İskandinavya'nın karanlık tarihi! İsveç'in gerçek yüzü: Utanç verici insanlık dışı uygulamalar...
İsveç'in insan haklarını bahane ederek PKK ile yakınlık kurarken, geçmişte kendi insanlarına ve yerli halk Laponlara nasıl zulüm yaptığı gün yüzüne çıktı. İskandinavya denince akla insani gelişmişlik endeksi, demokrasi, kadın-erkek eşitliği gibi ne kadar ileri olduklarını anlatan kriterler ve değerler gelir. Müthiş coğrafya, yeraltı zenginlikleri, eğitim modeli, sağlık sistemi, sosyalist belediyeler ile övünen İskandinavya yüzyıllardır yerli halk “Laponlar” sorunuyla boğuşmakta. İskandinavya’nın kuzeyinde yaşayan Sámi toplulukları hala etnik yok olma tehdidi altında hayatta kalma savaşı veriyor.

Rusya'nın Ukrayna'ya girmesinden sonra İskandinav ülkelerinden İsveç ve Finlandiya, güvenlik gerekçeleriyle NATO'ya üye olmak istiyorlar. Ancak Türkiye, söz konusu ülkelerin PKK ile ilişkileri nedeniyle üyeliklerine sıcak bakmıyor. İskandinavya'nın yerli halkı Laponlar (Samiler), kendileri modern, insan haklarının savunucu olarak gören başta İsveç olmak üzere Norveç ve Finlandiya'nın baskılarına ve katliamlarına maruz kalmıştır.

İsveç PKK ile diyaloğunu demokrasi ve insan haklarına bağlarken, Stockholm'ün bu tutumunun siyasi olduğunu ve insan hakları açısından ne kadar kirli bir geçmişi olduğu dikkat çekiyor.

Tarihte her toplumun ve merkezi yönetimin geçmişinde utanç verici olaylar vardır.

Bazı toplumlar bu olaylarla daha hızlı yüzleşip çağın gerekliliklerine uyabilirken bazıları sorunu görmezden gelip, yokmuş gibi davranıp çözmek için adım atmaz veya bu gibi adımların beka sorununa neden olacağını, dış güçlerin aç kurtlar gibi beklediğini halkına empoze eder.

İskandinav hükümetleri Sámi sorununu nasıl algılamış, süreç içinde hangi adımları atmış. Sámiler Norveç’in, İsveç’in, Finlandiya’nın ve Rusya’nın kuzey bölgelerinde yaşayan Fin-Ugor kavimleridir. Norveç’in Finnmark idari bölgesinde, İsveç’in ve Finlandiya’nın Lappland bölgelerinde, Rusya’nın da Kola Yarımadası’nda yaşarlar.

Nüfuslarının 80,000-100,000 arasında olduğu tahmin ediliyor ve 60,000 kadarı Norveç’te yaşıyor. Genel geçim kaynakları kıyı balıkçılığı, hayvan postu ticareti ve hayvancılıktır. Hayvancılıkta yarı konar göçer ren geyiği yetiştiriciliği ön plana çıkar. Samilerin büyük bir bölümü tam zamanlı ren geyiği yetiştiriciliği ile uğraşmaktadır.

“Lappland” Latin kökenli bir terim olduğu için Sámiler vatanlarının Lappland, kendilerinin de “Lapon” olarak nitelendirilmesini istemezler. Kendi dillerinde bu coğrafyanın adı Sápmi’dir ve burada yaşayanlara da Sámi denir.

1635’te İsveç’in kuzeyinde bulunan gümüş madenlerinde karın tokluğu pahasına çalıştırmak için iş gücü aramaya başladılar ve hemen akıllara burada yaşayan ilkel Sámiler geldi. Çalışma kampı koşullarında özgürlükleri ellerinden alınmaya başlanan Sámiler bölgeden göç etmeye başladı ve İsveç Sámi nüfusu bu nedenle azalmaya başladı.

18. ve 19. yüzyıla gelindiğinde güçlenen ve merkezileşen Norveç ve İsveç Krallıkları kuzey bölgeleri egemenliklerini güçlendirmek isteyince asimilasyon politikaları başlamış oldu.

Sámileri kuzeyde yaşayan ilkel, pagan topluluklar olarak görüyorlardı ve bu “yabani” toplulukların medenileştirilmesi ve Hristiyanlaştırılması gerekiyordu.

1889 yılında zorunlu 7 yıllık eğitim başladı. O zamana kadar ren geyiklerinin ritmine uyarak açık, uçsuz bucaksız coğrafyada, şaman hikayelerle, masallarla büyüyen çocuklar okullarda didaktik eğitim modeliyle tanıştı ve kültürleri silinmeye başladı. Okullarda Sámi dili kesinlikle yasaktı. Birçok çocuk zorla misyoner hareketin kurbanı oldu. Yatılı din okullarına gönderildiler.

