Geçtiğimiz hafta Kadıköy’deki yürüyüşte açılan pankartlardan biri savaşı, militarizmi eleştiren bir cümleydi.Savaşta ölsün diye çocuk doğurmayacağım.Çok önemli bir cümleydi bu. Kadınlara ‘içinizdeki canlıyı öldürmeyin yazıktır günahtır’ diye ‘dayatan’ sistemin, çok değil yirmi yıla varmadan onlardan çocuklarını askeri göndermelerini umması, dahası aynı çocukların vatan uğruna ölmesini meşrulaştırması çelişkinin daniskası değildi de neydi! Çelişki dediğime bakmayın. Sistemin işleyiş biçimi açısından hiç de çelişkili değil. Elbette asıl sorun bunun ‘yansıtılma’ biçiminde. Birçok arkadaşım kürtaj konusunda kafalarının karışık olduğunu dile getirdiği zaman işaret etmeye çalıştığım husus hep bu oldu. Kafamdaki soru(lar) çok yalındı.Devlet gerçekten insanı önemsiyor mu?Devlet gerçekten yaşayanı (canlıyı) önemsiyor mu?Devlet yaşamı önemsiyor mu?Tecrübe ettiğimiz birçok konu bu sorulara verilen yanıtın ‘Hayır, önemsemiyor’ biçiminde olduğunu söylüyor bize.O halde Türkiye’nin yasalaştırılması planlanan kürtaj yasağına bir de bu açıdan bakıp cevap vermesi gerekiyor.***Denk düştü. İki ayda bir çıkan şiir dergisi YasakMeyve önemli bir dosyaya imza atmış bu sayısında. Dosya editörü Betül Dünder’in ‘girizgâh’ yazısı son derece anlamlı olmuş. Dünder soruyor: ‘Vicdani ret düzlemi toplum gözünde nasıl daha görünür, daha anlaşılır hale getirilebilir?’ Farklı toplum kesimlerinde farkındalık yaratmak için yeni atılımlar nasıl gerçekleştirilebilir?’Elbette bu soruları şiire ve genel olarak edebiyata yansımalarıyla da irdelemek gerektiğini düşünüyor Dünder. Bunlardan bazıları da şöyle sıralanabilir: ‘Edebiyatımızda, şiirimizde savaş karşıtlığı, anti-militarizm ögelerinin kaynağına doğru bir şiir yolculuğuna çıkılabilir mi?’‘Kadınların militarizm karşısında edebiyat, özellikle şiir cephesinden ne yaptıklarının, yazınsal eylemliklerinin bir tablosunu çıkartabilmek mümkün müdür?’‘Türk şiirinin militarizmden en fazla etkilendiği tarihsel dönemler ve etkileniş biçimleri üzerine ne düşünüyoruz?’‘En büyük hizmet savaşmamaktır’ başlığındaki bu dosyada bana en heyecan veren yazılardan biri de Kıbrıslı şair arkadaşımız Neşe Yaşın’ınkiydi. Neşe, ‘Komutanın Sevdiği Şiirler’ adlı yazısında yaşamını ören militarist şiirlerden bahsetmiş.‘Yalnız resmigeçitlerde değil, radyoda, okulda her yerde okunurdu militarist şiirler. Ama bunlar arasında çok özel bir şiir vardı. Bayrak radyosundan sürekli işitirdiniz bu bir çatışma kültü haline gelmiş Kin adlı şiiri.’Ürpertici satırlarla dolu bir şiir. Kanınızı dondurmamak için sadece ilk satırını sizlerle paylaşayım:‘Öç almaktır yegâne tasam.’Neşe yıllar sonra bu şiirin şairiyle karşılaşmış. ‘Sanki o meşum şiiri yazan o değil, kederli bir duruşu olan yumuşak huylu bir adamdı’ diyor. Şiir aslında komünistler için yazılmış ‘Moskof’ lu bir manzumeymiş ama bir komutan ‘Moskof’ sözünü ‘gâvur’ ile değiştirip Kıbrıs’a uyarlamış. Sonrası ise kaçınılmaz son. Gelsin kin, gelsin nefret, gelsin intikam! Her iki taraf için de.Kısaca çok tanıdık bir öykü.İlginç bir yaşamöyküsü olan vicdani retçi Halil Savda ise ‘yıllardır barışı her ağzıma aldığımda ellerime kelepçe vuruldu’ diyor. ‘Ebedi barış ve özgürlük arayışımın tepesi, özü, son durağı, savaş karşıtlığı duyarlılıktı. Bunun pratik dışavurumu vicdani retti.’Ayşe Nâlân ise 1940 yılında yayımlanan hikaye kitabı Şahmerdan’da yer alan ‘Çelme’ adlı öyküsüyle Sait Faik’i yanımıza taşımış. Halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askerî mahkemeye verilen yazarın satırlarını paylaşmış bizlerle. Bakın ne diyor Sait Faik:‘Bırakın beni ey hakikatler! Bırakın beni harpler... Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru... Yürümek. Şoseden ayrılan yoldan bir cennete doğru yürümeye bırakın.’Şose!‘Onlarca çocuğum olsa vatana feda’ retoriği ile büyütülmeye çalışılan o şose yol.Bitmez, tükenmez şose.Öyle bir şose yol ki şimdi kürtaja gebe!
