Nazlı Doğan Özsöz ödüllü romanını anlattı: “Eve dönmenin sıkıntısı ve eril şiddetin ete kemiğe sızması”

Hem edebiyata hem kadın haklarına hem de çok kıymetli bir ismin hatırasına adanmış iki yüz sayfa… Nazlı Doğan Özsöz imzalı “Yüreğin Kabarmış”, kelimelerini sadeliğin ihtişamıyla süslemiş, çarpıcı, ironik, serin bir roman. Baş karakter Defne içimizden biri, romanın adıyla müsemma; her bakımdan oldukça da açık yürekli… 2026 Duygu Asena Roman Ödülü’nün sahibi olması ve hemen ardından Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nde kısa listeye girerek rüştünü bir kez daha ispatlaması, kitabı okuyanlar için sürpriz değil.
Akademisyen ve tiyatro kökenli olan Özsöz, dramatik yazarlık/dramaturgi birikimini hikayesine kusursuz bir işçilikle zerk ediyor ve sahne kurma becerisiyle dikkat çekiyor. Katmanlı anlatısına yedirdiği pürüzsüz geçişleri ile de eleştirmenlerden tam not alan yazarın en ayrıştırıcı özelliği ise kendine has dili. Peki bu dil nasıl oluştu? Özsöz, ailenin tahrip edici yanını ve eril şiddeti tüm çıplaklığıyla, duyguları canlandıran ancak asla yıpratmayan biçimde kaleme aldığı romanına dair sorularımızı yanıtladı.
Nazlı Hanım, öncelikle tebrik ederiz. İlk romanınızla, Türkiye edebiyat dünyası için oldukça prestijli bir ödül olan 2026 Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer görüldünüz. Akabinde yine çok değerli olan Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nde kısa listeye kaldınız. Romanınız kısa sürede 3 baskı yaptı. Gazeteler yazdı, okurlar sosyal medya hesaplarından beğenilerini paylaştı. Hepsinin hemfikir olduğu tek bir şey vardı. O da ödülün kesinlikle doğru adrese gittiği… Edebiyat severleri birleştiren bu düşünce beraberinde merak duygusunu da getirdi haliyle. Ve “Kim bu Nazlı Doğan Özsöz?” sorusu çıktı ortaya. Biz de direkt muhatabına soralım yanıtlaması zor olsa da: Kısaca kimdir bu Nazlı?
Merhaba, öncelikle teşekkür ederim bu hoş davet için. Bu soru benim için yanıtlaması biraz zor bir soru, insanın kendini anlatması biraz zorlayıcı bir iş neticede. O nedenle sondan başlayayım, şu an Süleyman Demirel Üniversitesi Sahne Sanatları bölümünde dersler veriyorum, temelim tiyatro, Dramatik Yazarlık/Dramaturgi bölümü mezunuyum. Yüksek lisansımı da aynı alanda yaptım. Kendimce yazıp çiziyorum bir süredir, uzun uğraşlar sonucunda da 2025 yılında Alakarga Yayınları tarafından romanımı bastırmayı başardım. Hem tiyatro hem de yazarlık alanlarında dersler vermeye ve yazıp çizmeye devam ediyorum.
Daha önceki röportaj ve söyleşilerinizde romanın yazım sürecine ilişkin açıklamalarınız oldu. Hepsini ilgiyle takip ettik. Çoğu romanın “nasıl” yazıldığına ilişkin açıklamalardı. Bir de bu romanın “neden” yazıldığından kısaca bahseder misiniz? Bir yazar, neden yazar?
