Odatv davasıyla ilgili mahkeme kararlarında gerçekten de büyük tutarsızlıklar olduğu artık iyice anlaşıldı.. Sanıkların hepsi aynı nedenlerle tutuklanmışken (ve hepsi mahkum gibi uzun tutukluluklar çektiler) büyük kısmının tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıp üç kişinin bırakılmaması çelişkiydi örneğin.. Soner Yalçın da bırakıldı, şimdi “geriye kalan iki kişi için hangi ‘farklı ve kuvvetli’ suç delilleri var ki onlar hala içerde” sorusu ortaya çıkıyor..Tamam, “tutukluluklarının devamına..” dendi yine, ama sebebi nedir? Salon küçüktü ama sonuç halk tarafından bilinmeliydi, tabii bu duruşmalar “ne konuşulursa konuşulsun, sonuç değişmez” şeklinde yapılmıyorsa.. Görülen çelişkilere hukuki açıdan önem veriliyorsa.. Diğerleri, mesela Hanefi Avcı neden hala tutuklu yargılanıyor?REKTÖR HİLMİOĞLU..Üç yıldır özgürlüğü elinden alınan İnönü Üniversitesi eski Rektörü Fatih Hilmioğlu ağır hasta olmasına rağmen neden hala israrla tutuklu? Ülkenin değerli bir rektörünün bunu hak etmek için “hangi sağlam delilin gösterdiği, hangi suçu işlemiş” olduğunu halk merak etmez mi, bilmesi gerekmez mi? Bu davalar başlatılırken bütün “gizli” bilgiler ortalara saçıldı da şimdi neden her şey “sır” halinde?Gazeteciler; Mustafa Balbay (aynı zamanda milletvekili) ve Tuncay Özkan daha kaç ay, kaç yıl bir küçük ve soğuk hücrede paketlenmiş gibi sıkışıp tıkışarak bekletilecekler özgürlüklerine kavuşmak için? Şimdi Soner Yalçın ve diğerleri serbest bırakıldı ama demir parmaklıklar arkasında, daracık hücrelerde geçen yıllar büyük kayıpları olarak kaldı, bunca yıldır hala tutukluluğunda israr edilenlerin aynı kaybı “ceza gibi” yaşaması-yaşatılması şart mıdır? Sonra “hadi artık tutuksuz yargılanacaksın” dendiğinde hukuka ve o insanlara ayıp olmuyor mu?Özellikle de Deniz Feneri gibi uluslar arası ciddi bir davada sanıklar yıllarca “tutuksuz” yargılanmışken (hepsi de serbest bırakıldı üstelik) bu soru sorulmaz mı?YILBAŞI GECESİYılbaşı gecesi Balyoz iddiası döneminin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman yeni yıla aileleri, torunlarıyla filan girecekler.. Belki çıtır çıtır yanan bir şömine başında hindilerini yiyerek.. Ama eski silah arkadaşları, emirlerindeki askerlerin çoğu “cezaevinde taş duvarlar arasında, ailelerinden sevdiklerinden uzakta”.. Acaba onlara yapılan haksızlıklar, mesela “yurt dışında olduğu belgelerle ortadayken hapsedilmiş olanlar”, mahkemede ifade vermeyen, bu konularda görüş bildirmeyen Özkök ile Yalman’ın vicdanını sızlatacak mı hiç?Özkök ve Yalman’ın yanında “hukuki olmayan dijital verileri” başka hiçbir maddi delil olmadığı halde sanıkları cezalandırmak için yeterli gören, bilirkişi raporlarına itibar etmeden ve iddialardaki “tarih, sokak ismi” gibi gerçeğe aykırı delilleri göz ardı ederek yüzlerce kişiye ağır mahkumiyetler veren mahkeme üyeleri o gece hiç rahatsızlık duyacak mı?Aynı davada asıl önemli olan “Darbe Günlükleri” isimli soruşturmanın hala neden bitirilmediğini halk merak etmeyecek mi?Yıllarca Türk Silahlı Kuvvetler’i yönetmiş olan İlker Başbuğ, ailesinden uzakta cezaevinde yeni yılı karşılarken “kendisini terörist yerine koymaya kalkanlar” için neler düşünecek, neler dileyecek? Bunların hepsi cevabı bilinmeyen ve belki de hiç öğrenilemeyecek sorular.. Ama “vicdan” azıcık bile varsa yeni yılda uslu durmayacaktır bence!*****‘O da masumdur’..Dün Balyoz davası tutuklusu Deniz Kuvvetleri’nden Hakim Albay Onur Uluocak’ın yazdığı mektuptan bazı bölümleri sizinle paylaşmıştım. Beraber sevk edildiği diğer subaylar tutuklandığı halde sorgu hakimine “Cumhurbaşkanı tarafından AYİM üyeliğine seçildiğini” söyleyince serbest bırakılan ve aslında “darbeye teşebbüs”le suçlanan Deniz Kurmay Albay Bora Oğurlu’dan söz etmekteydi..Mektubun devamında “Bu öyküyü anlatmaktan maksadım Albay Oğurlu’nun kayrıldığını veya Cumhurbaşkanı’nın kendisini bir yüksek mahkeme üyesi seçmekle onurlandıran iradesinden sonra, adli organlar tarafından ‘hakkında dava açmaya cesaret edilemediğini’ söylemek değildir. Albay Oğurlu da bizler kadar masumdur” diyor.HUKUKA AYKIRI ‘ÖZEL YETKİLİ’LER..Ve önemli bir noktayı vurguluyor; “Balyoz’da yargılanan Kuvvet Komutanları kendileri için görevli mahkemenin ‘Yüce Divan’, askeri hakimler ise ‘Yargıtay’ olduğunu belirterek görevsizlik itirazında bulunmuşlardı. Ancak mahkeme (...) gerekçesiyle bunu reddetmişti. Eğer şüpheli Oğurlu hakkında dava açılsaydı, mahkeme biz askeri hakimler ve Kuvvet Komutanları için kasıtlı bir şekilde yaptığı bu yorumu tekrarlasa bile dosyayı elinden kaçıracak, böylece dosya ‘özel yetkili mahkemelerin elinden’ çıkacak, diğer yargı organları da olup biteni tüm ayrıntıları ile öğrenecekti”..Hakim Albay Uluocak, Albay Oğurlu’nun Yüce Divan veya Yargıtay’da yapılacak adil bir yargılamada tutuksuz yargılanıp beraat edeceğini, böylece ortaya iki farklı karar çıkacağını ve oynanan oyunun görüleceğini, bu durumun önlenmesi için bu şüpheli hakkında daha baştan önlem alınarak dava açılmadığını anlatıyor ki insan bunları okudukça özel yetkili mahkemelerin “hukuka aykırı” denerek neden kapatıldığını daha iyi anlıyor.UÇAN KUŞ BİLE..Ama işin acı tarafı bu “hukuka aykırı” mahkemeler hala insanların kaderiyle oynamaya devam ediyorlar. Bu davalar bitene kadar onlara bakmalarına “hukuka aykırı” olarak izin veriliyor. Bu bir yana yüzlerce kişi “2003 senesinde seminere katıldınız, o seminer darbe hazırlığı provasıydı” denerek yıllarca hapse mahkum edilirken o ordunun başında olan, TSK’da uçan kuşun bile sorumluluğunu taşıyan iki komutan “herşeye Fransız” halde geziyorlar.Darbe yapanlar, muhtıra verenler de öyle.. Şimdi bu tabloya, özel yetkililerin yaptıklarına bakıp da “Darbe yapmayı düşünmüşler, o zaman 20 yıl hapis yapsınlar” demek mümkün müdür? Adalet “keyfi olarak verilen kararlar, istenen her haksızlığın yapılması” anlamına geliyorsa, neden olmasın? İnanılır gibi değil Türkiye’de olanlar, daha çok kabus gibi yahu!
