darbecileri yargılayalım, tamam ama asıl darbe zihniyetini masaya yatıralım. Hepimizin zihnine sinmiş olan o darbe zihniyetini.***Değerli okurlar, hepimizi aşan bazı teknik sorunlardan ötürü yazılarımdaki üç noktalar, noktalı virgüller bazen “Ö” diye çıkabiliyor. Cumartesi günkü yazımda kullandığım şiir dizelerinin ardına bu kez soru işaretleri düşmüştü. Böylesi teknik sorunlardan ötürü affınıza sığınıyorum.

Devamını Oku

Erdal Öz Edebiyat Ödülü

7 Nisan 2012

“Esas olan yaptığınız iştir.”Erdal Öz’ün anısına ailesinin koyduğu ödülün bu seneki sahibi, edebiyatımızın çınarlarından Murathan Mungan’ın ödül akşamındaki sözleriydi bunlar. Ödüllerin, ödüllerle birlikte gelen ritüellerin anlamına değinen Mungan, edebiyatçılardan sonsuza uzanabilecek sesin ışığında söyledi bu cümleyi. Yazarın zihninden kağıtlara erişen, hem sesi hem de ışığı barındıran o sonsuzluk prizmasının tarifini yaparcasına. Hemen her şeyin yazarla masası arasındaki o bitimsiz buluşmada ortaya çıktığını ima edercesine. Yazma eyleminin yepyeni bir dünya vaadi, gerçekle gerçek olmayan arasında uzanan telkâri bir asma köprü olduğunu hatırlatırcasına. Bir yazarın yaşamındaki koyakları, gelgitleri, o gelgitlerle birlikte yazara yaşatılan darboğazı, o darboğazın içinde kendine güfteli bir yer, gümüşü bir yurt aramaya çalışan o yersizyurtsuz insanı, yazarı anlattı bize Mungan. O ve yazdıklarıyla aşılabilecek engelleri.Onu, ilk ödülünü kazandığı otuz sekiz şiirinin yer aldığı Sahtiyan’ın içinde gezinen haliyle dinledim kimi kez. Zihnimdeki Murathan Mungan’ın olağanüstü edebi güzelliğiyle, kendi kendime mırıldanarak o lezzeti.“dövmegüllerle alnıma nişan düşüren o aşiret töresitarihin önünde huzura çıkar sual eder hüviyetiniyüreğim kar altındadırcehennemler göçebeve bedenim, o sınır iklimigün gelir açıklar kendinizaten kim yazabilir ki sanayileşmekte olan bir toplumun bütün cehennemini”Kimi kez salonun atmosferine eşlik ettim, o geçmişin cehennem kıyısındaki hülyalarına birlikte gittik. 1980’lerin Türkiye’sinde yazar olmanın, yaşananı yazmanın ya da yazamamanın kıyılarına dokunduk. Mungan, Erdal Öz ile nasıl tanıştığını anlattı. O zaman kalkıp o yılların Ankara’sına uzandık. Erdal Öz’ün meşhur Sergi Kitapevi’ne. Derken onun İstanbul’a, Can Yayınları’na varan serüvenine.Can Yayınları’ndan ayrılırken çok istediğim halde bir türlü veda edememiştim Erdal Öz’e. Onu yitirdiğimizi öğrendiğimde de en çok buna üzülmüş ve yaşamın ertelenemeyecek kadar kısa olduğuna kanaat getirmiştim. Sanırım Perşembe akşamı onunla içtenlikle vedalaştım. Duyduğunu biliyorum, o öyle bir insandı! TRT’nin bir zamanlarki en önemli kültür programı olan Okudukça’sını (yoksa Okudukça’nın TRT’si mi desem) kısa da olsa yeniden seyredebilme şansını elde ettiğimiz buluşmada Öz, o gözlerinin içi gülen adam, o çok sevdiği Şile’sinden seslendi bize. Yaralısın, Kanayan, Gülünün Solduğu Akşam adlı kitaplarıyla. Deniz Gezmiş’i ve onun gibi devrimcileri birer insan olarak anlatmayı tercih ettiği Gülünün Solduğu Akşam’a gelen siyasi tepkilerden bahsetti. Kitap çıktığı zaman cezaevlerinden gelen protesto mektuplarından. O mektuplardan sonra yazmaya küsmesinden. “Ben bir yazardım” diyordu Öz, “Siyasetçi değildim”.O tuhaf geçmiş, salonda bulunan bizleri nazikçe yanına çekip farklı bir şimdi yaratırken Türkiye’nin bugünkü haletiruhiyesini de hatırladık elbette. Yanımda edebiyatımızın bir başka çınarı Oya Baydar’la ülkemizin son hallerini konuştuk biraz. Baydar Türkiye’nin yaşadıkları konusunda endişeliydi. Onun gibi bu ülkenin tarihine bu denli muktedir bir kalemin bu endişesini ciddiye almak gerekiyor diye düşündüm. Hemen hepimizi saran o karamsarlığın yerine başka bir şey koymak gerekiyor diye.İyi de neydi bu?Ne?Sanırım Murathan Mungan haklıydı. Esas olan yaptığımız işti. Ve ne olursa olsun işimizi hakkını vererek yapmaya devam etmeliydik.Yazmalıydık.