Bu yazımı bir mektuba ayırmak istiyorum.İstanbul’da, metrobüste yaşanan tacizleri anlatan bir mektup bu. Pazar günkü feminizmle ilgili yazım üzerine, o gün yürüyüşe gelemediğini, çünkü evde yemek pişirmek, evi temizlemek durumunda olduğunu, haftanın altı günü çalıştığı için böylesi bir yürüyüşe katılma lüksünün olmadığını anlatan okurumuz ‘ben de size yaşadığım kadınlık deneyimimi anlatayım’ diyor ve neredeyse haftanın altı günü metrobüste yaşadığı tacizleri anlatıyor.Metrobüsteki ‘sota’ yerleri tutan tacizcilerden kaçmak için yaptıklarını sıralıyor bir bir. Tıklım tıklım otobüslerde bedenini nasıl saklamak durumunda kaldığından bahsederken gözleri önünde hemcinslerinin başına gelenlerden de bahsediyor. Küçücük kızların cinsel istismarla burun buruna kaldığına tanık olduğunu, müdahale edemediğini, müdahale ettiği zaman başına gelebileceklerden korktuğunu söylüyor.Bedeninin kime ait olduğunu içtenlikle sorgular bir hali var. Tacizlerden sakınmak için sürekli olarak yanında taşıdığı uzun kollu bir hırkası varmış. ‘Yazın, o havasız ortamda, hele sıcak günlerde çok zor oluyor’ diyor. Ancak bir seferinde elinde cep telefonuyla arkası dönük bir kadının kalçasını kaydeden bir tacizciyi (yoksa sapık mı desek?) gördükten sonra işin hırkayla bitmediğini, bitmeyeceğini anlamış.‘Bu beden gerçekten bizim mi?’ diye sormuş. İşe giderken ‘ellenmenin’ ne kadar aşağılayıcı, yaralıyıcı, mide bulandırıcı bir şey olduğunu tekrarlamış.‘Devlet kürtajı yasaklamaya kalkacağına, işleri saptıracağına ortalıktaki sapıkları azaltmanın yollarını arasın’ diyor. ‘Kadının yediği dayağı, cinsel istismarı kaldırmanın yollarına baksın. Onu tecavüzcüsüyle evlendirmesin, kolaya kaçmasın, ikiyüzlü davranmaktan vazgeçsin.’Bense onun haftanın altı günü saklamak durumunda kaldığı bedenine bir çanta gibi asılı kalmış olan sorusuna odaklanmış durumdayım.‘Bu beden gerçekten bizim mi?’Bu beden bizim.Son yaşadıklarımız bu bedene her zamankinden çok daha güçlü bir biçimde sahip çıkmamız gerektiğini söylüyor bize. Onu nesneleştiren ne varsa ona karşı irademizle ‘hayır’ dememizi.***Yarın için için önemli bir eylem çağrısı var. Sizinle paylaşıyorum.Sevgili kadınlar,Türkiye’nin her tarafında kadınlar bir araya gelip kürtajı tartıştırmamak için mücadele ediyorlar.Biz de İstanbul’da farklı gruplardan, grubu olan/olmayan, farklı fikirlerdeki kadınlar bir araya geldik. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın AKP tarafından da sahiplenen kadınlara yönelik saldırısına karşı birlikte mücadele etme konusunda irade göstermeye karar verdik.Bunun ilk adımı olarak da 8 Haziran Cuma aksamı çeşitli illerde eşzamanlı eylem yapalım dedik.İstanbul’da Galatasaray’da saat 20.00’den itibaren tek pankartlı, imzasız dövizlerle yapacağımız eylemde perdemiz, bilgisayarımız hazır olacak ve diğer illerden arkadaşlarımızla canlı bağlantı yapacağız.Kürtajın yasaklanma girişimine karşı ne kadar çok ilde ayni saatlerde sokakta olursak o kadar iyi olur diye düşünüyoruz.Bu nedenle çevremizdeki tüm kadınları, kadın gruplarını bu eylemi birlikte örmeye çağırıyoruz. Hangi ilde, hangi bölgede ‘Kürtaj haktır. Söz kadınların’ diye sokağa çıkacak kadın varsa 8 Haziran aksamı beraber olalım istiyoruz.Bu duyuruyu sahiplenen kadınların, kadın gruplarının en geniş çağrıyla illerinde bir toplantı örgütlemeye çalışıp, daha çok kadınla eylemi örmeye uğraşacağına inanıyoruz.Bu eylemi birlikte öreceğimiz illerin teknik olarak bilgisayar, internet bağlantısı, elektrik, projeksiyon, perde temin etmeleri gerekiyor.Bağlantıyı skype adresi ile yaptığımız için her ilden bir skype adresinin iletilmesi iyi olur. Cuma sabahtan itibaren deneme bağlantılara başlamalıyız. Ayrıca Cuma sabahı tüm illere skype adresleri iletmemiz gerekiyor. Sadece İstanbul ile değil, bütün illerin kendi aralarında bağlantıları gece boyu sürecek.Eylemin sloganları, dövizleri ile ilgili de size öneriler sunmayı düşünüyoruz.Şimdi örgütlenme zamanı!İrtibat için: kurtajhaktirkararkadinlarin@gmail.com
