Gazete Vatan Logo

Zülfü Livaneli 9 Eylül'de müziğe veda etmeye hazırlanıyor

İçimdeki şarkıyı söyledim ama anlatacak hikayelerim henüz bitmedi

“Geçmişimi toparlama noktasına geldim” diyen Zülfü Livaneli için saza veda zamanı ama söz bitmiyor: “Sahne bana göre bir yer değil...

Bir halkın kendiyle yüzleşmesini ancak edebiyatla yapabilirsiniz, müzikle olmaz bu iş. Söz sanatı lazım. Romandan başka enstrümanı yok bu anlatımın”

O besteci, müzisyen, yazar, yönetmen, UNESCO Büyükelçisi, milletvekili ... Bu yıl müzikte 35’inci sanat yılını kutlayan Zülfü Livaneli’nin 31 baskı yapan “Leyla’nın Evi” adlı romanı 62 bine ulaşan satışıyla bu yazın en çok okunan kitapları arasında.

Yurtdışında ise Türkiye’de 2002’de yayınlanan “Mutluluk” adlı romanı, 17 Ekim’de “Bliss” adıyla piyasaya çıkacak. İlgi o kadar büyük ki önde gelen kitapçılar ve internet siteleri, kitap için ön siparişler alıyor. Örneğin “www.amazon.com” sitesinde, “Bliss” en çok sipariş alan kitaplar listesine girdi bile. amazon.com, onu en prestijli kitaplar arasında “Listmania” adlı bölümüne koydu. Tanıtımında da “Lirik ve etkileyici bir eser” ifadesini kullandı. Amerika’nın en büyük kitapçı zinciri olan Barnes & Noble ise “Mutluluk”u “tatil döneminin keşfi” olarak ayrı bir vitrinle sunma kararı aldı. Kitap, bu internet sitesinde de “en çok sipariş alanlar” arasında.


“Mutluluk” adlı romanınız Amerika’da basılıyor, ekim ayında çıkmış olacak... Amerika’da yabancı bir yazarın basılması herhalde çok zor bir süreç olmalı. Ne maceralar yaşadınız bu süreçte?

Bunlar katlanarak giden işler. 17 ülkede basıldı kitaplarım, bir yerden başlayınca hepsi birbirini etkiliyor. Mesela “Mutluluk” kitabımı Fransa’da Gallimard’ın basması ve ayın kitabı seçilmesi önemli bir basamak oldu, dediğiniz gibi Amerika zor bir işti. Çünkü bir kitabı sadece basıp vitrine çıkarmıyorlar, üzerine bir strateji kurup kitabı pazarlıyorlar.

St. Martin’s yayınevi en büyük yayınevlerinden biri Amerika’da...

Evet, Amerika’nın en büyük yayınevlerinden biri basıyor “Mutluluk”u. Senede 700 kitap yayınlıyor ve şimdi “Mutluluk” üzerine büyük yatırım yapıyorlar. Bir oyun planı kurdular ve “en önemli projemiz bu” dediler. Bunun için büyük para harcıyorlar. Okuma kopyası olarak bastılar kitabı, inanmak zor ama ne lüks bir baskı, baksanıza. 17 Ekim’de çıkacak orijinal kitap. Amerikalılar gibi yayıncılık yapan başka bir yer görmedim.

Peki tanıştınız mı yayınevi editörleriyle? Yani yazarı da merak ediyorlar mı yoksa onlar için önemli olan yalnızca kitap mı?

Mukaveleden sonra bir ön tanışma için davet ettiler. “Örümcek Adam” filminin çekildiği bir gökdelen vardır New York’ta, yayınevi o binada. Toplantı için gittim, editörler falan oturmuş masaya hafif de gerilimli bir hava var, çünkü kitaba bayıldılar ama “Gelecek adam kim acaba?” diye düşünüyorlardı. “Bir Türk yazarın buraya kadar gelmesi Örümcek Adam’ın bu binanın tepesine tırmanmasından daha zordur” dedim ve ilgilerine çok teşekkür ettim. Valla öyle denk gitti işler işte..

AMERİKALILAR AŞIK OLDU KİTABA

Kaç bin tane basacaklar? Nasıl bir strateji uygulayacaklarmış?