Devamını Oku

Eğitim ve gökyüzü

4 Nisan 2012

“Bana, gökyüzüne bakarken ayaklarımı yere sıkı sıkı basmayı öğreten anne ve babama.”Bu sözler İtalyan yazar Alessandro D’Avenia’nın gençlik romanı olan “Süt Gibi Beyaz Kan Gibi Kırmızı” kitabının ithaf bölümünden. Bu cümlenin, çocuklarımıza hayal kurmayı öğretemeyen, öğretsek bile bunun makul bir zemine gereksinimi olduğunu fark edememiş biz büyüklere de bir ithaf olabileceğini düşündüm kitabı okurken. Biz onlara basacakları, güç alacakları bir zemin sunacağız derken düşünmesinler, sorgulamasınlar, hayal etmesinler diye prangalar sunuyoruz, Zemin deyince onlara ilk etapta din kültürü vermeyi anlıyoruz örneğin. Ya da milli duyguları aşılamayı. En azından hâlâ bunları tartışıp duruyoruz! Oysa bir gence gerçekten uçması için sunulacak en sağlam zemin ona ilk önce insan olmayı öğretmekten geçer! İnsan olmak ve yaşamı anlama, tanıma prensibinden, o çok dilli, çok katmanlı yaşam görgüsünden. Gençler. Büyümek için gerekli olan o sağlam zemine, oradan yükselebilmek için güçlü kanatlara ne kadar ihtiyaç duyduklarını, hayallere ve gökyüzüne bakabilme cesareti için nasıl da desteklenmeleri gerektiğini, o cesaretin sırtı sıvazlanmazsa bir-iki yıl içinde nasıl bir zehire dönüşebileceğini düşündüğüm gençler...***Onlarla en son Küçükçekmece’de karşılaştım. Milli Eğitim’in “Yazarlar Okullarda” projesinde. Hem yazar, hem öğretmen kimliğiyle Yusuf Çopur bu projenin koordinatörü olarak zor bir işe imza attı. Bu projeyle bir sürü yazar İstanbul’un farklı ilçelerinde öğrencilerle buluştu. Benimkisi de böyle bir rastlantıydı işte. Edebiyatla ilgili konulardan toplumsal konulara, siyasi olandan yaşama doğru yaptığımız yolculuklarda gençlerin soruları ve çelişkileriyle buluşmak paha biçilmez fırsattı. Bu sorular ve çelişkiler ülkemizde yaşananları, değişimleri, değişmeyecek olanları anlamak açısından da önemliydi. Bu ziyaretlerin bir tanesinde onlarla ilginç bir yamaca vardık. Bir edebiyat metnini herhangi metinden nasıl ayırabiliriz sorusuydu bu. Başka bir açıdan bakıldığında, tüketime açık olanın, kolay kolay tüketilemeyecek olandan farkının ne olduğu.Tüketilemeyecek olan!