1980’li yıllarda feminizmle tanıştım. Ne yalan söyleyeyim kafası karışık bir üniversite öğrencisinin tanışabileceği en iyi ‘izm’ ve onu geleceğe bağlayacak en önemli köprülerden biriydi feminizm! Sistemi sorgulaması bir yana, otoritenin dışladığı hemen hemen bütün grupları işaret eden yanıysa eşsizdi. Bu açıdan iyi bir başlangıçtı feminizm. Sadece bir edebiyat öğrencisi olarak metinlerin çoğunda gezinen baskıcı, çok bildiğine inanan o kibirli erkek dilini keşfetmeme yardımcı olmadı, yaşamın içersinde onlara benzeyen dinamikleri de seçebilmem konusunda bambaşka bir pencere açtı bana.Zamanla bu konuda yazılmış teorik kitapları da okumaya başladım. Sorgulamayı temel alıp farklı ufuklara farklı merceklerle bakan, bu bakışta bile sorular sormaktan bıkmayan bir yanı vardı feminizmin ve o tavır beni şaşkına çevirmeye yetmişti. Sistemi dil, beden, kültürel katmanlar, farklı coğrafyalar (ve daha neler neler) bazında eleğe çevirerek öze bakmak bu kitapların temelinde yatan arayışın adıydı. Hemen her seferinde hiyerarşileri yıkmak adına çıkılmış bu soyut yolculuklardan okur olarak kârlı çıkmamanız ise mümkün değildi. Etrafınızda olup bitenlere bakmak, sonra kendinize bakmak, ardından yaşama bakmakÖ Bakmak ve görmek. Bakmakla görmek arasındaki farkı anlamak. Detayları seçebilmek, o detaylardaki ideolojik manevraları görmekÖ Bunları gösterdi feminizm bana. Umulanın tersine bir erkek düşmanı da yapmadı beni, erkeklerin üzerindeki toplumsal baskıyı da görmemi sağladı.Birçok izm’de olduğu gibi kendisine yenildiği yerler yok muydu feminizmin? Vardı elbette. Sorgulanacak bir sürü yanı vardı. Ancak köprü dedik ya, size farklı cepheleri ve dünyaları vaat eden bir köprünün asıl işlevi sizi bir kıyıdan öteki kıyıya ulaştırmasıdır. Başka bir denkleme, uzama vardırmasıdır sizi. Ben ve benim gibi nice genç insan, bir zamanlar kafalarını kurcalayan neden ve nasıl sorularının karşılığının bir kısmını feminizmle buldu. Bugün bu soruları belki sadece onun çerçevesinde sormuyoruz, sormamız da gerekmiyor ama sanırım inatçılığımızın, sistemi sorgulamamızın ve yaşama sahip çıkabilmemizin kökeninde zamanında onun bize anlattıkları mevcut.Bu yazıyı niye mi yazdım? Şu an sistemin kirletmeye, töhmet altında bırakmaya, aşağılamaya, yok saymaya çalıştığı feminizm bir lüks, üstelik sadece kadınların yaslanacağı elit bir burjuva ağacı, insanla dolu ama aslında insansız olan bir AVM hali değildir. Sistemde tökezleyen hemen herkesin kendine dair sorularının yanıtlarını bulabileceği bir başlangıç, içten bir önsöz, marifetli bir köprüdür. Başbakan’ın Diyarbakır’daki konuşmasında feminizme atıfta bulunması ve onu tuhaf bir yöntemle yok sayması ile yok olmayacak bir adımdır. Başbakan’ın feminizmi özel kliniklerle kâr ortağı biçiminde göstermesi ve neredeyse kürtaj karşıtlığını bu biçimde dillendirmesi ise insanın aklına tuhaf sorular getirir. Ne bileyim Ankara’da çınarları yolup yolup sit alanları üzerine Beyaz Saray diken bir mantıkla söylenmiş bu cümleyi tuhaf bulabilirsiniz birdenbire! ‘Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ diyebilirsiniz örneğin. Ancak daha ötesini de düşünebilirsiniz. Bugün kadınlara ve kadın bedenine yönelik oyunların gerçekte ne olduğunu, neye denk düştüğünü vb.Her şey bir yana, dün yolumun keşistiği ‘Bedenimiz Bizimdir’ yürüyüşünde gördüğüm heyecan bu tuhaf duyguları sildi süpürdü. Genç insanlar, erkekler, hatta çocuklar, arkadaşlar, tanıdık simalar, dolmuşlardan el sallayanlarıyla bambaşka bir atmosferdi dün. Kimilerinin hiç anlamak istemediği bir gerçeği yeniden hatırlatması açısından önemliydi oradaki mesaj: İstersek her şey değişir!Bu arada atılan sloganlar ve pankartlardan bir kısmını da sizlerle paylaşayım.Kürtaj hakkımızdır, Uludere katliam.AKP elini bedenimden çek.Babanla bana tecavüz ederken tanıştık yavrum!