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ODTÜ’de polisin öğrencilere şiddet uygulaması konusuna maşallah yepyeni bir yorum getirmiş.. Artık kimden ve nasıl aldıysa bu bilgiyi, hiç duyulmamış iddialar ortaya atıyor ve o öğrencilerin “yasa dışı örgüt, terörist” filan olduğunu ve dahi “Marksist-Leninist terörist” olduklarını söylüyor.. “Öğrenci oldukları ileri sürülen kalabalıklar” diye başlayarak..O kalabalıkların “öğrenci” olduklarını ODTÜ yönetimi açıkladı, polisin gösterdiği şiddetin dengesiz, oransız güç gösterisi olduğunu söyledi. Arka arkaya atılan gaz bombalarından bir öğrencinin beyin kanaması geçirdiği medyada yer aldı. Eğer Devlet Bahçeli gündemi izlemiyor ve birilerinin kulağına fısıldadığı şeyleri tekrarlıyorsa oldukça ayıp bir durum doğrusu..BİR ‘TERÖRİST’ TUTTURMUŞLARAyrıca... Hepimiz o sıralardan geçtik, bunları yaşadık ve biliyoruz... ODTÜ’de de başka üniversitelerde de (diğer ülkelerde de) her dönemde hükümet üyelerine karşı gösteriler yapılmıştır, gelecekte de olacaktır, bunları polis şiddetiyle ve bu susturma politikalarıyla, aynen hapse tıkılan gazetecilere, hatta İlker Başbuğ’a yapıldığı gibi “terörizm”le maskeleyip başka yönlere çekerek toplumu da yanıltmak doğru değildir.Devlet Bahçeli’nin gündemle ilgili açıklamalarının hemen hepsi çok geç yapılır ama hem geç, hem yanlış olması bir genel başkan için gerçekten üzücü!*****Senatonuz var mı, senatonuz?Başkanlık sistemini kısa ve öz olarak anlatmak lazım, zira sonunda referandumda olduğu gibi “kimse bir şey anlamadan”, “yetmez ama evet” sesleri arasında, şimdiden geri dönen ve yıllar öncesine dayanan “mağduriyet açıklamalarıyla sempati yaratarak” o da olup bitecek.. Yani nasılsa olup bitecek belki ama hiç değilse konuşalım, inceleyelim.. Şimdi, biliyoruz ki bu sistem bir tek ABD’de başarılı olmuş, diğer ülkelerde baskı rejimleriyle son bulmuş ve bunun da önemli nedenleri var.. ABD’nin başka ülkelerde olmayan çok farklı yapısı gibi. Mesela..- ABD’de Başkan’ın ikna etmek zorunda olduğu bir meclis ve bir senato var (başkan suç işlerse senatonun 2/3 oyu ile mahkum edilebiliyor) bizde senato var mı, yok.. Bizde kimseyi ikna etmek zorunda mı; hayır..-ABD’de “çok güçlü ve tam bağımsız bir yargı” var, bizde durum bu mu? Hayır.. “Siyasallaşmış bir yargı” söz konusu (Bkz; referandum sonrasında HSYK ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi, bakınız HSYK’nın başında Adalet Bakanı’nın bulunması, bakınız MİT, Deniz Feneri gibi davalarda hakim, savcı değişiklikleri, bakınız “özel yetkili mahkemeler hukuk dışı” denerek kaldırılmalarına rağmen yüzlerce insanı 20 yıl hapse mahkum edecek yetki verilmesi).. ABD’de “disiplinsiz parti yapısı” var, milletvekilleri özgür iradeleriyle karar verebiliyor, parti genel başkanları tarafından da seçilmiyor. Türkiye’de bu var mı, yok..-ABD’de her biri ayrı bir devlet gibi eyaletler, o eyaletlerin başında her biri “ayrı bir başkan” gibi valiler, kısacası “başkanın diktatöre dönüşmesini önleyen, gücü paylaştığı” bir federatif devlet yapısı var. Türkiye’de var mı; yok!O zaman, bol bol konuşalım ve sonunda da güle güle (!) kullanalım başkanlık sistemini.. Kendi düşen ağlamaz, değil mi?*****Soğuk yılbaşı!Yeni bir yıla herkes neşe içinde girerken “siyasi nedenlerle ve hukuka-adalete güvensizlik yaratan bir tabloyla” cezaevinde tutulan (sadece “hukuka aykırı olduğu için kaldırılan” özel yetkili mahkemelerin yalnız bu davalara bakmasına izin verilmesi bile yeterli güvensizliği yaratıyor), soğuk taş duvarlar içinde yılbaşı geçirecek insanları unutmak istemiyorum.Askeri Hakim Albay Onur Uluocak 19 aydan beri tutuklu bulunduğu Hadımköy Askeri Cezaevi’nden bir mektup göndermiş. Ağustos 2011 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) üyesi seçilen Deniz Kurmay Albay Osman Gündüz Bora Oğurlu’nun da “bir Balyoz şüphelisi” olduğunu, 22 Ağustos 2011 tarihinde “hakkında kuvvetli suç şüphesi” bulunması nedeniyle tutuklama istemiyle İstanbul Özel Yetkili 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edildiğini..Üzerine atılı üç eylem olduğunu ve imzasız ve sanal bir yazıda “özel kurye” olarak göründüğü için “darbeye teşebbüs” iddiası ile suçlandığını..Beraber sevk edildiği diğer subaylar tutuklandığı halde, sorgu hakimine “Cumhurbaşkanı tarafından AYİM üyeliğine seçildiğini” söyleyince serbest bırakıldığını.. Başlangıçta hakkında kuvvetli suç şüphesi ile tutuklanmasını isteyen Özel Yetkili Savcılığın 11 Kasım 2011 tarihinde bu kez “isnat edilen suça ilişkin maddi deliller bulunmadığından bahisle delil yetersizliği” gerekçesiyle hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verdiğini..Oysa şüpheli Bora Uğurlu’nun üzerine atılı eylemler açısından “hakkında dava açılan diğer 142 sanıktan hiçbir farkı olmadığını”, hatta yine “sözde darbe senaryosu”na göre durumunun birçok sanıktan daha ağır olduğunu anlatıyor. (Devam edecek..)*****Mutlu bir yıl ümidiyle..Ümit denen şey asla kaybolmamalı, her şey kaybolabilir ama ümit “o her şeyin geri kazanılabilmesi” için en gerekli duygudur.. Tabii başta “sağlık” olmak üzere.. Sevgili okurlarım, mutlu, mutsuz, kolay, zor günleri bir arada yaşadığımız bir yılı daha geride bırakırken 2013’ün hepinize yepyeni umutlar, beklemediğiniz sürpriz mutluluklar, sağlık, başarı ve tüm güzellikleri, kısacası “kendim için de umduğum her şeyi” getirmesini diliyorum. İnşallah daha uzun yılları birlikte ve huzurla paylaşırız. Yeni yılınız kutlu olsun!