İnanın bunu ifade etmekte hayli zorlandım. Edebiyatla gündelik olan arasında koşutluk sağlamak için gençlerin yaşamında tüketilemez olana dair gündelik yaşamdan pek bir örnek bulamadım. Haberler, spor programları, açık oturumlar, reklamlar ve hatta müfredat! Ne tuhaftır ki hepsi tüketim kültürünün bir parçasıydılar. İşin asıl tuhaf yanı, hemen her şeyin bir tüketim nesnesine dönüştüğü-dönüştürüldüğü gri bir süreçten geçiyor olmamız değil, o süreçten geçtiğimizi bilerek ve bildiğimizi umursamadan yolumuza aynı renkkörlüğü ile devam ediyor oluşumuzdu. Üstelik bu sadece gençlerin, yaşlıların, Türkiye’nin sorunu değil günümüzün, dünyanın da sorunuydu. Sonunda “gündelik olanın yapamadığını yapar edebiyat” dedim onlara, “Onu kolay kolay tüketemezsiniz. Tüketemediğiniz gibi içinize işler edebiyat ve yıllar boyunca eksilmek ne kelime, artar, genişler, çoğalır, sizi ummadığınız biçimde ele geçirir, büyütür, olgunlaştırır, dönüştürür, yaşadığınız ana dönüp bakmayı, kendinizle birlikte yaşadıklarınızı sorgulamayı, eleştirebilmenin ne olduğunu, günü kurtarmanın ya da kurtaramamanın ne olamayacağını anlatır size.”Buna bağlı olarak verdiğim mesaj hep aynıydı: “İsterseniz her şey değişebilir! Hayal edin ve hayallerinizi gerçekleştirmekten korkmayın!”Oysa Türkiye’de hayallerin değil, olayların ve olayların anlamının durmadan değiştiğini herkes kadar ben de biliyordum. Kısacası gençleri uçurmak, onların uçma gayretini desteklemek ve bu desteği vermek için bir zemin sağlamak yerine onları nasıl da yere zincirlediğimizi.Türkiye’de her iki senede bir değişen eğitim sistemini düşündüm sonra. İktidarların rüzgârlarına göre değişen o iğretiliği, dolayısıyla güven telkin etmezliğini, ezberlemeye yapılan yatırımları, eğitimin siyasetin oyunu haline getirilmesini. Türkiye’nin, devlet iradesi tarafından gençlerini bir yapboz tahtası olarak kullanmayı seven bir ülke oluşunu. Hep böyleydi diye düşündüm.Hâlâ öyle.4+4+4 ile bunu bir kez daha bizlere kanıtladı “büyüklerimiz”! Bu kadar önemli bir kararı “ben bilirim” edasıyla hayatlarımıza alelacele sokmaları bile yeterliydi! “Merak etme ben senin yerine gökyüzünü de boyarım” diyorlardı. Ancak bunun “ayaklarına en hasından beton dökerim, böylece seni zemine mıhlarım” demek olduğunu anlıyorduk! Hani biz kendimizi aklamayı, yerimizi sağlamlaştırmayı, her zihne tek tip üniforma biçmeyi, biçtirmeyi değil gençlere uçmayı öğretecektik? Kısaca yeni bir şey yoktu eğitim politikasında. 12 Eylül’den bu yana başta anayasal hak ve özgürlüklerimiz olmak üzere demokratik yaşam arzumuz gasp edilmeye devam ediyordu. “Bize gökyüzüne bakarken uçmak yasak, uçma da ne yaparsan yap!” diyen günü kurtarmaya, yaşamı tüketmeye yönelik şu kahır yüklü gelenek! Bizden sonrakilere, daha sonrakilere özünde hep aynı masal, hep aynı teraneyle devam ediyordu.