Daha önce sizlere ‘Yazarlar Okullarda’ adlı projeden bahsetmiştim. Bu projenin mimarı Yusuf Çopur’du. Hem bir öğretmen hem de bir yazar olan Çopur, çok zor bir işin üstesinden geldi. Bir sürü yazarı İstanbul’un değişik ilçelerindeki öğrencilerle buluşturdu. Üstelik bir değil, iki değil, tam dört kere! Çağdaş edebiyatımız adına umut veren bir adımdı bu. Dahasını da yaptı Çopur. Geçtiğimiz Pazar günü hepimizi topladı ve ‘şimdilik’ bir veda diyebileceğimiz (şimdilik dememin bir nedeni var çünkü Çopur bunun Türkiye geneline yayılmasını arzuluyor ve pek de iyi ediyor) bir buluşmanın da altına imza attı. Öyle ki Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer bile katıldı bu buluşmaya.Bakan, konuşma yapan hemen herkes gibi okumanın, gelecek nesiller için ne denli önemli olduğunu vurguladı. Kendisini ilk kez bu kadar yakından izleme fırsatına sahip oldum ve anlattıklarını ilgiyle, sonuna kadar dinledim.Bakanın konuşması esnasında 4+4+4 konusunda eleştirilere açık olduğunu söylemesi sevindiriciydi. Karşılıklı tartışarak bir yerlere varabileceğimizi, ana hedeflerinin ezberden uzak, gençlerimizin eğilimleri doğrultusunda hareket edebilecekleri bir zemin hazırlamak olduğunu belirtmesi de. Hiç kuşku yok ki özgüven sahibi bir gençliğin yetişmesi hemen hepimizin istediği bir şey. Umarım bakan bu konuda muhalefetin sesini kısma eğilimindeki genel akıma karşı da iyi bir örnek teşkil eder ve eğitimin iktidarı ele geçirmiş olanların tekelinde olmadığını, olamayacağını, olmaması gerektiğini bu tavrıyla hepimize kanıtlar. Umulanın tersine 4+4+4 konusunda öğrencisinden velisine, müdüründen eğitimcisine hepimiz çok kaygılıyız. Bakanlığın bu kaygıya ses vermesi hepimizin kazancıdır.Şunu anlamamız çok önemli: Özellikle eğitim politikalarında eğitimin iktidardakilerin oyuncağı olması hepimizin kaybetmesi demektir. Dışardan göründüğü kadarıyla da 4+4+4 iktidarın yeni bir oyuncağı gibi duruyor. Ne eğitim kadrosunun ne de binaların buna cevap veremeyeceği yakınmalarını hemen her yerde işitiyorum. Ben duyuyorsam bakanlık haydi haydi duyuyor olmalı.Bakan Dinçer’in kütüphaneler konusunda dile getirdikleri de çok ilginçti. Okulların kütüphanelerini gece geç saatlere kadar halka açık hale getireceklerini söylemesi beni hayli heyecanlandırdı. Hayalini kurduğum, zaman tanımaz mahalle kütüphalerinin başka bir biçimiydi bu. Ancak sonra aldı beni bir düşünce. Sorun kütüphanelerin varlığının ötesinde bir yerde durmuş bekliyordu bizi. İnsanları o kütüphanelere çekmek nasıl mümkün olacaktı? Özellikle de kadınları? Bir politika kadınlara ‘evde otur, habire çocuk doğur’ derken, bir başka politikanın ‘haydi kadınlar (ya da gençler, beyler, millet!) kütüphanelere’ demesi bir çelişki yaratmayacak mıydı? Kaldı ki sorun yeni kütüphaneler açmanın ötesinde topluma kütüphane bilincini aşılamaktan, kitabı sevdirmekten, onları çağdaş eserlerle tanıştırmaktan, onlara kitapların bomba olmadığını anlatmaktan geçmiyor muydu? Kütüphanelerin her şeyin ötesinde kutsal, özel, özerk sığınaklar olduğunu anlatmaktan? Düşüncenin temel direğinin kitaplar olduğunu belirtmekten? Düşünceden, çoğulluktan, kendi olmaktan korkmamaktan? Hoşgörüyü öğrenmekten? Sığlıklardan kurtulmaktan? Öfkenin ve yaptırımların bir zaaf olduğunu fark etmekten, ettirmekten?Bunlar olmadan kütüphaneler dört duvardan ibaret manasız yerler olmaz mıydı? Kütüphanelerin cana ve ruha ihtiyacı vardı. Kitabı seven insana. Kitabın anlattıklarını seven insana. Asıl sorun bunu nasıl başaracağımızdı, o köprüyü nasıl kuracağımızda.Yazarlar okullarda projesi bunları düşündürdü bana. Yani şimdilik!***Kürtaj ve sezaryen konusunun yarattığı dalgalar hızını yitirmeden büyüyor. Yarın, İstanbul Kadıköy’de Saat 14’te ‘Bedenimiz Bizimdir’ demek boynumuzun borcu! Bu da başka bir hayalin öyküsü elbette. Kendi bedenimize sahip çıkma irademizin öyküsü. Bu da bazen her şeyin başlangıcı anlamına gelebilir.Detaylar için: http://www.facebook.com/events/115839055220881/