Aynı dönemlerde güneyde yaşayan “Ari” kişiler kuzeye yerleşmeleri karşılığında teşviklere boğuldular. Askerlikten muafiyet, arazi ve su hakkı, vergi indirimi gibi birçok teşvik verdiler ve böylece bölgedeki Sámi etkinliği kırılmaya çalışıldı.

En yıkıcısı 1900-1940 arası Norveç’in Sámi kültürünü silmek için büyük para ve güç harcamasıyla oldu. Çıkarılan yasalar ile tarım arazilerinin kullanılması, alınıp satılabilmesi için Norveççe bilmek ve Norveç ismine sahip olma şartları arandı.

1913’te en verimli araziler “Ari” halka verildi. Sámilerin büyük çoğunluğu isimlerini değiştirdi, Norveççe öğrenmeye başladı. Böylece Sámice bilen insan sayısı çok hızlı bir şekilde azalmaya başladı.

Diğer büyük yıkıcı olaylar silsilesi İkinci Dünya Savaşı boyunca gerçekleşti. İskandinavya’yı hızla işgal eden Almanya savaşın aleyhlerine dönmesinden sonra geri çekilirken uyguladığı, “Yakıp Yıkma Taktiği” nedeniyle Sámilerin kültürel ve dinsel merkezleri, çadırları, hayvanları, sınırlı tarım arazileri ve ren geyiği otlakları büyük zararlar gördü.

Savaş bittikten sonra ortam biraz rahatladı. Sámilere olan baskılar azalmaya başladı. Fakat bu sefer de yerleşik oldukları ülkelerde çıkan madenler ve refah seviyelerinin hızla yükselmesi nedeniyle binlerce yıldır yaşadıkları coğrafyada ekonomik gelişmenin getirdiği tehditlere maruz kalmaya başladılar.

Günümüzde İsveç, Norveç ve Danimarka dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında. Bu ülkeler ne kadar sosyal devlet anlayışına sahip olsalar da temel prensip "ekonomiye ve topluma katkı" üzerine oluşturulmuştur. Sámiler bu gelişmiş ekonomide yer almadıkları için de "topluma fayda sağlamayan" topluluk olarak görülmüşlerdir.

Kuzey Norveç'te neredeyse bütün kat hizmetleri görevlileri Sámilerden oluşuyor. Yıllarca süren asimilasyon politikaları nedeniyle dillerini unutan, isimlerini de değiştiren Sámilerin sayısı günden güne azalıyor.

Sosyal antropolog Sefa M. Yürükel asimilasyon politikasını şöyle anlatır:“1900’lü yılların başlarında Sami bölgelerinin İsveçliler tarafından sömürgeleştirilmesiyle birlikte, buralarda yaşayan Samilerin yüzyıllardır yaşam tarzları ve geçim kaynakları olan yaylalar, geyik sürülerini otlatma alanları, ormanlık alanlar ve ekilebilir alanların büyük bir kısmı, İsveç Krallığı tarafından, Samilerin ellerinden alındı ve hareket olanakları kısıtlandı.

Kısıtlanmadan önceki Sami yerleşim ve yaşam alanlarına İsveçli ailelerin yerleştirilmeye başlanmasıyla birlikte, aynen Norveç’te olduğu gibi ekilir biçilir alanları Krallık yeni gelen İsveçlilerin kullanımına verdi.

En verimli ve en iyi alanların ellerinden alınması karşısında kalan Samiler, Krallığın gösterdiği kısıtlı, verimsiz ya da az verimli alanlara yerleşmeye zorlandı.

Bu durum Samilere karşı planlı bir etnik temizliğin adımlarını ve devletin asimilasyon politikasına uygun olan bir tehcirin oluşturulmasına yaradı.”

1960’lı yıllarda başlayan asimilasyon, 1996’da bir mahkeme kararıyla tescil edildi.

Sveg bölgesindeki İsveç mahkemesinde, devlet tarafından, Samilerin en önemli yaşam kaynağı olan hayvancılık, geyik yetiştirme ve kışlık yerleşim bölgeleri olan ormanlık bölgelerde, geyik sürülerini toplama ve otlatma konusunda, bölgede yaşayan dört Sami topluluğu hakkında, sorun oluşturdukları gerekçesiyle dava açıldı. Mahkeme tarafından, Şubat 1996’da, Samilerin ormanlık alanı kışlık olarak kullanamayacağı konusunda karar alındı.