Çok sayıda basıyorlar. Barnes & Noble Amerika’nın en büyük kitapevlerinden biri. “Mutluluk”u tatil keşfi başlıklı tanıtım kampanyasına dahil etti. Bu kitapevlerinde yer almak dert zaten, sadece basmak bir işe yaramıyor. Okuma kopyasından etkilenmişler, 11 Kasım-31 Ocak arasında insanların kitapçılara en çok girdiği tarihmiş, kitabı ayrı bir vitrin ayrı bir sunuşla koyacaklar. O dönemin keşfi olarak sunacaklarmış. İnternette baktım, Barnes & Noble’a kitap daha çıkmadan 15 bin adet istenmiş kitap.

Neyi sevdiler sizce kitapta?

Amerikalılar çok sevdi kitabı “Biz bu kitaba aşık olduk” dediler. Avrupa’da bu tip konuşulmaz, editörler profesyoneldir.

Birbirleriyle karşılaşma ihtimali bile olmayan üç hayatı bir arada anlatabilmeniz mi onları etkiledi acaba?

17 yaşında amcası tarafından tecavüze uğrayan bir genç kız, töre cinayeti dikkatlerini çekiyor. Bir de Fransa’da çıktıktan sonra Fransa Cumhurbaşkanı okuyup bana bir mektup gönderdi. Jacques Chirac demiş ki “Gelenek ve modernite arasında bölünmüş bir ülkenin çırpınışları...” Bu çok ilgilerini çeken bir durum tabii. Türkiye’nin bu kargaşasının ortaya çıkması onları çok etkiliyor.

Peki, tüm bu gelişmeler sizi nasıl etkiliyor? Heyecanlanıyor insan değil mi?

Yurt dışında basılmak, çevrilmek tabii ki çok hoş bir şey. Ama kendi toplumum sevmeseydi “Mutluluk”u, yurtdışı o kadar da etkilemezdi beni. Edebiyat milli bir şeydir. Anadilinde yazdığının değerlendirmesi neyse odur. “Mutluluk”tan sonra çıkan “Leyla’nın Evi” Türk okuyucu tarafından o kadar çok sevildi ki beni “Mutluluk”un yurt dışı macerasından daha çok mutlu ediyor. “Leyla’nın Evi”ni sevmeseydi okuyucu, inanın çok üzülürdüm. Amerika falan teselli etmezdi beni.

BEN HEP YURTDIŞINDA ÜRETTİM

Leyla’nın Evi’nin kafanızda belirdiği ilk anı hatırlıyor musunuz?

İki sene önce Como Gölü kenarında -Avrupa Film Akademisi üyesiyim- bir toplantı vardı, birkaç gün filmci arkadaşlarla beraberdik. Dönüş yolunda “Leyla’nın Evi” heyecanı bastı beni, sürekli notlar aldım neredeyse kitabın iskeleti orada çıktı. Zaten geriye baktığımda bütün bestelerimi, bütün ürettiğim şeyleri yurtdışında yapmışım. Çünkü insan sanatçılardan beslenir. Türkiye’de bu çok az. Sevgisiz ve çok sert bir ortam var bizde. Sanat böyle yapılamaz ki. O yüzden yurt dışına çıktığımda benim yüzüm daha fazla güler.

Her yazar edebiyata bir şey katmak için yazar. Siz ne kattığınızı düşünüyorsunuz edebiyata, olmazsanız nasıl bir eksiklik olur edebiyatta sizce?

Bilemiyorum açıkcası. Ama ben klasik edebiyat ekollerinden yürümeye inanan biriyim. Yani 19. yüzyıl ustaları gibi yazamayız ama o ustaların roman çatısını bugünkü modern dünyayı anlatırken bile korumak istiyorum. İkincisi romanda en önemli şeyin karakter yaratmak olduğuna inanıyorum. Karakterleri yaratacaksınız okur onları öğrenecek, kendi tanıdığı insanlar haline dönüşecek ve karakterler statik olmayacak. Roman boyunca hayat gibi değişecek onlar da. Kitabı kapadığınızda o insanları tanıyor olacaksınız. Aklınızda karakter kalmıyorsa bence çok başarılı değildir o kitap.

Dört romanınıza baktığımızda, hepsini aynı şekilde kurguladığınızı görüyoruz... Birbirlerinin dünyalarından habersizken farkında olmadan iç içe geçen hayatlar... “Engereğin Gözündeki Kamaşma”da padişah ve hadım ağası, “Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm”de sürgündeki bir gençle faşist bir bakan, “Mutluluk”ta töre cinayetiyle cezalandırılmak istenen bir genç kızla bir profesör, “Leyla’nın Evi”nde ise asilzade Leyla Hanım ve hiphop’çı Roxy... Neden bu yöntemi tercih ediyorsunuz?

Bunu ben de bir süre sonra farkettim. Oysa ben bunları birbirinden çok ayrı sanıyordum. Tamamen tesadüf. İnsanları statülere, mesleklere göre ayırmayı beceremem ben zaten. Temel bir meselem var bununla demek ki, bütün romanlarımda bu çıkıyor.

Bir de kadın kahramanlar ne kadar acıdan geçerlerse geçsinler sonunda güçlü bir hale dönüşüyor kitaplarınızda, hep kazanıyorlar...

Farkında olmadan yaptığım bir şey... “Mutluluk”daki Meryem romana en zayıf olarak başlıyor, güçlü bitiriyor. Leyla ve Roxy de öyle...

O DA KAHRAMANI MERYEM GİBİ...

Kendinizi özdeşleştirdiğiniz kahraman da Meryem’miş... Anadolu’nun bir kasabasında tecavüze uğrayan ama faalinin yani amcasının adını bile söylemeye korkan, aile namusu temizlensin diye ölüme mahkum edilen 17 yaşında bir genç kız... Hayat size de böyle kötü mü davrandı? Niye kendinizi Meryem’le özdeşleştiriyorsunuz?

İçimde bir dert var. Ne olduğunu bilmiyorum. Çoğu arkadaşım “Bak hayatının en güzel dönemi, hiçbir dert yok. Ne oluyor sana?” diyor ama bilemiyorum. Çok kaygılanıyorum. Neşeliyim de. Kaygıyla neşe arasında gidip geliyorum ve çok yoruluyorum. Geceleri uyuyamıyorum. Sizin sorduklarınızı ben de kendime soruyorum. Galiba şöyle, biz örsle çekiç arasında kaldık. Bir toplum ve dünya kurulması için çalışan insanlardanım ben de. Hakim düzen bizi sürekli gayrimeşru gördü. Yeni bir Türkiye için ömrümü verdim ve çok acı çektim. Şimdi gelinen noktaya bakıyorum, uğruna hayatlar koyduğumuz bütün değerler yok edilmiş. Kabalaşma var. Bunlar beni çok rahatsız ediyor. Şu an kendimi Türkiye’de yabancı bir ülkede yaşıyor gibi hissediyorum. Genç insanların hissiyatını içimde hissedemiyorum. Duygularım toplumu temsil etmiyor artık. Burası çok sert bir yer. Bu etkilenmeyi kesemiyorum. Yaşar Kemal’le paylaşıyorum bunları. 40 yıldır her gün.

Peki, edebiyat sizin hayatınızda ne ifade ediyor? Bu sertlikten koruyor mu sizi?

Edebiyat benim ilk göz ağrım. Hep edebiyatçı olarak yetiştirdim kendimi. Çocukluk hayalim romancı olmaktı. Çocukluktan beri hep yazardım zaten. Ama hayat beni alıp müziğe götürdü. Benim hiçbir yükselmem yoktu, müziğe karşı. Para kazanmak zorundaydım. Planlarım dışında tanındım ben müzikte. Ama müziğime de bakarsanız, şiir var içinde. Ses sanatçısı değilim. Kendi bestelerimi söylemesem hiç söylemezdim. Sahne bana göre bir yer değil aslında. Çok zorlandığım bir yer... Ben yol bile soramam insanlara, müthiş bir kalabalığın karşışına çıkıyorsunuz. Yani ben hep edebiyatla müziğin arasında bir yerde oldum hep. Kitaplarım yeni şeyler değil. İlk hikaye kitabım 1978’te çıkmıştı.

BU DÖNEMİN İFADESİ DEĞİLİM

Peki artık müzik yapmayacaksınız öyle mi?

Hayat bir devr-i daim. Dolayısıyla sanat da bir devr-i daim. Bugün 60 yaşına geldim ben, müziğim 70’ler, 80’ler hatta 90’larda kuşaklar yetiştirdi. Şimdi 2000’li yıllarda hâlâ müzikle varolucam demek çok yanlış olur. Bu bir dönem işi. Livaneli müziği o zamanın müziğiydi. Şimdi de yapabilirim tabii ama ben bu dönemin ifadesi değilim artık. Ben dönemi anlamaya çalışıyorum. Müzikle değil edebiyatla olacak bir iş bu.

Edebiyatla müzik arasında anlatım açısından nasıl bir fark olduğunu düşünüyorsunuz ki müzikle anlatamadığınızı yazıyla anlatabiliyorsunuz?

Müzikle bir takım duyguları aktarıyorsunuz ama bir dönemi, bir tarihi anlatmayı, bir halkın kendiyle yüzleşmesini ancak edebiyatla yapabilirsiniz, müzikle olmaz bu iş. Söz sanatı lazım. Romandan başka enstrümanı yok bu anlatımın. Onun için roman yazıyorum ben. İçimdeki şarkıyı söyledim ama hâlâ içimde anlatacak hikayelerim var, onları da yazıyorum. Bundan sonra epey roman gelecek üstüste. Müzikte geçmişimi toparlama noktasına geldim.

Gerçekten her insanda belli miktar bir enerji vardır ve o enerjiyle seçtiği bir alanda üretir. Ama siz enerjinizi çok farklı dallarda kullanıyorsunuz. Hangi önceliklere göre dağıtıyorsunuz enerjinizi? Müzik, edebiyat, sinema, politika, günlük yazılar...

Bilemiyorum... Yetinmemek mi acaba? Değişik tekniklerde anlatma çabası galiba...

Peki, ne anlatmak istiyorsunuz insanlara? Bu kadar söylemek istediğiniz şey nedir?

Bir cümleye ingirgemek gerekirse “Beni bu kadar kolay anlamayın... Yani ’Ben Zülfü Livaneli’yi bilirim’ deyip bir çekmeceye kilitlemeyin beni”. Biz de insanları kategorize etme, basite ingirgeme vardır. Buna karşı bir şaşırtma ihtiyacı oluştu bende. Bir hayatın içinde birçok hayat sıkıştırıyorsun aslında.



Amerikan edebiyat dergileri ‘Mutluluk‘tan
övgüyle bahsediyor



KIRKUS REVIEW:

Aydınlatıcı ve derinden
etkileyici bir kitap


Kitap listeleri dışında ciddi edebiyat dergileri ve eleştirmenler de Bliss’i övgüyle karşıladı. Örneğin, Amerika’nın en ciddi edebiyat dergilerinden Kirkus Review, 1 Ağustos günü yayınlanan sayısında “Mutluluk” için şunları yazdı: Türkiye’nin apayrı ve çatışan kültürleri, ünlü Türk besteci ve siyasetçi Zülfü Livaneli’nin romantik ama bir o kadar da açık ve berrak görüşlü romanında bir araya geliyor. Livaneli felsefi ve siyasi sorgulamalarını çok usta bir biçimde karakterlerinin psikolojilerine yedirmiş. Çok aydınlatıcı ve derinden etkileyici bir kitap; günümüz dünyasında dürüstlük ve samimiyet arayanlar için vazgeçilmez.



Buzz Girl:

Sonbaharın bestseller’i

Buzz Girl adlı edebiyat haberleri sitesinde ise kitap “Yayıncılık dünyasında sonbaharın bestseller”ı olarak tanıtıldı.



Library Journal:

Türkiye’deki çeşitliliğe
ilginç bir bakış


Amerikan Kütüphaneleri’nin yayın kataloglarına aldığı Bliss için Library Journal dergisinin Ağustos sayısında da şu ifade yer aldı: ”Zülfü Livaneli, Amerika’da yayımlanan ilk romanında günümüz Türkiye’sindeki çeşitliliğe çok ilginç bir bakış sunuyor. Öykü üç ana karakterin bakış açısından anlatılıyor. Sonunda üç karakterin yolları kesişir ve bu buluşma her birini derinden etkiler. Okurları farklı kültürleri keşfetmeyi seven kütüphanelere çok tavsiye edilir.



Akıllı uslu şeyler yaptığım söylenemez
deli cesareti bendeki


Kendinizi bir roman kahramanı olarak tarif etseniz nasıl tarif edersiniz?

Heyecanlı bir insanım. Heyecanlarım beni yönetiyor. Akıllı uslu şeyler yaptığım söylenemez. Kendimi her yere atarım. Politik maceram da biraz öyledir. Bunların hepsi risktir. Her biri bir insanı yok edecek şeylerdir. Çok yetenekli arkadaşlarım var, göze alamadıkları için harekete geçmezler. Bende de tam tersine deli cesareti var. Şimdi bakalım ne gelecek içimden... Sanatta yaptığım her şeye ben talip oldum, yaptım ama politika çok baskılar sonucu ortaya çıkmış bir şeydi. Hatta o zamana kadar herkes seviyordu beni, sonra herkes nefret etmeye başladı, neyse sıyırdık o işlerden.

Haberin Devamı