Son günlerdeki hararetli açıklamalardan sonra bu soru düştü aklıma. Soruyu sorduktan sonra da bir filmi hatırladım. İtalyan yönetmen Ettore Scola’nın bir filmini. Özel Bir gün (Una Giornata Particolare). Filmin konusu kürtaj ya da sezaryenle ilgili değil. Hatta bunlarla doğrudan hiçbir ilişkisi yok, ancak çağrıştırdıkları düşünmeye değer.Sophia Loren ve Marcello Mastroianni’nin karşılıklı döktürdükleri 1977 yapımı eski bir filmdir Özel Bir Gün. Konusu Hitler’in Roma’yı ziyaret ettiği ve dolayısıyla ‘kankası’ Mussolini’yi ziyaret ettiği bir güne odaklanmıştır. Zaman İkinci Dünya Savaşı’dır. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki ‘muzaffer komutan’ günleri. Hemen herkesin Hitler ve Mussolini’yi bir gurur tablosu eşliğinde çılgıncasına alkışladığı, bu deli zaferde kendine yer açmaya, yer bulmaya, yandaş ve taraftar olmaya çalıştığı günler. Ama o da ne? Arka plandaki bu şaşalı güne odaklanacağını umduğunuz kamera tam tersini yapar, herkesin büyük bir coşku, gurur ve kendinden geçerek gittiği kutlamalara katılmayan bir ev kadını ve komşusu arasında geçenleri anlatır.Ev kadını (işte burası biraz bizim kürtaj konusuna denk düşebilir), otoriter baskı rejimlerinin kadınlardan herdaim istediği, onlara dayattığı dişi kuş-fedakar anne-vatanın temel damızlığı-eviçi kölesi rolleri altında yorgun ve tükenmiş Sophia Loren’le eşcinsel bir radyo programcısı olan Mastrioanni’nin bir günlük öyküsüdür karşımızdaki. Mastrioanni’nin canlandırdığı eşcinsel radyo programcısı, sırf bu kimliği (ve elbette içindeki vicdanın sesini dinleyen yanı) yüzünden işten atılmıştır. Bir anlamda bu tür baskıcı rejimlerde medyanın iktidar yanlısı tutumlara nasıl eğilim gösterdiğini anlatması bakımından da mükemmel bir ‘kurgu’dur film.Öyle bir kurgu ki geçmişin baskı rejimlerindeki olup bitenleri bize yeniden hatırlatır. Nedir mi bunlar? Filmdeki gibi baskıcı rejimler ya da hemen hemen tüm faşist rejimlerde geleneksel kalıplar ve elbette buna bağlı olan cinsiyet rolleri daha da katı hale getirilir. Bu hususta sağ gösterip sol vurmaya çalışarak karar mekanizmaları devreye sokulur, ‘insanlık adına-vatan millet adına-her şey çok güzel olacak’ bahaneleriyle her türlü birey hakkı çiğnenir babam çiğnenir. Tıpkı filmde olduğu gibi bu tür rejimlerin tamamı erkek egemen bir yapı oluşturma eğilimindedir. Homofobi (eşcinselliğe duyulan nefret) had safhadadır. Kadının birey olma hakkının elinden alınması da. Kadın bedenine yönelik yaptırımlar da. Bu tür yapıların diline pelesenk ettiği vatan-millet-sakarya sözcüklerine en çok eklenen sözcükler arasında ise aile-nüfus-gelecek nesiller sözcüklerinin de olması şaşırtıcı değildir.Nereden nereye...Özel Bir Gün’ü hatırlarken hem bunları düşünürsünüz hem de şimdiki zamanı. Başbakan kürtaj hakkında yeni bir yasa çıkartılmasından bahsetmektedir. Bunun için ABD’de olup bitenlere de referans vermektedir. Kürtajın tamamen yasaklanmasını onaylar bir hali vardır. Mırıldanırsınız. ABD’de kadınların kürtaj hakkı konusunda verdikleri mücadeleyi de hatırlamakta mıdır acaba tüm bunları söylerken? Kürtajın yasallaşmadığı zamanlarda ne kadar çok kadının gizli ve sağlıksız koşullarda kürtaj yaptıracağını da düşünmekte midir? Madem bedenlerimizi gururla devlete armağan etmek istiyor, o halde istenmeyen gebeliklerin vebali hakkında neler planlamaktadır? Neden kadınları erkek sesiyle donanmış bir ev içine, erkek hissiyle budanmış bir rahim içine, erkek tasviriyle çizilmiş bir bedene tıkıştırmak ve onları erkek desenleriyle çizilmiş bir yazgıya mahkum etmek istemektedir?Neden?Bir önceki yazımda belirttiğim gibi yinelemek boynumun borcudur. Bedenimiz bizimdir. Doğurmak ya da doğurmamak hakkımızı bize bırakın.