Başkanlık sistemi konusunda olup biten ile “referandum” için yapılmış olanlar arasında büyük benzerlik olduğu artık görülüyor.. Her demokratik ülkede yapılan ve yapılması gereken şekilde yeni anayasayı enine boyuna tartışmak üzere çalışmak için kurulan Meclis Uzlaşma Komisyonu’nda “Türkiye’ye uymayacağı bilinen” başkanlık sisteminde uzlaşma ortaya çıkmayınca Başbakan Erdoğan “Uzlaşma Komisyonu karar mercii değildir, uzlaşma olmazsa biz kendi anayasa taslağımızı getiririz, gerekirse referanduma gideriz” deyiverdi..Neredeyse bir ömür boyu girmek için uğraştığımız AB’ye bile sırtımızı dönebileceğimizi gösteren tehditler savurduğumuza göre bunun da yapılacağına, 73 milyon insanın hayatını ilgilendiren anayasa için de “kestirme yol” bulunacağına, “başkanlık sistemi”nin mevcut şartlarda ülkeye ne zararlar vereceğini “yeterli hukuk ve karşılaştırma” bilgisi olmadığı için anlamayacak milyonlarca insana oy kullandırılacağına şüphe yok artık..YARGI’DA YAPILAN GİBİ..Referandum öncesinde insanlara “darbe ve muhtıralarla hesaplaşılacağı” söylendi, hatta “yeni anayasada da ortaya çıkacak olan” aynı hukukçular yardımıyla neredeyse beyin yıkama yapar gibi tekrarlandı.. Referandumdan hemen sonra ortadan kaybolan AYM Raportörü Osman Can bile siyasi aktör kesildi.. Sonra ne oldu?Bir sürü konuşma, haber, “hesaplaşılıyor” havasında iddialar üzerine “darbe planlıyordunuz” diye yüzlerce asker cezaevine tıkılırken söz edilen dönemin (2003) Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı bir kenarda tutuldu.. Gençlerin idam edildiği, on binlerce kişinin işkence gördüğü, hükümetin düşürüldüğü 12 Eylül darbesini yapan ve “yine yapardım” diyen Evren’e, gerçek bir muhtıranın; 27 Nisan muhtırasının sahibi Büyükanıt’a dokunulmadı..Ama o referandumun asıl nedeni olan “yargının ve yüksek yargının” tümüyle siyasallaşmasını, iktidar yönetimine girmesini sağlayan değişikliklerin tamamı “HSYK’dan Anayasa Mahkemesi’ne kadar” yapıldı.. Şimdi de toplumu inandırmak, “başkanlık sistemi”ni gerçekleştirmek için kimbilir nasıl bir “REFERANDUM PAKETİ” hazırlanacaktır kimbilir..KUVVETLER BİRLİĞİ İSTENİYOR!Referandumda yapılan da yetmemiş olacak ki hala “kuvvetler ayrılığı”ndan şikayet ediliyor, “yargının müdahalesinden rahatsızlık duyulduğu” söyleniyor.. Hiçbir hukuki denetimin olmadığı bir hükümetin ülke yönetimi nasıl olur o da denenecek demek ki.. Biz yine de bazı bilgiler vermeye devam edelim..Pazartesi günü Başbakan Erdoğan’ın “Kuvvetler ayrılığı”nın zararlarından, “üçüncü kuvvet olan yargı”nın yasama ve yürütmeye müdahale ettiği zamanlar olduğundan söz ettiği konuşması ile ilgili görüşlerimi yazmıştım, devam ediyorum.. Bana göre bu konuşmaların hepsi de getirilmek istenen ve aslında getirilmesine çoktan karar verilmiş olan “başkanlık sistemi” ile beraber “kuvvetler ayrılığı” yerine de “kuvvetler birliği”ni getirme isteğiyle yapılıyor ama bunu zaman gösterecek. Zira Türkiye için başkanlık sistemi ne kadar yanlışsa, bir hukuk devleti için de “kuvvetler birliği” yani “yargının yasama ve yürütmeyi denetlemediği, üçünün tek elde toplandığı” sistem o kadar yanlıştır.Aslına bakarsanız, kuvvetler birliği tüm demokratik-hukuk devletleri için yanlıştır, kuvvetler ayrılığı (Cumhurbaşkanı Gül’ün de söylediği gibi) demokrasinin “olmazsa olmaz”ıdır. Erdoğan’ın verdiği “Atatürk de kuvvetler birliğini tercih etmişti” örneği ise “Kurtuluş Savaşı’ndan sonra demokratik sistem oturana kadar parlamentonun zaman kaybetmemesi için geçici olarak başvurulması” nedeniyle yanlış bir örnektir. (Bu örnekleri danışmanlar mı buluyor, anlamıyorum, gerçekten!)‘HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ’ NEDİR Kİ?“Hukukun üstünlüğü”, hukuka “yasama ve yürütme” yani parlamento ve hükümet üyeleri dahil herkesin uyması gerektiğini, herkesin yargı tarafından denetleneceğini anlatır. Geçen yazım ‘Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş nedeni tam da budur; yasama ve yürütmeyi denetlemek’ diye bitiyordu ki bu bir anlamda Başbakan Erdoğan’ın şikayet ettiği “yargının müdahalesi” anlamına geliyor.Bu nedenle Anayasa hukukçuları “Hitler’in arkasında onu denetleyebilecek bir anayasa mahkemesi olsaydı, yarattığı felaket önlenebilirdi” derler. Zaten anayasa mahkemelerinin kurulması da Hitler’in “arkasında parlamento olmasına rağmen” yaptıkları görülünce düşünülmüştür bildiğimiz kadarıyla.Ama tabii bunların hepsi “ideal şartların korunduğu” memleketler için geçerli.. Zaten HSYK’dan Anayasa Mahkemesi’ne ve diğer yüksek mahkemelere kadar hepsinin siyasallaştığı, üyelerinin iktidar tarafından seçilip kontrol edilir hale geldiği ülkeler için bu açıklamalar bile gereksiz, ben ne anlatıyorum ki?BDP MİLLETVEKİLİ NASIL SEÇİLDİ?Cezaevindeki milletvekilleri konusunda Başbakan Erdoğan’ın “yargı kararına saygılı olmalıyız, onlar içerdeyken seçildiler, bugün yol açılırsa yarın başkaları da aday olur” sözleri üzerine ise bazı yorumcu okurlar şunu sormuşlar; “Sabahat Tuncel seçildiğinde hapiste değil miydi?”Elbette Tuncel örneği yargının duruma göre, şartlara göre, keyfi karar verdiğini gösteriyor ama en önemlisi; nedir yani arkadan Öcalan da aynı yolu dener diye o milletvekilleri hapisten çıkamayacak mı?Ortada “gözle görülür bir eylem olmadığı halde”, işlenmiş bir suç ve o suçun somut mağdurları olmadığı halde, “şunu söyledin, bunu yazdın, o seminere katıldın” diye ve “imzasız mektuplar, iddialarla” tutuklanmış insanlar 30 bin kişinin ölümünden sorumlu bir terör örgütü lideriyle aynı kefeye mi konacaklar?Hukuk, adalet bu değil herhalde!