Devamını Oku

Zamanın aşılamadığı yerler

1 Nisan 2012

11. Ağır Ceza Mahkemesi’ni kutlamak gerekiyor! Kadıköy’ün cumartesi günkü görkemini mahkemenin aldığı bu karara borçluyuz! 5 firari sanık hakkında görülen davanın zaman aşımına uğradığı yönünde varılan karar yüzünden cumartesi günü Kadıköy Meydanı gürül gürüldü.Alevilerin çoğunluğu oluşturduğu vakar topluluk “Sivas onurdur, onuruna sahip çık” derken Türkiye’nin bu olup bitenlerden ne yönde “ders çıkarması” gerektiğini de söylüyordu sanki. Kısa süreliğine de olsa onların arasında kendime yer bulmaya çalışırken Türkiye’nin başka bir yüzünü görme şansına da eriştim ve gerçekten umutlandım. Türkiye’nin demokrasiyi özleyen coşkusundaki halkın içten sesiydi bu. Bir uçtan bir uca iyilikle sarılmış bir öfke ve akıllarda kalacak bir renkti. Bozkırdı o renk, fuşyaydı, kara duttu. Sesti ve beyhude değildi. Dersim, Çorum, Sivas için oradaydı insanlarÖDeğişmeyenin sorgulanması için. Bahanelerden, gözdağı verilmekten bıkmışlardı. Devlet şiddeti bitmeli ve kardeşliğin bahtı açık olmalıydı bu diyarlarda artık! Yaşamın hayırduasını almış gençler, kadınlar, erkekler oradaydı. Kâküllü bir bahar güneşinin altında.Keşke yetkililer bu insanların dertlerinin gerçekten ne olduğunu duyabilse ve “ulusa sesleniş” vb. bitip tükenmez konuşmalarında devletin sadece ekonomik çizelgelere indirgenmiş “çil çil” başarılarını değil, bu sesleri, asıl bu sesleri dillendirebilse diye düşündüm. Sonuçta her çizelge insanın ve insan onurunun yanında sönük kalmaya mahkumdur!Sivas hepimizin onurudur, evet. Çünkü orada insanlar yakıldı. Bu kadar net. Bu ülkenin değerleriydi yakılanlar. Onlar kolay kolay yetişmiyor bu ülkede. Yetişse de ruhunda darağacı üretenlerin, kötülüğü sevenlerin sayısına, hızına yetişemiyor sayıları! Dolayısıyla Sivas’ın, bu insanlık ayıbının, bu acı gerçeğin zaman aşımı falan olamaz, olmamalı. Bunu zamanın raflarına kaldırmak istersek bir gün o raflardan kafamıza düşecek olanın ağırlığı altında, üstelik tam da buyruklara, fetvalara, emirlere bağışıklık kazandığımızı sandığımız anda, hep birlikte ezilip kalıveririz. Bundan öncekilerde kaldığımız gibi.Zamanın bahçıvanı olanlar iyi bilirler. Yapılan, edilen her şeyin, unutulsalar, unutturulsalar bile, bir bağbozumu vardır.