Başbakan İstanbul’daki Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’nın uygulanmasına ilişkin 2012 Uluslararası Parlamenterler Konferansı’nın kapanış oturumunda yaptığı konuşmayla bir kez daha ilgi odağı oldu. Sezaryen doğuma karşı olduğunu ve kürtajın cinayet olduğunu, çocukları çok sevdiğini, her aileden üç çocuk istediğini, çünkü genç ve dinamik bir nüfusa ihtiyaç olduğunu belirtti. Kürtajı bir cinayet olarak gördüğünü, buna kimsenin müsaade etme hakkı olmayacağını dile getirdi. ‘Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir farkı yok. Buna karşı çok daha duyarlı olmaya mecburuz. Buna karşı el birliği içinde olmak zorundayız’ dedi.Peki.Burada derin bir nefes almak gerekiyor. Sezaryene karşı olursunuz, kürtajı eleştirirsiniz, çocukları seversiniz ama bunu bir devlet politikası olarak yansıtmaya, dayatmaya kalkarsanız işin rengi değişir. Ne bileyim insanın aklına başka şeyleri sokarsınız. Kadının doğurganlığına vurgu yapan, kadını damızlık yerine koyan totaliter rejimleri hatırlatıverirsiniz karşınızdakine. Kadının işlevini sadece anneliğe ve annelikteki abartılmış kutsallığa indirgemek bu tür rejimlerin en önemli ‘silahı’ olmuştur, bunu düşündürürsünüz insanlara. Dahasını da elbette. İnsanı birey yerine koymayan, onun düşünemeyeceğini ve kendi hayatına yön veremeyeceğini savlayan hantal bir devlet anlayışını çağrıştırırsınız. Yatak odalarına ve o odalardaki kadınların bedenlerine sahip çıkmaya yeltenen o köhnemiş tavrı. Bu tavır, insanlık tarihinin çok yakından bildiği itici bir tavırdır. Onu çağrıştırıverirsiniz insanlara. Yineleyelim: Sezaryene ya da kürtaja karşı olabilirsiniz ancak bunu bir yaptırım, tepeden inme bir siyasi manevra olarak sunmak bambaşka, evet bambaşka mesajlar verebilir karşınızdakine. Veriyor da. Aman dikkat!Neden mi? Çünkü bedenimiz devletin değil bizimdir de o yüzden. Biz kadınların! Bunu hatırlatmak boynumuzun borcudur.Ama haksızlık etmeyelim. Başbakan’ın söylediklerine katıldığım bir husus var: ‘Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir farkı yok’ diyor ya. O cümle gerçekten çok önemli.İnsana cezaevine tıkılmış, işkence gören gençleri, gözaltında kaybedilenleri, savaş naralarına eşlik eden operasyonlarda hayatını hiçe saydığımız evlatları, dahası Uludere’deki 34 insanı, dahasını ve dahasını düşündüren bir cümle bu. İçişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamalara bir cevap niteliğinde olduğu bile söylenebilir. ‘İnsan karnındaki fetüse gösterdiğiniz bu hassasiyeti keşke yaşayanlara da gösterebilseniz!’diye iç geçirdiğimiz bu cümleyi hiç ama hiç unutmamalı. Her seferinde hatırlamalı ve hatırlatmalı -ihtiyacı olanlara. Herkesin yaşama hakkı kutsaldır, ona dil uzatılmamalıdır gerçeğini.Başbakan’dan ana karnındaki fetüse sahip çıkarken bütün yaşayanlara da aynı duyarlılıkla sahip çıkmasını dilemek de bu yazının esası olsun.