Başbakan Erdoğan, Mehmet Akif’in 76’ncı ölüm yıldönümü nedeniyle AKP Genel Merkezi’nde yapılan toplantıda gençlere seslenirken Akif’in şiirlerinden bölümler okumuş. Şiirlerin tümünü tekrar hatırlamak üzere okurken bugüne de çok uyduğunu farkettim. Türkiye’de mi siyasi durumlar-tablolar-iktidarların tavırları hiç değişmiyor , şiirler mi “her zamana uyar” özellik taşımaktadır bilmem ama öyle..Birlikte bakalım.. Mesela “Zulmü alkışlamam, zalimi asla sevemem” şiirinin bazı dizeleri şöyle:“Gelenin keyfi için geçmişe sövemem ..Hak namına haksızlığa ölsem tapamam..Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim..Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım..Zalimin hasmıyım ama severim mazlumu ..”GEÇMİŞ, HAK, ZALİM, MAZLUM..-Bugün de geçmişe sık sık sövülüyor.. Bazılarında haklı nedenler var ama öyle bir hale geldi ki geçmişteki büyük hataları yapanlar cezalandırılmaz, tam aksine korunurken tarihteki bazı diğer olaylar (özellikle de eğer rakiplerin başına sarılması isteniyorsa) dilden düşürülmüyor.-Bugün de birçok haksızlık yapılır, insanların işi elinden alınır veya eften püften iddialarla senelerce hapiste tutularak büyük haksızlıklar yaratılırken bunlar sanki “hak, adalet” adına yapılıyormuş havası veriliyor..-Bugün de “kanayan çok yara” var ama sanki hiçbir sorun yokmuş gibi davranılıyor.. Örneğin töre diye öldürülen çocuk yaşta kızlara, kadın cinayetlerine, çocuk ve kadın tecavüzleri ne “gereken önem ve suçlulara gereken cezalar” verilmediği için artıyor, çaresiz kadın ve çocukların geleceği sönüyor.. Terör ve şehitlerimiz için aynı şey geçerli..-Bugün de zalimler ve mazlumlar var ama “zulmedenler” her devirde olduğu gibi bugün de yaptıklarının zulüm olmasından hiç rahatsız görünmüyorlar..HİS YOK, HAREKET YOK..Başbakan’ın Mehmet Akif’ten okuduğu diğer şiir; “Atiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak” da aynı şekilde.. Bugün için geçerli.. Ne diyor Akif orada?“His yok, hareket yok, acı yok.. Leş mi kesildinHayret veriyorsun bana.. Sen böyle değildinKendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz (...)Atiyi karanlık görüvermekle apıştın.. Esbabı elinden atarak ye’se yapıştınKarşında ziya yoksa sağından, ya solundan.. Tek bir ışık olsun buluver, kalma yolundanAlemde ziya kalmasa, halk etmelisin halk,Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!”‘OKU’MAK YETMEZ, ANLAMAK GEREK!İşte böyle arkadaşlar, zaman geçmiş ama şiirler hiç eskimemiş.. Bir de Başbakan Erdoğan’ın gençlere “Mehmet Akif kadar şair olmak yetmez, Mehmet Akif kadar dindar olmak gerekir” sözü var. “Sizler ‘Oku. Seni yaradan Rabbinin adıyla oku’ emrine muhatap bir gençlik olarak okuyacak, geleceğe böyle yürüyeceksiniz” demiş.. Çok doğru, bu ülkenin “inanan her genci, her insanı” için geçerli sözler bunlar..Ama “okumak” da yetmiyor, “anlayarak okumak” çok önemli. Zira istediğin kadar oku ve dindar ol, mesela sonunda dönüp kendi hesapların uğruna “başka insanların inancını değerlendirmeye, onların ‘okumadığını, inanmadığını iddia etmeye” kalkarsan bütün o okumaların, ibadetlerin anlamı kalmıyor. “En büyük günahı, Allah’a eş koşmayı” gerçekleştirmiş oluyorsun.Dinin, inancın “Allah’la kul arasında” kalması gerektiğinin anlamı da bu değil midir zaten?*****Mağdur Hatice ‘suçlu’dur bu ülkede!Yine 15 yaşında bir kız çocuk Diyarbakır’da töre yüzünden vahşice öldürüldü.. Dün Hürriyet’te gördüm haberi, cesedi Batman Çayı’nda bulunduktan tam 11 gün sonra bir yakını tarafından alınıp bir camiye bırakılmış. 15 yaşındaki Hatice’cik kimbilir ne korkular, ne acılar yaşayarak “iki kuzeninin tecavüzü”ne uğradığı gibi, bir de “onlar yerine kendisi” cezalandırılmış..Mezara bile “kefeni olmadan”, 20 kadın tarafından bir torba içinde konmuş.. Şimdi mahkeme baksın bu cinayete, o tecavüzcü kuzenlerin “iyi hal”ini, tüm ceza indirimlerini değerlendirir, “kızın rızası”nı sorar ve sonunda mağdur Hatice bir de “suçlu” çıkar.Böyle adaletsizliklerin yaşandığı yerde de ne töre felaketi biter, ne çocuk gelinler, ne çocuk “tecavüz mağdurları”.. Adaletsizliğin “ahlaksızlık” doğurduğunu ne zaman görecek Hükümet ve bu çağdışı rezaletlere eğilecek merak ediyorum. 2013’te olur mu, yoksa daha çok “yeni yıllar” mı bekleyeceğiz?
Ancak bir süre çalışmaları baskıyla, anti demokratik yöntemlerle engellenmiş olur, kendisinin ve ailesinin hayatından haksızca yıllar çalınır, eşi ve çocukları maddi sıkıntıya düşürülerek onlar da cezalandırılmış olur, o kadar.. Ki bu cezanın benzerini (cezaevi eksiği ile) Türkiye’de işi elinden alınan televizyon habercileri-programcıları, patronlara yapılan baskılarla (korkularla) görevlerine son verilen çok sayıda gazeteci yaşamaktadır.Ahmet Şık, Nedim Şener, Soner Yalçın’ın da sanıklar arasında (3’ü tutuklu, diğerleri tutuksuz) olduğu Odatv davasının 15. duruşması dün yapıldı. Ben yazımı yazdığım sırada henüz duruşma devam etmekteydi ve ben de sonucun yine “tutukluluklarının devamına” diye başlayacağından korkmaktaydım. Böyle hissettiğim için de aslında yine de bir ümitle duruşmaya katılan tutuklu sanıklar için üzüntü duyuyorum, yaşadıkları hayal kırıklıkları, hissettikleri adaletsizlik duygusu onları kim bilir nasıl yakıyordur.NEDEN KÜÇÜK SALON?Düşünün, aynı davada, aynı şekilde bilgisayarlara gönderilen virüsler nedeniyle yargılanıyorlar, sanıkların çoğu tutuksuz ama 3 kişi için her neden ve nasıl oluyorsa “tutuklularının devamı” sağlanıyor.Soner Yalçın savunmasında “İş gerçeğe dayanıyorsa, buradaki her gazeteci kimseye acımaz yazar. Yazdık. Ve hapsedildik. Fakat hapse atılacağız, Silivri’de ‘esir’ tutulacağız diye düşünmeyecek değiliz. Bugün daha da kararlıyız” demiş. Hayatını kaybetme tehlikesinin bile “gerçeği aramaktan ve topluma açıklamaktan” vazgeçiremediği Uğur Mumcu gibi kahramanların çıktığı Türk basınında bugün Silivri esareti karşısında dimdik duran bu isimler de basın tarihine taşıdıkları onurla geçecekler şüphesiz..Başta Emine Ülker Tarhan olmak üzere CHP milletvekilleri duruşma öncesinde Mahkeme Başkanı’na “Duruşmanın büyük salon yerine neden küçük salonda yapıldığını” sormuş ve “büyük salonda kamera sisteminin yenilendiği” cevabı üzerine aralarında gerginlik yaşanmış. Bu cevap gerçekten de duyan herkes için “tatmin edici olmaktan çok uzak”tır. Bir kamera sistemi yenilemesi birkaç gün içinde tamamlanacak bir iştir ve böylesine önemli bir davanın “yeterli izleyiciyi alamayacak” kadar küçük bir salonda yapılmasına mazeret olamaz.Ankara Barosu Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun bu konuda gönderdiği açıklama da aynı noktayı vurguluyor. Duruşmanın ilk kısmını izleyerek Ankara’ya dönmek üzere yola çıkan Feyzioğlu değerlendirmesinde özetle diyor ki;“Odatv’de gazetecilik yargılanıyor, gerçek tutuklular ise biz yurttaşlar. Çünkü gazeteciler görevlerini yaptıkları, yaşanan hukuksuzlukları, iktidar kavgalarını, Türkiye’nin sürüklendiği dış politika hatalarını bizlere açıkladıkları için zindana atıldılar. Millet bunu görmeye ve benim adıma yargılama yaptığını söylüyorsun ama adil değilsin, seni reddediyorum’ demeye başladı. İşte bu yüzden yargılamayı halktan gizliyor, küçücük salonlarda yapıyorlar. Haksız mıyım?”Bu kadar deneyimli bir hukukçunun gözüyle olayın yorumu böyle.. Eğer halkın adaletten iyice şüphe etmesini istemiyorlarsa bu siyasi davalarda izlemek isteyen vatandaşları, avukatları alacak büyüklükte salon seçmeleri tercih olamaz, zorunluluktur. Kaldı ki bu duruşmada önce sanık avukatlarının bir kısmı bile içeri alınmamış ve Ahmet Şık “Avukat olmadan yargılama yapıyorsunuz, bunun tutanaklara geçmesini istiyorum” itirazı yapmış.Yalçın Küçük’le ilgili olarak iddianamede “PKK’yı, CHP’yi, ve Odatv’yi idare ettiği”nin yazılması ise güldürüyor biraz.. Ne becerikli (!) ve çok yönlü (!) bir adammış, iyi ki aralarında “TSK, sivil toplum kuruluşları ve medya” yok, onlar da eklenebilirdi, her şey olabilir zira... Bu şekilde “PKK, CHP ve ODAtv” de yan yana getirildiğine göre iddiayı kim ortaya atmışsa o da pek başarılı sayılır, değil mi?Tamam, herkese herşey yapıştırılabilir ama bu kadarı fazla.. “Ya gidin işinize” duygusu geliyor insana.. Sen saf, ben saf, o saf.. Herkes mi saftır yani?SONER YALÇIN’A TAHLİYE!Nihayet bu duruşmada Soner Yalçın’a tahliye kararı çıktı, kendisine en içten ‘geçmiş olsun’ dileklerimi ve bugüne kadarki duruşundan dolayı tebriklerimi gönderiyorum. Aynı davadan Odatv’nin Genel Yayın Yönetmeni bile uzun süre önce tahliye edilmesine rağmen bunca aydır fazladan çektirilen cezanın haksızlığını, hayatından çalınan ayları-yılları bırakın “her dakikanın hesabını” kim verecek bilmiyoruz ama zaman buna şahitlik edecektir.Adalet er ya da geç mutlaka yerini buluyor çünkü!ODTÜ tepkisi devam ediyor!Kendi üniversitem olduğu için söylemiyorum, ODTÜ baskıyla, şiddetle susturulamaz. Öğrencisinin de, öğretim üyesinin de “özgür, bağımsız, baskıdan yılmaz” bir yapısı vardır. Her zaman böyleydi ve hiç değişmeyecek.İLK KEZ ORTAK PROTESTODün ODTÜ Rektörü Ahmet Acar Başbakan Erdoğan’la görüşürken ODTÜ içinde öğrenciler yine yürüyüş yapmaktalardı. İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri de “Rektörler AKP’nin, biz ODTÜ’nün yanındayız” pankartlarıyla kendi üniversitelerinin “ODTÜ’ye karşı üniversitelerin yayınladığı” ortak açıklamaya katılmasını protesto ediyorlardı.Daha önce üniversitelerin birbirlerine karşı protesto açıklaması yayınladıkları hiç görülmemişti ama daha önce üniversiteler “ülkenin siyasi sorunları” konusunda da yorumlar, açıklamalar yapacak kadar özgürlerdi, yıllardır hiç duyuluyor mu? Rektörlerin çoğunun “Cumhurbaşkanı’nın kendi tercihine göre, seçilme sıralarına hiç bakmadan atanması” ile yayınlanan ortak bildirinin ilgisi yok mu acaba? Mesela “onların öncülüğünde” başlatılıp, diğer üniversite rektörlerinin kaygıları-korkuları nedeniyle genişlemiş olamaz mı bu bildirinin çapı?POLİS NE YAPMIŞ?Her neyse, ben ODTÜ’lü olmanın çok ötesinde üniversitelerde ‘öğrenci protestolarına karşı (hele de öğrenciler en ufak bir şiddet göstermemişken) polis şiddeti kullanılamayacağına’ kesinlikle inanıyorum. İnanıyorum çünkü kendi dönemimde de, önce de, sonra da bu protestolar her dönemin iktidarlarına karşı yapılmıştır ve olabilir, birçok ülkede de oluyor..Oysa bakın 18 Aralık’ta ODTÜ’deki gösteriye katılan bir öğrenci (yazdıkları bana da gönderilmiş) polisin müdahalesini nasıl anlatıyor: “En temel haklarımızdan biri olan protesto hakkımızı kullanarak yürüyor ve bunun bir aracı olarak da sloganlar atarak yürüyorduk. Polisin kalkanlarına 100 metre bile yaklaşamamışken, ‘dağılın’ uyarıları bile yapılmadan atılan gaz bombalarının 5-6 el patlama sesiyle geriye doğru çekildik. Bu sırada polis durmaksızın gaz bombası atmaya devam ediyordu (bunlara ses bombalarının da eşlik ettiğini sonradan öğrenecektik)... Üzerinde ‘doğrudan atmayınız, yangın tehlikesi vardır’ yazılı olmasına rağmen üzerimize nişanlanarak atılan binlerce gaz bombası kapladı o gün kampüsümüzü. Polis, arkadaşlarımızı öldüresiye coplayıp tekmeledikten sonra ‘şimdi gözaltı yapmayalım, başımıza bela olurlar’ deyip bıraktılar.”ŞİDDETİ BAŞLATANLAR..Hani “öğrencilerin şiddete dönüşen protestosu” diyenler var ya, o ortak bildiriyi yayınlayan rektörler var ya, dikkatle okusunlar bunu.. Bakalım şiddeti kim başlatmış, kim sürdürmüş, beyin kanaması geçiren öğrenci bu olayı nasıl yaşamış. Hepimiz öğrenci olduk ama bunlar ilk kez görülüyor Türkiye’de!
Ben “dağa çıkarım” veya “dağa çıkarlar”demiyorum ama insanlar hukukun korunmaması, adaletsizlik nedeniyle intihar ediyorlar, cezaevlerinde kanser olup ölüyorlar ve adaletsizlik ahlaksızlık da, suç da yaratıyor bu ülkede, susulacak gibi değil..AL SANA ‘RIZA’..Düşünün bundan 10 yıl önce iki hukukçu Türk Ceza Kanunu’na “tecavüz mağduru çocuklar” için “rızası var mı ona bakılsın” şeklinde çağdışı bir madde koymak istediler. Yazılarımda ‘bunu ancak ruh hastası olanlar söyler’ dediğim için sonunda AİHM’ye kadar gitmek (ve davayı kazanmak) zorunda bırakıldım. O madde kanunlara konamadı ama hala, 10 yıl sonra bile hakimlerin bu ilkel, iğrenç sözü tekrarladığı, “tecavüze uğrayan çocuğun rızası”ndan söz edebildiği duyuluyor. Bir de çocuğun yaşı belli iken “kemik yaşı” diye bir saçmalık var, kemik yaşı daha büyük, daha küçük filan.. O mağdur çocuklar Adli Tıp’larda defalarca muayene, kemik yaşı kan tahlilleri vs ile yeni mağduriyetlerle karşı karşıya bırakılıyor.Son olarak “12 yaşındaki bir engelli çocuğa 71 yaşındaki üvey dedesinin tecavüz ettiği” haberi vardı, insanı çileden çıkaran.. “Rıza”ya sığınmış tecavüzcü yine..DAYAYIN CEZAYI BURNUNA!Hem de “engelli”, kendisine “normal tepkiyi bile veremeyecek” çocuğa, torununa ve annesi “çalışmak için onu kendilerine emanet etmişken” Allah’tan korkmadan 2 yıl boyunca saldırdığı yetmezmiş gibi “çocuğun isteğiyle” diyor.“O şöyle, böyle yapmamı istedi, ben de yaptım” diye anlatıyor.. Artık ağzıyla söylemiş, teröristlerin ayağına nasıl mahkeme kurulduysa oracıkta, değilse en kısa sürede hakimler “en az 15 yıl”dan başlayan hapis cezasını dayamalı değil mi? Hayır efendim, bizde değil işte..Önce aylar, yıllar geçecek, çocuk, anası daha da perişan olacak, bin kez ölecek.. Tecavüzcü o arada yeni yalanlar üretecek, sonra.. Belki suçlunun “iyi hal”ine de bakarak ve ceza indirimleri kullanılarak.. Ve belki cezaevine girse de kısa süre sonra bir afla çıkarılarak olay kapanır..ACILI ANNEYE CEZAVe öte yanda, dört yıl önce kombideki gaz sızıntısı nedeniyle “Bilkent Üniversitesi öğrencisi” oğlunu kaybeden ve acısı yüzünden okunan anne Okşan Atilla “evi kiralarken gereken özeni göstermediği için” 18 bin 200 Lira para cezasına çevrilen 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılıyor.Anne “kararın kendisine bir kez daha evlat acısı yaşattığını” söylemiş. Nasıl söylemesin, cezanın ne olduğu önemli değil (zaten o anneye hayat dışarıda da cezaevi kadar sıkıntı verir), önemli olan en büyük acıyı yaşamakta olan bir anneye “evladının ölümünden sen de sorumlusun” anlamı çıkacak ama gerçekte son derece anlamsız bir yaptırımın uygulanıyor olması.. Buradan çıkacak manevi yükün ağırlığı..Bu faciada 7 öğrenci hayatını kaybetmişti ve ilk günden “doğalgaz şirketinin ihmali” basında yer almıştı. Dava sürecinde tüm bilirkişi raporları bunu doğrulamış ama en sonunda bir bilirkişi raporu (ki anne buna “ısmarlama rapor” diyor) doğalgaz yetkililerini aklamış, dava bitmiş. Oh ne ala.. Sorumlu “bahçıvan”, pardon anne..BATIDA OLMUYOR, NEDENİ..Okşan Atilla “Daireyi kiralarken ev sahibinden kombinin bakımının yapılıp yapılmadığını sorduğunu, olumlu yanıt almasına rağmen tatmin olmayıp kombi bakım belgelerini istediğini, bunları da mahkemeye sunduğunu ama mahkemenin yeterli görmediğini” anlatmış. Daha ne anlatsın size, neyi ispatlasın? Kaç kişinin aklına gelir söylenmesine rağmen kanıtını istemek, bunu bile yapmış..Batı ülkelerinde görülmeyen “gaz sızıntısı ölümleri” Türkiye’de arka arkaya neden yaşanıyor, önce bu anlaşılsın.. Ben söyleyeyim, oralarda yıllarca yaşadım çünkü; evleri kiraya veren emlak büroları kiracı girmeden önce “yaşam tehlikesi yaratacak her noktayı” inceden inceye kontrol eder. Gaz kontrolleri “gaz şirketi tarafından” yapılır. Bırakın kombiyi, “yanıcı maddeden yapılmış mobilya” bile varsa ev kiralanamaz. Hayat kaybı olmasa bile (ki oralarda olmuyor) bir sızıntı ihtimalinin tazminatı, cezası hem emlak şirketi, hem gaz şirketi, hem ev sahibi için büyüktür.AB’YE GİRECEKSENİZ ÖNCE ÖĞRENİN!İşte efendim bu nedenle, Türkiye’de “7 gencin ölümü” ve diğerlerindeki benzer mahkeme sonuçları baştan yanlıştır. Okşan Atilla’nın zerre kadar sorumluluğu yoktur, en başta sorumlu olan bu yanlış kararı veren mahkemedir.Batı uygulamalarına ve bugüne kadar aynı nedenle olan binlerce ölüme bakarak bu dava yeniden başlatılmalıdır. Hukukçu değilim ama AB ülkelerindeki durumu iyi biliyorum. Haydi bakalım, AB’ye gireceksek önce onlar gibi “hayata ve gerçeklere saygı”yı öğrenelim!*****Silvan’da neler olmuş?Diyarbakır Silvan’da 13 şehit ve 7 yaralı askerin olduğu PKK çatışmasında komutanların “ihmal nedeniyle” yargılandığı davada “olaydan sağ kurtulmayı başaran” ve tanık olarak dinlenen askerlerin anlattıkları son derece dehşet verici..Günlerce arazide kalmışlar, yorgunlar, uykusuzlar, bitkinler . Suları, kumanyaları tükenmiş.. Kendilerine “dinlenebilecekleri” söylenmiş. Ve orada dinlenmiş, yeni timler de var.. Ama buna rağmen o yorgun askerler, hem de sadece “4 kişide çelik yelek varken” tekrar araziye çıkarılıyor. Deneyimli askerler “üs bölgesinin uygun bir yer olmadığını, saldırılardan korunamayacaklarını” söylemelerine rağmen dinlenmiyor. Saldırı başlayınca komutan askerlerden birinin çelik yeleğini isteyerek giyiyor ve bir taşın arkasına geçiyor, çatışmayı seyrediyor..HELİKOPTERİ BEKLETEN KİM?Saldırı başladıktan bire saat sonra helikopter geliyor ve pilot “çatışmadan haberimiz vardı ama uçmamız için emir gelmedi” diyor.Daha sonra Diyarbakır Bölge Komutanı Tuğgeneral Ünal Karaosmanoğlu askerleri toplayarak “Çok konuşulmasın, bu olay unutulsun” talimatı veriyor.. Ve tabiidir ki şimdi şehit babaları “komutanların cezalandırılmasını” istiyorlar. Tamam, bu akıl almaz ihmalleri, o konuşmaları yapan, çelik yeleği alıp bir kenara çekilen, yeterli çelik yelek yokken o yorgun, aç, susuz gençleri çatışmaya gönderen, helikopteri “kimbilir hangi keyfi nedenle” bekleten komutanların hepsi cezalandırılmalıdır.Ama en az bunun kadar önemli bir nokta daha var; Bütün bu ihmallerin aynı anda yaşanması nasıl oluyor, bunun halka da anlatılması.. Askerlerin elini tutan birileri veya “içlerinde ihanetçiler” filan mı var, nedir bu? Hiç durmadan “şehitlerine ağlayan”, teröre çözüm bulunmadığı için üzüntüsü bitmeyen toplum bunları bilme hakkına sahiptir!
Milliyet’te Melih Aşık yazdı; Kopenhag’da “Danimarka Kraliyet Kütüphane-si”nde geçen ay bir “Ermeni Soykırımı” sergisi olmuş. Türk Büyükelçiliği “tek taraflı ve tümüyle Türkiye aleyhine bir anlatım” olması nedeniyle haklı olarak tepki göstermiş. Bunun üzerine (asıl demokrasi, hak, tarafsızlık anlayışı bu işte) Türkiye’nin de alternatif sergi açmasını teklif etmiş.Ve bilin bakalım bu teklife “Ermenilerden önce” kim karşı çıkmış? Tabii ki “Türk ‘aydın’ları”.. Neden karşı çıkıyorlar; çünkü onlar “Ermenilerden daha çok” Türkiye’nin Ermenilere soykırım uyguladığına inanıyorlar. Aralarında Taner Akçam, Fatma Müge Göçek, Halil Berktay gibi ezelden beri “Türkiye’nin soykırım yaptığını” önce ABD’ye, sonra AB ülkelerine kabul ettirmeye çalışan ve Ermeniler tarafından ABD gazetelerinde, üniversitelerinde kendilerine imkanlar tanınan, dünya çapında konferanslar verdirilen (ve hatta bazılarına akademisyenlik kariyerlerinde her kolaylık sağlanan) isimler var ki bu şaşırtmıyor.. Onların nedeni malum.. Ama ya diğerleri?“TÜRKİYE’YE İZİN VERMEYİN!”Mesela ABD’de verdiği konferanslarda “Ben aslında Ermeni soykırımı hakkında fazla bilgiye sahip değilim” diyen ama aynı konuşmada gayet emin şekilde “Türkiye’nin mutlaka Ermenilere soykırım uygulamış olduğunu” söyleyebilen Murat Belge? Geçen yıllar içinde “fazla bilgiye sahip” mi oldu acaba, yoksa hala “bilmeden emin” durumda mı?BDP’li Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, BDP’li Sırrı Sakık, “Milliyetçilik mi insanları aptallaştırıyor, aptallar mı milliyetçi oluyor” demiş olan Ufuk Uras “Ermeni soykırım iddiası uzmanı” mı kesildiler? Danimarka Kütüphanesi’ne yönelik bildiri yayınlayan ve “Türkiye’ye alternatif sergi açması için izin verilmemesini” isteyen 37 “aydın” arasında ismi olan Ahmet Altan, Baskın Oran, Nilüfer Göle, İpek-Oral Çalışlar gibi “liberal demokrat” tanımına giren isimler acaba liberal ve de demokratlığın “kendi ülkesine, kendi tezini açıklama şansı verilmemesi, bu şansın sadece Ermenilere verilmesi” olduğunu mu düşünüyorlar?NE ‘İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ANLAYIŞI’ AMA..Yani gerçekten merak ediyorum, mesela “demokratım” diyen bir siyaset bilimci veya gazeteci “iki cephe”nin mevcut olduğu ve her iki tarafın da kendi tezini savunduğu bir durumda (özellikle bu konuda “Türkiye resmen ve defalarca ‘gelin masaya oturup arşiv belgelerini birlikte inceleyelim’ diye teklif yapmış ve tüm Ermeni tarihçiler kesinlikle reddetmiş”ken) tek bir tarafın dünyaya kendi tezini kabul ettirmeye çalışmasına ve diğer tarafın susturulmasına mı demokrasi, ifade özgürlüğü diyorlar? Bu mudur? Öyleyse sadece yurt dışında faaliyet göstermesinler, bunu da açıklasınlar, hepimiz öğrenelim yani..Bu imza atan 37 kişi; Ermeni tehcirinin “1. Dünya SavaşI sırasında Ermenilerin Türkiye’yi arkadan vurması, düşmanla; Rus ve Fransız ordularıyla birlik olması nedeniyle zorunlu olarak ve sadece bu eylemlerin yer aldığı bölgelerden yine Osmanlı toprakları içine gönderilerek yapıldığını (isteyen Ermenilerin İstanbul ve diğer illerdeki yakınlarının yanına gittiğini), diğer şehirlerdeki vatandaşların rahatça yaşamına devam ettiğini.. Ermenilerin emperyalist ülkelerin kışkırtmasıyla 1915’ten yıllar önce daha 1800’lü yıllarda olayları, isyanları cinayetlerle başlattığını.. Her iki taraftan hayatını kaybedenlerin sayısının arşivlere göre birbirine yakın olduğunu (sonradan sayı arttırılarak sonunda“1.5 milyon” sayısına ulaşsalar da)..Ermenistan’ın ilk Başbakanı Johannes Kaçaznuni’nin “Biz diğer ülkeler tarafından ‘size toprak vereceğiz’ yalanlarıyla aldatıldık, olayların sorumlusu biziz, Osmanlı bize çok hakkaniyetli davrandı” diyen bir bildiri yayınladığını (bu nedenle ve gerçekler öğrenilmesin diye Ermenistan’ın arşivlerini araştırmacılara açmadığını)..Türkiye’nin Ermeni soykırımı yaptığını iddia eden ve yıllar boyu referans gösterilen “Mavi Kitap” için yazarının sonunda “Bu kitap Ermeniler tarafından finanse edilerek yazdırıldı” dediğini..İNGİLİZ MAHKEMESİ’NİN KARARIİngilizler’in Malta’da soykırım iddiasıyla ilgili mahkeme kurarak olayların sorumlusu gördükleri 120 kişiyi yargıladığını ve hepsine beraat kararı çıktığını.. Aynı mahkemenin “ABD’nin elinde de ‘soykırım yapıldığına dair’ belge olmadığını” açıkladığını.. Bunları bilmiyorlar mı?Bir kısmı bilmiyor, bilmediğini de itiraf etmesine rağmen gidip dünyaya karşı “Türkiye kesin soykırım yapmıştır” diye çırpınıyor. Bir kısmı ise gayet iyi biliyor, yıllardır bu konu üzerinde çalışıp yazılar yazıyor ama bilmesine rağmen bunu yapıyor.YABANCI TARİHÇİLEROnlar böyle davranır ve son olarak da Danimarka Kütüphanesi’ne “Türkiye’ye alternatif sergi fırsatı vermeyin” derken, Andrew Mango, Bernard Lewis gibi İngiliz tarihçiler, Justin Mc Carthy, Guenter Lewy gibi ABD’li tarihçiler uzun yıllardır tüm engellemelere rağmen “Yaşanan olayların soykırım olmadığını, Türkiye’nin bu baskıyı kabul etmemesi gerektiğini” tekrarlayıp duruyorlar, konferanslar veriyorlar.Ne yaman bir çelişkidir değil mi?İnsanlar elbette “farklı görüşlere sahip” olabilirler ama bütün bu gerçekler ortada dururken “tek ses” istemeleri ve bunu sağlamak üzere imza toplamaları için (ki bazıları yıllar önce bir ABD TV kanalında konuşacak olan Türk tarihçileri engellemek üzere aynı gayreti gösterdiler) bir açıklama bulmak mümkün değil. Sadece “çok yazık” denebilir buna.. Nokta son!
AKP Grup Başkanvekili Hüseyin Çelik, CHP MYK Üyesi Şafak Pavey’e korkunç bir tweet gönderen AKP’li için “Hepimizin midesini bulandırdı” diye başlayan gayet yerinde bir açıklama yaptı.Olayı “densizce ve terbiyesizce” olarak nitelendirdikten sonra; “kişinin konumu ne olursa olsun bunun yapılamayacağını, bu cümleleri yazanın partiden ihraç edileceğini, onun AKP üyesi olmasından üzüntü duyduğunu” belirtti, “Umarım kendisi de özür diler ama partiden olduğu için ben onun adına Sayın Pavey’den özür diliyorum” dedi.BALIK BAŞTAN KOKARİşte siyaset böyle olmalı, TBMM’nin saygınlığına gölge düşürecek olaylar “parti ayırımı gözetilmeden” düzeltilmeli, özür gerekiyorsa dilemekten çekinilmemeli.. Ama Meclis içinde rakip partilerin genel başkanları, milletvekilleri bile birbirine ağzına geleni söyleyince, hatta günümüzde “en çok hakaret eden, en hızla yükseleceğini düşünür hale” gelince sonunda “balık baştan kokar” misali diğerleri iyice haddini bilmez hale geliyor.Hüseyin Çelik’in bu açıklaması nihayet biraz ümit veren bir hava yarattı, bununla birlikte aynı konuşmada daha önce Bülent Arınç tarafından yapılmış benzer bir “büyük yanlış” da düzeltilebilir, Çelik onun için de özür dileyebilirdi. Arınç’ın yine CHP’li bir kadın milletvekiline, Aylin Nazlıaka’ya yaptığı akıl almaz, kadın siyasetçilere “bir başbakan yardımcısı” tarafından bile “cinsiyet üzerinden vurulabileceğini” örnekleyen hakareti aslında kendisinin hemen özür dilemesini gerektirirdi.BAŞBAKAN KIZINCA..Her ne kadar özür “her hatayı kapatacak bir örtü” değilse de hem muhatap olan milletvekiline, hem de topluma karşı bunu görev olarak yapmak zorundaydı. Bununla birlikte, Nazlıaka “suç duyurusu” yapmasına rağmen hala Bülent Arınç’tan ses çıkmadı.Oysa Başbakan Erdoğan “Ben de olsam dağa çıkardım” sözlerine tepki gösterip, kızınca Arınç anında “Ben öyle değil, böyle demek istemiştim” açıklamasını, hem de içinde en az 20 kez “dağa çıkmadım, çıkmam” diyerek yaptı.. Üstelik öyle bir açıklama, öyle bir pişmanlık ifadesiydi ki hiç şüphe yok izleyenler “Keşke bundan sonra karar alıp bir daha söylenenler düzeltmeseler” diye düşünmüştür.Demek ki isteyince özür dileyebiliyor, o zaman Aylin Nazlıaka’dan dilememesinin sebebi nedir? Ayrıca bu kasıtlı ve büyük “cinsiyet ayırımcılığı” hatası, topluma da, diğer siyasetçilere de kötü örnek olacak bir tablo yarattığına göre neden düzeltmiyor?AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik gelecek kuşaklara kalacak “cinsiyet ayırımcılığı” kayıtlarına, kitaplarına girecek bu konuşmayı düzeltmeyi düşünmelidir. Mutlaka yapılması gereken budur!*****Derin devlet ne zaman sığlaşır?Yok yok anlaşıldı, bu “derin devlet” konusu bitmeyecek, sonsuza kadar gündemde kalacak.. Diğer ülkelerde de bildiğimiz kadarıyla “derin bir şeyler” oluyor. Örneğin ABD’nin FBI’ı, CIA’i “derin olmayan işler” peşinde koşan kuruluşlar değil, en azından Amerikan filmlerinde, belgesellerinde “öyle olmadıkları” açık ve net anlatılıyor. Ama siyasetçilerin devamlı derin devletten söz ettikleri duyulmuyor.Tabii oralarda “derin devlet”lerin, örneğin gizli dinlemelerin filan bizdeki gibi 21’inci yüzyılda bile “70 küsür milyon vatandaşı” kapsadığı, herkesin tek tek dinlendiği, en özel konuşmaların “sen telefonda ‘büyük hanım’ demişsin, bir örgüt patronundan mı söz ediyordun” benzeri suçlamalarla aleyhine kullanıldığı da pek görülmemiştir (bunu gerçekten duyduk, hatırlıyor musunuz?), ondan herhalde..DİNLEME SORUNUNeyse, gelelim konumuza.. Başbakan Erdoğan “Devletin bazı kurumlarında ‘derin devletten kalma’ kötü alışkanlıkların olduğunu, evinin altındaki ofisinde dinleme cihazı bulunduğunu, Deniz Baykal’la ilgili kaseti kimin yaptığının da bulunamadığını” söylemiş.Deniz Baykal’la ilgili kaset olayının derin devletle ilişkisi olması gerekmiyor aslında, Türkiye’deki delege sistemiyle genel başkanlar “gelince bir daha gitmemelerini sağlayan her tür önlemi alabilecek” imkana sahip olunca ve 15-20 yıl koltuğu bırakmayınca bu tür olaylar olabilir. Kaldı ki Baykal’ın da “özel yaşamı hakkında pek dikkatli davranmadığı” partisinden milletvekilleri tarafından da biliniyor ve konuşuluyordu. Başbakan’ın dinlenmesi ise tamamen başka bir konu..Telefon ve ortam dinlemelerini yapanlar; TİB, MİT, Emniyet, her kim ise bunların hepsi iktidarın kontrolünde.. TİB Başbakanlığa bağlı değil mi mesela? Eğer hala 10 yıldır iktidarda olan ve “tüm kurumlarında tek tek kontrolünde olduğu” bir başbakanın telefonu veya ofisi dinleniyorsa ve bu anlaşılamamışsa o zaman Emniyet’ten MİT’e, İçişleri Bakanlığı’ndan Ulaştırma Bakanlığı’na kadar çok kurum okka altına gidecek demektir. Yani neden söylendiği anlaşılamıyor bu dinleme meselesinin..KUVVETLER AYRILIĞINI SAVUNMAK MI?Sonra konu yine geliyor “kuvvetler ayrılığı ve başkanlık sistemi”ne.. Konuştuğu TV programında tekrar “Yargının yürütmeye, yasamaya müdahale ettiği zamanlar oldu. Yargı ‘hukuka uygun mudur’ ona bakar, kendini yasama organının yerine koyamaz.. Biz kuvvetler ayrılığını en güçlü savunan ülkeyiz” dedikten sonra “Cezaevindeki milletvekilleri için yargı kararına saygı duymalıyız, onlar bırakılırsa aynı yoldan başkaları da gider. Seçildiklerinde cezaevindeydiler” sözleriyle devam etmiş.Şimdi, “başbakanların her söylediği doğrudur” diye bir kural olmadığına göre buradaki “yanlışlar” tartışılacaktır. Öncelikle “biz kuvvetler ayrılığını en güçlü” diye başlayan cümle daha bu kısmından yanlış. Asla değiliz, bunu iddia edemeyiz, sadece; ülkedeki tüm hakim ve savcılar hakkındaki tüm kararları veren kurum HSYK’nın başında “Adalet Bakanı ile Müsteşar”ın bulunması ve istedikleri davalarda istedikleri değişiklikleri yapmaları bile bunu açıkça ortaya koymaya yeter.Referandumda “yargı bağımsızlığı” sözüyle alınan oylar sonunda yargı çok daha bağımlı hale gelmiştir, hiç değilse vurgulamayalım, hatırlatmayalım değil mi?“Yargının yasamaya müdahale etmesi” de bir başka önemli nokta.. Yargı “hukuka uygun mudur” ona bakar ama gerekirse “yasamaya da, yürütmeye de müdahale hakkı” vardır. En önemlisi de Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş amacının tam da bu olmasıdır. (Devam edecek)..