“Samiler”in lideri Olav Jahanson bu kararı şöyle yorumladı:“Biz, bu bölgenin yerlileri için, bu karar beklenilmeyen bir karar değildi. İsveç adaleti hiçbir şekilde yerlilerin insan hakkını korumamaktadır. Bizim varlığımıza karşı alınan bu karar, İsveç’in diğer sömürgeci iktidarlardan hiçbir farkı olmadığını göstermektedir. Bize, bu durumda ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmaktadır. Sanki yüzyıllardır buralarda var olan yaşam tarzımız ve kültürümüz bilinmiyormuş gibi bize karşı tavır alınmaktadır.”

“Çocuk dünyaya getirmek mutlak bir hak değildir. Kaybedilebilir bir haktır bu.”

Bu sözler, bir Profesöre, yani Torbjörn Tännsjö’ye ait. Tännsjö bu sözleri, Dagens Nyheter gazetesinde 29 Ağustos 1997 tarihinde yayımlanan makalesinde söylüyor. Konu 1934’te başlayan ve 1979’a kadar zorla, sonraki yıllarda da çeşitli yöntemlerle sürdürülen kısırlaştırma politikası. Ülkesinin ünlü profesörü, kısırlaştırmaya itiraz ediyormuş gibi görünüp, o politikaları dolaylı yoldan savunmayı tercih etmiş.

Yapılan uygulamanın hedefi ise İsveç’i “Gönenç devleti” yapmak.

En yoğun uygulama 1940 ve 50’li yıllarda yapıldı. Daha sonra sayıca azalmakla beraber zorla kısırlaştırma devam etti. Aktardığım 1934-1979 tarihleri arasında kısırlaştırılan insan sayısı yapılan zorbalığın boyutunu gösteriyor: Tam 63 bin insan zorla kısırlaştırıldı. 1950’li yıllarda İsveç nüfusunun 6 milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, İsveç’te her 100 kişiden 1’i zorla kısırlaştırılmış. Türkiye’nin bugünkü nüfusuyla orantılarsak 850 bin kişinin kısırlaştırıldığını hesap edin.

Ek olarak, bu kısırlaştırılan insanların neredeyse tamamına yakınının kadın olduğunu da eklemek lazım.

Kısırlaştırma politikasında hedeflerin kimlikleri de önemli. Zorla kısırlaştırmada ağırlıklı olarak azınlık olarak görülen Tattar olarak bilinen gezici işçilerin ve göçerlerin, romanların hedef alındığı görülüyor. İsveç devleti kısırlaştırma politikasını “saf olmayan, hastalıklı, uyumsuz, çocuklarına bakmaktan aciz, geri zekalıların üremesi engellenerek toplumun ekonomik bir yükten kurtulacağı” gerekçesi üzerine oturtmuş.

İsveç’in geçmişindeki insanlık suçları sadece “zorla kısırlaştırma” ile sınırlı değil. İsveç’te “Lobotomi” uygulamalarının neticesinde 4500 kişi kurban olmuş. Kurban derken tamamı ölmüş anlamında söylemiyoruz. Ancak hissizleştirilen insanları da ekleyerek tamamını kurban olarak niteleyebiliriz.

En çok ABD’de uygulanan ve yaklaşık 100 bin kurbanın olduğu bu uygulama İsveç’te de yoğun bir şekilde gerçekleştirilmiş. İsveç’teki yöntem şu şekilde: Kafanın her iki tarafından 2 cm’lik delik açılıyor. Bu delikten keskin olmayan bir bıçak sokuluyor. Bu bıçak ileri geri oynatılarak alın lobundaki sinir yolakları kesiliyor. Sonrasında da kemik parçaları yerine konarak dikiliyor. Bunun sonucunda insan hissizleşiyor.

Peki Lobotomi 1940-50’li yıllarda kimlere uygulandı? Uygulayıcılar “ağır depresyon, ağır şizofreni, psikozların tedavisi” amacıyla uyguladıklarını söylüyor. Ancak konuyu araştıranlar, “şizofreni, canilik, komünizm ya da homoseksüellik, baskıcı düşünceler, depresyon, melankoli, Parkinson hastalığı, senilite, hipokondria” gibi uygulama alanları saymakta.

Konuyu araştıran Johan Nilson, 1944-1952 tarihleri arasında yapılan 136 Lobotomi uygulamasının 110’unun kadınlara yapıldığını rakam rakam ortaya koymuş. Yani çok demokrat İsveç, yine kadınları hedef almış

Lund kentinde 1935 yılında kurulan ve 1973’teki kapatma kararı 1982’de uygulanan Vipehdolm Hastanesi/Kampı, Nazi kamplarını aratmadı. Ağırlıklı olarak akıl hastası ve psikolojik sorunlu hastaların bulunduğu kampta insanlar açlıkla ölmeye bırakıldı. Adeta açlıkla ölüm deneyi yapıldı. 1941-43 arasında 200’ün üzerinde hasta öldü.