‘En az sizin kadar masumuz’ derken ne demek istediniz? diye soruyor karşımdaki öğrenci.Diyarbakır Kitap Fuarı’nda bordoya yakın bir kırmızı, laciverte komşu bir maviyle çevrelenmiş bir konferans salonundayız. Taş atan çocuklar olarak bilinen TMK mağduru gençleri anlattığım gençlik romanımdan, Yalancı Şahit’ten (Günışığı Kitaplığı, 2010) bahsettiğimiz anlar bunlar.‘En az sizin kadar masumuz’ cümlesi kitabın yazılmasını zihnimde ateşlemiş bir cümledir. Ne ilginçtir ki bu cümleyi ilk kez Vatan’da yazdığım bir yazıda dile getirmiş ve epey mektup almıştım. Kısacası ilk kez sizlerle paylaşmıştım o cümleyi. Bu tematik cümle ve ondan kitaba yayılanlar yüzünden (ve sayesinde) zaman zaman çok tepki geldi gençlerden -ve elbette onların velilerinden. (Bunların çoğu İstanbul’daki buluşmalarımızda gerçekleşti.) Zaman zamansa kitabın en çok bu cümlesini sevdiklerini söyleyenlerine rastladım. O cümleden yola çıkarak kimi ‘benim de kafam her şeye atıyor, ben taş mı atıyorum!’ diye isyan etti, kimisi de ‘bu çocuklar taş atıyorsa neden taş atıyorlar diye sormak gerekiyor’ dedi. Bu arada belirtmem gerekiyor ki bu yorumları yapan gençlerin yaşları 12-17 arasındaydı. Şu bıçkın, enerji dolu hallerin zamanları. Kimi büyüklerin mesafeli durduğu şu yaşlar.Karşımda gözlerini bana dikmiş güzel yüzlü öğrenciye de bu yüzden ‘Peki sence bu cümle ne demek?’ diye soruyorum. Çok akıllı, hemen anlıyor mesajımı. ‘Büyükler’ diyor. ‘Büyükler bu çocukların masum olduğunu anlamıyor. Siz onun için bu cümleyi kullanmışsınız!’Böylece asıl derdimizin kendi koltuklarında sefil, saptırılmış bir ‘doğru’nun (ya da bu tür ‘doğruların’) peşinde köle olmuş ve esasen bir türlü büyüyememiş büyüklerin olduğunu da mükemmel bir biçimde özetliyor!Söyleşi sonrası ise fuarın uğultu yüklü loşluğunda tam bir buluşma gerçekleşiyor. Çoğunun parası yok, kitap alamıyorlar. Derken Günışığı ekibi devreye giriyor. Hepimizin yüzünde bir ışık. Kitaplardan hepimize yayılan bir ışık bu. Dışarı çıktığımızda kentin üzerinde tur atan askeri helikoptere rağmen bir müddet daha devam eden o ışıkla kent merkezine, Hasanpaşa Hanı’na gidip Kamerli kadınların elleriyle sardığı o güzelim sarmalardan yiyoruz.Sarmaları yerken zihnim ısrarcı. Korku bariyerlerini aşmanın tek yolunun birbirimizi tanımak, dinlemek olduğunu tekrar edip duruyor. Hiç kuşku yok ki kitap fuarı gibi etkinlikler bu tür buluşmalar için çok önemli köprülerden.***Yarın (27 Mayıs) önemli bir protesto var. Gözaltında kaybedilen evlatlarının hakkını arayan, aramaktan yılmayan Cumartesi Anneleri bin operasyon yaptığı ile övünen Mehmet Ağar’ı ziyarete gidiyor! Yıllardır Galatasaray’dan evlatlarının failinin sorumlusu olduğuna inandıkları bu kişiyi ‘ziyaret ederken’ hepimize verdikleri bu ‘direnç’ mesajının sembolik olarak değeri tartışılmaz. Bildiğiniz gibi Ağar, Susurluk Davası’ndan 2 yıla mahkum edildi. Cumartesi Anneleri’nin bu 2 yıla isyanı var. Galatasaray’da oturmaya başlamalarının 17. yıldönümünde Aydın’a gidecek, Yenipazar Cezaevi önünde ‘Ağar kayıplarımız nerede?’ diye soracaklar.O kayıplarda hepimizden çalınan bir parça mevcut. Gerçekten demokratik bir ülke hayalimiz varsa.