Devamını Oku

Biber gazına alışmak

30 Mart 2012

Kullanıldıktan sonra kısacık bir zaman diliminde burnunuzun derinlerine, gözlerinizin en hassas noktasına ve derinizin açıkta kalan bölgelerine temas eden bu gaz, kısaca halk arasında bilindiği adıyla biber gazı, ülkemizin ve dünyanın nadide biberlerinin hülasasından elde edilen çağımızın mucizelerinden biridir. Esası Şili biberi olarak bilinen ve yiyende ilk izlenim olarak “Yandım Allah!” hissi uyandıran özü içerenleri olduğu gibi, daha hafif yoğunluğa sahip, spreylere konan ve günlük kullanıma sunulmuş örnekleri de mevcuttur.Ülkemizde biber gazının perakende satışları olsa da en yaygın şekliyle, toptancı usulle kullanım biçimi söz konusudur ve bu hak polislerimize aittir. Onların gözbebeği bir gazdır biber gazı ve literatüre de böyle geçmiştir. “Biber gazı kullanan polis” deyimi, çeşitli bakanlıklarımızın desteğiyle çok yakında resmi sözlüklere girecek ve “iki kere iki dört eder” atasözümüzde olduğu gibi bazı gerçekleri tartışmanın gereksiz olduğu durumları ifade etmek için kullanılacaktır.Dahası da olacak, biber gazıyla güvenlik güçleri arasında kurulan sağlam ilişki belleklerimizi harekete geçirmeye devam edecektir. Asayiş dendiğinde cümleten nahoş bir koku hatırlamamızın nedeni belki biraz da budur. Güvenlik ve bu sözcüğün çağrıştırdığı durumların gözlerimizi buruk buruk yaşartmasının nedeni de muhtemelen bu. Çocukken paparayı yemeden önce “Bak ağzına biber sürerim, yanlış yapma!” diyen büyüklerin otoritesinin yerini alan polislerimiz, haddimizi aştığımız her yerde “bu her derde deva” biber kokulu gazı havaya salar ve asayişi sağlar. Biber gazı, nasıl demeli, nostaljidir bu yüzden. O kokuyu her aldığımızda kendimizi evin, okulun haylaz çocuğu gibi hissetmemizin nedeni de biraz budur. Okuldan kaçarken yakalanmış ve müdürün karşısında suçluluğumuzu aklamaya çalışırkenki nahoş günlerin eşiğindeyizdir yine. Ne yaparsak yapalım suçluyuzdur. Bu yüzden havada biber kokusu aldığımızda gözlerimiz kan çanağı, nefes alamaz, yutkunamaz bir haldeyken şunu anlarız:Hımmm demek ki yine yanlış yaptık. Yine ülkemizin müdür(lerine)üne karşı disiplin cezası almayı hak edecek işler çeviriyoruz!Hemen belirteyim bu yazının “gerçekle”, KESK’le, yani Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu üyelerine reva görülenlerle, onların 4 +4+4 Eğitim Yasa Tasarısı ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Yasa Tasarısı’nın geri çekilmesi için gerçekleştirdikleri protestolarına yönelik uygulanan şiddetle, tazyikli su ve dayakla hiçbir ilişkisi yoktur! Zira bu durum Türkiye’nin her yeri için geçerlidir ve artık bir Türkiye klasiği haline gelmiştir!Ne hazindir ki öğrenmemiz gereken iki husus vardır. Ya her şeye “evet haklısınız, evet her şeyi büyüklerimiz bilir” diyeceğiz ya da biber gazının sarhoş edici kokusuna kenetlenip onun yalan cennetine alışacağız. Kısaca şu formüle: 40+40. Yani tamı tamına kırk katır mı kırk satır mı? Çağımızın savaş taktiği de denebilir buna.

Devamını Oku

Namus!

28 Mart 2012

“Namusum temizlendi mi diye sorarsanız, hayır, daha da kötü oldu. Birincisi katil oldum, ikincisi öz annemi katlettim. Üçüncüsü bütün çevremi kaybettim. Dördüncüsü ahiret denilen yerde yerimin neresi olduğu meçhul. Bunu Allah bilir ama büyük ihtimalle yerim cehennemdir!”Bu sözler annesini gayrimeşru ilişkisi yüzünden öldürmüş birine ait. Ayşe Önal’ın daha önce İngilizce basılan, şimdiyse İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınevi’nden çıkan “Namus Cinayetleri” adlı çalışmasından. Önal, bu kez cinayetlerin öteki kıyısına yöneltmiş mikrofonunu. Namus cinayeti hükümlüleriyle konuşmuş. Vicdanlı bir gazeteci olarak onların cinayete nasıl yönlendirildiğini anlamayı kendine iş edinmiş. Sonuçta ortaya bir yapbozun eksik kalmış parçaları çıkmış. Suç denilen kavramın kökünde nelerin yattığını anlayabilmemiz için saatlerce süren mülakat ve buluşmalardan sonra keşfedebileceğimiz bir başka kıyının daha mevcut olduğunu ortaya çıkarmış Önal.“Dindar mısınız?” diye sormuş bir yerde annesini öldüren kişiye. Sonra bu soruyu sorduğuna kızmış kendi kendine.“Huzursuz olmayın” diye yanıtlamış karşısındaki onu. “Bu soruyu, dindarlığım neden cinayeti işlememe mani olmadı diye sorduysanız cevap vereyim. Ezik birisi için toplumun suçlayan yargıları dinin emirlerinden daha etkileyicidir. Benim bu işi niye yaptığımı sanıyorsunuz? Çok gururlu olduğum için mi? İzzeti nefsine çok düşkün olduğum için mi yaptım? Hayır en büyük sebep, bu sırrı bilen insanların dillerini tutmamaları, ağızlarını kapatamamalarıydı. Adam gitti namusunu temizledi desinler diye yaptım!”Ayşe Önal cezaevinden cebinde bu ve buna benzer ağır hikâyelerin yüküyle ayrıldığında, ardında çok yalnız, çok günahkâr ve çok pişman birilerini bıraktığını bildiğini söylüyor. Ve soru sormaya devam ediyor.“Biz ne yapalım’ diye sordum ona. ‘Biz öleni için de, öldüreni için de bir felaket olan bu kâbusu önlemek için ne yapalım?’ dedim ona kederini yürekten paylaştığımı hissettirerek.‘Kafa yapısı değişmediği sürece cezalar ne kadar ağır olursa olsun ki yeni ceza kanunu çok ağır, yaptırımlar ne kadar ağır olursa olsun bu olaylar devam edecektir. Çünkü olayı yapan insanın, olaydan sonra karşılaşacağı büyük yalnızlık ve kişisel felaketi hakkında bir bilgi yok. Kafasındaki tek şey, bu icraatı yaptığı zaman bütün çevre tarafından namusunun temizlendiğinin kabul edileceğine dair inancı!’”***Kitabın ilk basımı 2008 yılına ait.Bu arada namus cinayetleri hız kesmeden devam etti, kimler geldi kimler geçti, neler neler yaşandı! Bugünse Gülay Armağan’ın davası görülecek Üsküdar’da. Gülay kim mi? Gülay kocasının ağbisi tarafından iki yıl boyunca tecavüze uğramış bir kadındı. Olay ortaya çıkınca kocası boşanma davası açtı. Davanın hemen ardından da Türkiye’nin kadersiz kadınlarının akibeti gerçekleşti. Kocası Gülay’ı baltayla, kafasına vura vura öldürdü. Böylece ne menem bir şey olduğunu anlamakta zorlandığımız namus bir kez daha “temizlenmiş” oldu! Ve bizler bir kez daha toplum olarak böylesi bir temizlik karşısında bir parça daha kirlendik. Asıl bu işin kökeninde yatan şiddetin toplumsal dokudaki yarıklar olduğunu unutarak. Çocuklarımızı, gençlerimizi, kendimizi saplantılarla, zihne ve ruha geçirilen kafeslerle soluksuz bıraktığımızı yok sayarak. Namusu kadın bedeniyle özdeşleştirerek, buna sapkınca inanarak. Birbirimizi öldürmeyi sevmekten daha önemli, daha elzem, daha inandırıcı sayarak.Henüz 36 yaşında bir kadındı Gülay ve iki çocuğu vardı.Gülay gitti, kocaya dava açıldı, savcı koca için “haksız tahrik” indirimi istiyor. İki çocuk geride. Nereden bakarsanız bakın herkesin kaybettiği bir dava daha. En çok da kadınların. Yaşam yolculukları bir kelebeğinkine dönüştürülen kadınlar. Bugün var, yarın yok olanlar. “Toplumsal namusumuzu” bir külçe gibi yüreklerinde, zihinlerinde, bedenlerinde taşımak zorunda bırakılan kadınlar.

Devamını Oku