Sanırım anlamak için yazar, etrafında olanı biteni, başına geleni, tanık olduğunu, uzaktan baktığını… Tabii bir de öfkesini anlamak ister yazan kişi, çünkü o masaya bir kızgınlık oturtur muhakkak. Ben bu romanı aileyi anlamak ve yalanını açık etmek için yazmak istedim. Ailenin tahrip eden, yalnız bırakan, hep kalabalık hissettiren bir şeymiş gibi sözü edilen ama aslında günün sonunda yapayalnız bırakan tarafını anlatmak istedim. Bu hissettiğim güçlü duygunun birçok kişide karşılığı var biliyorum… Eve dönmenin sıkıntısını, eril şiddetin nasıl ete kemiğe sızdığını da anlatmak istedim, ortak hafızamızda bu kavramların da olduğunu düşünüyorum. Yaşadıklarımızı anlamak, öfkemizi evirip çevirmek, yüklerimizi görmek önce sanki aile mozaiğini kavramaktan geçiyor gibi geliyor bana. Nasıl bir aileye doğdum, babamın babası ona nasıl davranıyordu, bu davranış onun şiddet dilini üretmesine nasıl sebep oldu, kardeşim neden bir zorba ve daha yüzlerce soruya aranan yanıtlar bize aslında kim olduğumuzun yanıtını veriyor.
Yazan insanlar olarak bir hafıza yaratıyoruz diğer taraftan. Her birimiz bir dip akıntısı gibiyiz, koca bir nehrin en dibinden usul usul akıyoruz ve bir taraftan da bir bütünü oluşturuyoruz birlikte; nehri. Yani varlığı, yani olanı biteni, örtmeden, gizlemeden aşikâr ediyoruz.
Ayrıca bu hafızanın görünenin ardındakini açık eden bir misyonu da olmalı bana göre. Fakat elbette madalyonun öbür yüzü de var, aile bir kök neticede, ha deyince kopmuyor. İnsan o köke geri dönmeyi arzuluyor. Ben de romanımı bu kanaldan iki bölüme ayırdım, ilki gidişi ikincisi dönüşü temsil ediyor. Çünkü illaki o köke geri dönülüyor bir şekilde, çarpışmak ya da bağışlamak için…
Romanınızda baş karakter, bir yandan kalp rahatsızlığıyla diğer yandan ailevi sorunlarıyla mücadele eden genç bir kadın. Hikâyenin kendisi oldukça dramatik ve okuyucunun hislerine doğrudan müdahaleyi mümkün kılan bir trajedi; ancak siz bu damardan hiç beslenmiyorsunuz. Aksine hüznü bir araca dönüştürmeden, yalnızlığı çaresiz bir bataklıktan ziyade güçlü bir duruş gibi işleyen, demagojiye sırtını tamamen dönen bir üslup tercih ediyorsunuz. Karakter, okurun kendisine acımasına geçit vermeyecek kadar soğuk, en zayıf anında bile gayet güçlü. Hatta okurun duyguları, baş karaktere çarptığı yerde kırılıma uğrayıp yan karakterlere yansıyor. Örneğin acıma duygusu, doğrudan anneye isabet ediyor. Çünkü hasta yatağında yatan Defne ama iyileşmesi mümkün olmayan annesiymiş gibi hissediliyor. Duygulara hedef belirlemek kasıtlı yaptığınız bir şey mi yoksa bir noktadan sonra karakterler kalemi ele mi geçiriyor? Karakter ve okur arasında, sizi dışta bırakan bir ilişki kurulmasını nasıl değerlendirirsiniz?
Romanımın hikâyesi bir melodrama dönüşmeye çok müsaitti ve bu en son isteyeceğim şeydi. Defne çocukluğu boyunca ihmal edilmiş ve yetersizlik duygusuyla yoğurulmuş bir kadın olduğu için duygularını coşkuyla yaşayan bir karakterden ziyade daha donuk ve hatta tutuk biri olmalıydı bana göre. Bu ihmalin ve yaşatılan duyguların bir karşılığı olmalıydı yani karakterde. Ayrıca yine aynı sebeplerden Defne’yi hafiften ironik ve mizahi dozu olan biri olarak tasarladım. Hayatla baş etme yöntemi olarak ironiyi kullanıyor yani. Biraz metnin, meselenin biraz karakterin özellikleri şekillendirdi aslında bu hali. Defne her şeyi daha içselleştiren ve küçülten bir karakter değil de büyüterek yaşayan biri olsaydı melodram tondan kaçamazdım muhtemelen.
Yansıtma tespitinizi çok sevdim, teşekkür ederim zihnimi açtınız. Evet, hasta olan kim bu hikâyede, örneğin Yahya’nın da hasta olmadığını kim söyleyebilir ki? Bir de acınması gereken tam olarak kim bu romanda? Evet herkes kurban belki ama, zinciri kıran yine Defne yani genç kuşak oluyor. Ameliyatı nedeniyle acınası bir hale düşüyorsa da önceki kuşaklar daha da acınası bir haldeler aslında. Sizin “yansıtma” olarak tanımladığınız şey tam da buradan besleniyor sanıyorum.
Romanda baba karakteri arka planda yer yer yükselen bir homurtu sesi gibi. Yıkık dökük ne varsa sorumlusu kendisi ancak öykünün dışladığı bir karakter sanki. Bunu öykünün kadınların gerçeğine ışık tutma motivasyonuna mı bağlamalıyız, yoksa burada silikleştirilerek babadan sessiz bir intikam alındığını söyleyebilir miyiz?
Baba her ne kadar sessiz, arka planda biri gibi görünse de aslında asıl yönlendirici o. Evi, Nefin’i, nerede yaşayacaklarını, nasıl bir hayat yaşayacaklarını hep o belirliyor. Kimse ona hesap soramıyor. Bir de fiziki olarak orada olmasa da babayasası hep orada işte, bir yönlendirici olarak orada duruyor heyula gibi. Koyduğu kurallar, yumuşamak bilmeyen huylar, kendi iradesini daima dayatması onu fiziki olarak görmemize gerek duyurmuyor bence. O hep evden giden bir koca ve baba olsa da varlığı evi tıka basa dolduruyor.
Romanla ilgili en çok yapılan değerlendirmelerden biri de dilinizin ne denli özgün olduğu. Anlatım biçiminiz alışılagelmişin dışında, akıcı ve serin bir dil kullanıyorsunuz, bir şeyi saklamak ister gibi değil ama “yeterince” anlatmakla yetiniyorsunuz, çok süslü cümlelere rastlamıyoruz. Büyük dramlar yaratmaktan kaçınırken küçük detaylarla sarsmayı da başarıyorsunuz aynı zamanda. Sahne kurmak konusunda çok beceriklisiniz, katmanlı bir öyküyü oldukça pürüzsüz geçişlerle aktarmanızda bunun büyük rolü olduğunu düşünüyorum. Kendi dilinizi nasıl keşfettiniz? Sesini bulmak isteyen yazarlara verebileceğiniz bir tavsiye var mı?
Çok teşekkür ederim zarif övgüler için. Dil yaşayan bir organizmaya benzemiyor mu, durmadan beslerseniz, büyür, gelişir. Besinsiz bırakırsanız zayıflar, yeterince çalıştırmazsanız esnekliğini yitirir. Beslemek bolca okumaktan, not tutmaktan, yazıyla ilişkiyi koparmamaktan geçiyor bence. Tabii obur bir okumayı da kastediyor değilim, çok beğendiğimiz metinlere tekrar tekrar dönmek de bana çok geliştirici geliyor. Ah keşke onun kadar iyi yazabilseydim dediğimiz yazarlara dönüp dönüp bakmak, dil tekniklerini anlamaya çalışmak ve belki de daha önemlisi o yazarda tam olarak neyi sevdiğini kavramak, çözümlemek dil çalışması için faydalı oluyor. Elbette bolca da yazmak, kendi sesini duymaya çalışmak da çok önemli. Bir de galiba dil olgunlaşmak için biraz zamana ihtiyaç hissediyor, en azından benim için böyle oldu. Bu nedenle ona zaman da vermek lazım…