Bir hevesten bahsediyor Emel Çelebi. Onca yıllık arkadaşım. 1-6 Haziran tarihleri arasında 5. kez gerçekleşecek olan bir festivalden. Bu festivalin adı Documentarist, İstanbul Belgesel Günleri. Bundan tam 5 yıl önce Necati Sönmez ve ASK’tan (Avrasya Sanat Kolektifi) arkadaşlarıyla yola çıktıklarında içlerinde taşıdıkları bir hayalin de adı bu. Diyor ki ‘ilkin dünyadaki festivallerde izlediğimiz o güzelim belgeselleri Türkiye’ye getirip eşimize dostumuza da seyrettirelim diye başlayan bir hevesti bu. O zamanlar belgesel sıkıcı bir şey olarak algılanıyordu...’ Üstüne RTÜK’ün yasakları da göz kamaştırıyormuş.Nereden nereye! Eş, dost derken bugün Documentarist uluslararası boyutlara ulaşmış bir festival olma yolunda ilerliyor. Ama o ilk günkü heyecanı hâlâ taşıyor Emel. Tam olarak amaçlarını gerçekleştirebildiler mi sorusu ise burada anlamsız kaçacak bir soru. Takip edenler bilir ki festival, Türkiye’de belgesel filmi izleyen bir kitle oluşturma misyonunu gerçekleştirdi, belgesel filmcileri bir araya getirdi. O günden bugüne değişmeyense hâlâ ekonomik sıkıntı içerisinde olmaları.Ne hazindir ki Kültür Bakanlığı’nın desteğini alamıyorlar. Yaşadıkları en büyük güçlük bu. Kültür Bakanlığı’nın bu girişime neden destek vermediğini ise anlayabilmek mümkün değil! Yine de film temin ettikleri ülkelerin konsolosluklarından, İstanbul’daki kültür merkezlerinden, festivalde yarı gönüllü olarak çalışan arkadaşlardan aldıkları desteklerle 5. yıllarına ulaşabilmeyi başarmışlar. Emel bir şey daha çıtlattı: Gelen yabancı konukların pek çoğunu hâlâ dost evlerinde ağırlamaya devam ediyorlarmış.Tüm bu yaşanan aksaklıklara rağmen tuhaf bir inatla Documentarist yoluna devam ediyor. Türkiyeli belgeselcilere yönelik düzenlediği Belgesel Proje Geliştirme Atölyeleri, yıl boyunca sürdürdüğü Saturdox belgesel gösterimleri, Aralık ayında gerçekleşen ‘Hangi İnsan Hakları?’ adlı film festivali ve bu yıl programına aldığı 90’a yakın filmle doludizgin gidiyor.Festival, bu seneki görsel kampanyasını erik esprisi üzerine kurmuş. Çok da iyi yapmış. Eriğin ‘ekşi ama bağımlılık yaratan’ tadını belgeselle özdeşleştiren festivalin tanıtım filmlerinde, sinemada patlamış mısır kültürüne karşı alternatif olarak erik sunuluyor. Tanıtım filmlerinde ise Bülent Emin Yarar, Muhammet Uzuner, Tülin Özen, Türkü Turan, Ayça Damgacı gibi sinema ve tiyatro oyuncuları var. Yönetmen Derviş Zaim de erik yiyenler arasında!Yaşayan en önemli belgeselcilerden Peru asıllı Hollandalı kadın yönetmen Heddy Honigmann’ın onur konuğu olduğu festivalde Türkiye’den, çoğunluğu genç yönetmenlerin filmlerinden oluşan 25 film yer alıyor.Fimlerden bazılarını da sayalım. Lima’nın sokaklarını arşınlayan yoksul taksicinin hikâyesini anlatan ‘Metal ve Melankoli’ (1994), Rioluların cinselliğe bakışını yansıtan ‘O Amor Natural’ (1996), Paris metrosunda müzik yaparak geçimini sürdüren göçmenlerin dünyasını anlatan ‘Yeraltı Orkestrası’ (1998), dünyanın pek çok çatışma bölgesinde BM Barış Gücü içinde görev yapmış askerlerin yaşadığı travmaları müzikten destek alarak aktaran ‘Crazy’ (1999), kocalarını iç savaşta kaybetmiş Bosnalı kadınlarla empati kurmamızı sağlayan ‘İyi Koca, Sevgili Oğul’ (2001) ve güçlülerin talan ettiği Peru’da, güçsüzlerin unutulmuşluğun zincirini kırma çabasını anlatan ‘El Olvido’ (2008) gibi klasikleşmiş filmleri kaçırmamamız gerekiyormuş.Festivalde ayrıca yakın dönemde kaybettiğimiz üç yönetmenin özel gösterimlerle anıldığını da hatırlatalım. Programda, sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden olan Theo Angelopoulos’un anısına Nicos Lygouris’in yönettiği ‘Zamanın Tozu (Dust of Time)’, Türkiye sinemasının büyük ustası Ömer Lütfi Akad’ın İstanbul üzerine çektiği ‘Dört Mevsim İstanbul’ ve genç yaşta geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybeden yönetmen Seyfi Teoman’ın ilk kısa filmi ‘Apartman’ (Apartment) filmleri de var. Liste böyle devam ediyor. Adını sayamadığım bir sürü güzel film daha var.***Belgeseller yaşam tanıklıklarını sürdürürken, bizlerin payına da onların anlattıklarına tanık olmak düşüyor galiba.Bu fırsatı iyi değerlendirmeli.Gösterimler Akbank Sanat, Fransız Kültür Merkezi, Aynalı Geçit Etkinlik Mekanı, SALT Beyoğlu, SALT Galata ve Romen Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek.