Süzülüp mavi göklerden yere doğruOmuzuma bir beyaz güvercin kondu***Aldım elime, usul usul okşadımSevdim gençliğimi gençliğimi yeniden yaşadım...***Bembeyazdı tüyleri, öyle parlaktıAçsam ellerimi birden uçacaktı***Eğildim kulağına; dur gitme dedimHareli gözlerinden öpmek istedim***Duydum; avuçlarımda sıcaklığınıDuydum; benden yıllarca uzaklığını***Çırpınan kalbini dinledim bir süreVe uçmak istedim onunla göklere***Ak güvercinin iri gözleri vardıGüzelliğinden fışkıran bir pınardı...***Soğuk sularından içtim serinledimÇağlayan bir nehrin sesini dinledim***Belki buydu sevmek, hayat belki buyduIşıl ışıldım, gözlerim dopdoluydu...***Bir name yükseldi sevinçten ve hazdanBir name yükseldi güzelden beyazdan***Uzattı sevgiyle pembe gagasınıBirden öğrendim hayatın manasını...***Kaderde sevgiyi sende bulmak varmışSeninle bir çift güvercin olmak varmışÜmit Yaşar Oğuzcan***Dün akşam saatlerinde; Ümit Yaşar’ın unutamadığım “Beyaz Güvercin” şiiri aklıma düşüyor...Bana o şiiri sevdiren adam; Timur Selçuk...Açıyorum onun sesinden ve yorumundan Beyaz Güvercin’i dinliyorum...***Paris’te konservatuvarın karşısında kiraladığı bir öğrenci evinde; Pencereden sokağa bakarken, babası Münir Nurettin’in sanatçı arkadaşlarının şiirlerini, birer birer bestelediği aklıma geliyor Timur Selçuk’un...***Ünlü müzisyenin yaşamının en verimli bestelerini; Paris’te bu evde yaptığını hatırlıyorum...İspanyol Meyhanesi gibi, dünya durdukça söylenecek bir bestenin, Paris’teki öğrenci evinin mütevazı boheminde bestelendiğini gözümün önüne getiriyorum...Unutulmaz gençlik parçalarımın, yüzü suyu hürmetine;Yaşadığım ve ilhamlarında yıkandığım Paris’i...Çocuklarıma yaşatmanın mucizesini arıyorum...Dingin ve barışık bir huzurun sessizliğinde...*****İSPANYA’DA TÜRK VE MÜSLÜMAN TURİSTLERE AYIRIM BAŞLIYORSonunda Avrupa ülkelerinden ilk haber geliyor...İspanya; pasaportunda Türkiye çıkışı damgası olan turistleri, gerekirse takip edeceği ve gözaltına alınacağı yolunda bir karar çıkartıyor...Müslümanlar ve Araplar; turistik yerlerde ve havaalanlarında video çekimi yapar, bilgisayar çantalarıyla dolaşırlarsa, polise bunu hangi amaçla yaptıklarını izah etmek zorunda kalacakları bir uygulama da başlatılıyor... ***Bu kararlar Türk turistlerin, seyahatlerini cehenneme çevirecek kararlar...Bu tip kararlar alındığında, sokaktaki polis çıkartılan yasa ve yönetmeliklere dayanarak inanılmaz uygulamalara başvurabiliyor...Yolda dolaşıp resim çeken turiste, polisin istediğini sorma ve şüpheli görmesi halinde gözaltına alma hakkı tanınıyor...***Avrupalı liderler, hükümetler; Paris saldırısının bir son değil, çok tehlikeli bir zincirin başlangıç noktası olması ihtimalini çok güçlü görüyorlar...Kolkola girerek Paris Republique Meydanı’nda yürüme nedenleri de bu...Dünya bir an önce, tüm etnisitelerin ve coğrafyaların; sağlığı ve güvenliği için “medeni bir noktada buluşmak“ zorunda...Bu başkalarından önce; kendimiz için zorunlu...*****PARİS’İ YAŞAMAK; PARİS’İ KURTARMAK...Paris’in yaşaması için; dünyanın farklı coğrafyalarında yaşarken; mezalimler sonucu milyonlarca insana; aynı duyarlılığın gösterilmesinin elzem olduğunun farkındayım...Paris’i ve komşu şehirleri “kurtarılmış bölge”, diğerlerini ise “savaş zonu” olarak adlandıramayacağımızın bilincindeyim...İnsanlığın “BİR VE TEK” bir bütünün parçaları olduğunu görüyorum...İçimizdeki milyarlarca hücrenin “Matruşka benzeri olan insan denilen büyük hücrenin de...”Kendi içindeki hücreler gibi;“Daha devasa bir bünyenin içinde yaşayan küçük bir hücre biçiminde olduğunun” farkındayım...***Böyle bir evrensel sistemde, yaşayan canlıların Paris’te, Londra’da, Berlin’de, Madrid’de, Roma’da olanlarının imtiyazlı, diğer coğrafyalarda yaşayanlarının ‘zavallı‘ olarak ilelebet hayatını sürdüremeyeceğinin ayıracındayım...***“Kaderde sevgiyi sende bulmak varmış...seninle bir çift güvercin olmak varmış...” diyor Ümit Yaşar...Muhteşem şiirine; hayatiyet veren beste; Paris’in mütevazı bir öğrenci evinde yapılıyor...Beste hayata katkı...Yaşama estetik sunuyor...Kırk yıldır duygularıma katık ve ilham oluyor...***Paris’e ilk gittiğim günü düşünüyorum...Şehrin; 35 yıl sürdüreceğim bir gazetecilik ilhamını bana o gün verdiğini anımsıyorum...Indila geliyor aklıma; Paris’te kendini anlattığı Derniere Danse (Son Dans) şarkısını mırıldanıyorum içimden...“Gökyüzünü, günü ve geceyi karıştırıyorum...Rüzgarla ve yağmurla dans ediyorum...Birazcık sevgi ve baldan bir damlayla;Dans ediyorum...***Gürültüde koşuyorum ve korkuyorumBu benim sıram mı?..İşte acı geliyorBütün Paris’te kendimi terk ediyorumVe uzağa uçuyorum...***Bu tatlı ızdırabımdaKimi kırdıysam bedelini ödedimBüyük kalbimin nasıl olduğunu dinleBen dünyanın çocuğuyum...”***Yaşamakta olduğum hayatın, bana ilham olan en mucizevi coğrafyasının; terörün ve katliamların bir parçası haline gelmesini kabul etmiyorum...Ancak bu kabullenmeme hali, “sadece bir protesto...”Yalnızca ötekine yönelik bir yergi...Tek başına terörizme tepki biçiminde tezahür etmiyor...***Paris’in bana öğrettiği, Indila’nın da Paris için söylediği gibi;“Bütün Paris’te kendimi terk ediyorum...Uzağa uçuyorum...Ben dünyanın çocuğuyum...”Paris’i kurtarmanın “dünyayı kurtarmakla eşdeğer olduğunu“ anlıyorum...Çünkü Paris’li olmak demek...Dünya çocuğu olmak demek...Çünkü esasen Paris demek...Dünyaya duyarlı olmak demek...
Pazar akşamı, bir süreliğine uğradığım bir brasserie’de; Bodrum’un en ünlü otellerinden birinin işletmecisi arkadaşımı görüyorum...Bir süre önce Miami’den geldiğini ve seyahatin çok güzel geçtiğini söylüyor...***Ben de ona Paris’te çok güzel günler geçirdiğimi söylüyorum...-“Ama...” diyorum...-“Bu sömestr için çocuklarla gitmeyi planladığım Los Angeles seyahatini iptal etmeyi düşünüyorum...”-“Niye?..” diyor...-“Çünkü...” diyorum...-“Çocuklarla uçağa bineceğiz 13 saat gideceğiz... Los Angeles’a indiğimizde havaalanında bir sürü soru başlayacak...Hadi onu Türk Hava Yolları’nın oradaki inanılmaz katkılarıyla hallettik...Bu sefer dönüş yolunda onu çıkar bunu çıkar, bütün bavulları dök... Yeniden topla... Ayakkabı çıkar... Kemer çıkar... Olmadı bilgisayarı yeniden çıkar...Sonra da ne olacağını bilemediğim bir süre şey...Bunları her seyahatte yapıyorduk... Ama şimdi bir fark var... Yine ve yeniden potansiyel terörist muamelesine maruz kalacağız... Pasaport ve kimlik bu uygulamayı beraberinde getirebilir... Çocuklarla bir daha bunu çekmek hiç işime gelmiyor... Ne için?..”***-“Paranla rezil olacağını söylüyorsun...” diyor...Yanımızda bulunan ünlü mimar arkadaşımıza dönüyor...-“İşi biliyor...” diyor;-“Niye çeksin ki bunu?...”***Terör;İnsanları...Halkları...Coğrafyaları...Ve mesafeleri artırıyor...Oysa her yıl çocuklarla bilgilerini, görgülerini, kültürlerini ve anılarını zenginleştirsinler diye Los Angeles’a, Paris’e, Londra’ya ve bir sürü yere gitmeyi planlıyorum...Bu sene de bütün hazırlıkları yapmışken son anda “soru işaretleri” kafamda beliriyor...***“Çıkacak sorunlara değer mi?..” sorusu kafamı kurcalıyor...Bu soruyu milyonlarca turistin de benim gibi soracağından adım gibi eminim...O zaman terörün esas ürkütücü boyutu ortaya çıkıyor...İnsanlar... Toplumlar...Milletler...Ülkeler arasındaki iletişimi kesiyor...Mesafe artıyor...***Toplumlar birbirinden soyutlanıyor...Birbirini ötekileştiriyor...Yabancılaşıyor...Kültürler iyice ayrışıyor...*****AVRUPA’YA VİZE ALMAK ZORLAŞIYOR...Paris olaylarından sonra Avrupa’da Türk vatandaşları için yeni bir dönem başlıyor...Avrupa ülkeleri Türk vatandaşları için uyguladıkları ortak Schengen vizesini “kaldırılabileceğini, her ülkenin kendi vizesini verebileceğini” söylüyorlar...***Bunun anlamı, Avrupa’ya çıkışların iki hatta üç kat zorlaşması demek...Avrupa Birliği ülkelerine yapılacak seyahatlerde, herhangi bir Avrupa ülkesinden alacağınız vize; tüm Avrupa Birliği ülkelerini kapsıyor...Bunun bugüne kadar tek istisnası İngiltere...İngilizler ayrı vize istiyorlar...***Yeni durumda Avrupa Birliği güvenlik birimleri; “Türk vatandaşları hangi ülkeye ziyaret yapacaklarsa o ülkeden vize almaları” zorunluluğunu getirmeye çalışıyor...Bu fiiliyatta büyük zorluklar çıkması demek... Yapılacak seyahatlerin yarı yarıya düşmesi demek...***Vize denilen şey; kolay bir şey değil...Konsolosluklara başvuruyorsunuz;Bir sürü belge istiyorlar...Birçok bürokratik formaliteden geçiyorsunuz...Bir seyahat için bunları göze almak, gittikçe gözünüzde büyüyor...-“Aman kalsın” duygusu üzerinize çöküyor...Avrupa ülkeleri; yeni vize uygulamaları başlatırlarsa, Türkiye oralardan iyice uzaklaşacak...Bunun anlamı ve sonucu; gittikçe uzaklaşan Türkiye’yi hiç kazanamamak olacak...Umurlarında mı onu da bilmiyorum...*****“NETANYAHU NEDEN ORADA?..”İsrail Başbakanı Netanyahu Paris’te diğer liderlerle beraber yürüyor...Cumhurbaşkanı ve Başbakan; Netanyahu’nun “Paris’te bulunmasını” eleştiriyorlar...Siyasi olarak İsrail’in izlediği politikalar açısından eleştiri haklı olabilir...Herkes kendi durduğu noktadan ve pozisyondan, karşı tarafı, terörle bağlantılı olduğunu düşündüğü müsebbipi suçlayabilir...Böyle bir çıkış siyasi olarak normaldir...***Ancak gözden kaçan önemli bir nokta var İsrail Başbakanı’nın Paris’e gitmesini gerekçelendiren...Paris saldırısı, Charlie Hebdo dergisine yapıldığından; gazeteci ve karikatüristler hedef alındığından, bir nokta gözlerden kaçtı...***Paris saldırılarında, Cezayir’li kardeşleri kurtarmak için, yapılan market saldırısı ve rehin alma olayı var...O operasyonda saldırgan ölü olarak ele geçirilirken, rehineler de öldüler...Markette ölen rehineler Musevi’ydiler...Market Musevi kökenli Fransızların alışveriş ettiği bir Musevi marketiydi...Siyasi olarak Netanyahu eleştirilebilir terörle ilgisi veya politikaları nedeniyle...Ancak “Paris’te soydaşlarının öldüğünü düşünecek olursak”, yürüyüşe katılmasını “etnik dayanışma açısından anlaşılabilir” görürüz...Bu Netanyahu’yu haklı çıkarmasa da...Anlaşılabilir kılar..
1.5 milyon dünyalı “Paris’te Republic Meydanı’nda; terörü lanetliyor Pazar günü...”Yirmi gün önce Paris’teyim...Paris’in, saldırı öncesi egzantrik ambiyansının son demlerini, yudum yudum içiyorum çocuklarımla birlikte...***Paris benim için hiçbir zaman “sadece bir şehir olmuyor...”Hayatımın şehri her zaman Paris...Çocuklarım az biraz büyür büyümez, onları Paris’e götürüyorum...Anılarını Paris’le zenginleştirmekten, vizyonlarını Paris’le geliştirmekten mutluluk duyuyorum...***Sonra biz dönüyoruz İstanbul’a...Paris saldırıların merkezi oluyor birkaç gün içinde...Pazar günü, Paris Republic Meydanı’nın 1.5 milyon insanla dolduğu sıralarda benim şehrim Paris, canım şiddetle bir sinemaya girmek ve bir filmin dehlizlerinde kaybolmak istiyor...Son Umut filmine ben de Pazar günü kendi adıma son bir umut olarak giriyorum...***Paris saldırısını ve sonrasını Som Umut filminin etkisinde “okumaya“ çalışıyorum...Filmde Çanakkale Savaşı’nda savaşan üç Avustralya’lı gencin, savaşta yaşadığı korkunç olay işleniyor...Babaları üç oğlunun birarada yaşadığı o korkunç saatleri, dakikaları bir kez daha yaşıyor, savaşın korkunçluğu bütün boyutlarıyla izleyicinin gözleri önüne seriliyor...***Savaşın flashback’leri gösterilirken, o üç gencin yaşadığı korkunç trajedinin “müsebbipleri“ gibi görünen, Türk ordusunun mensupları da karşı çadırda kendi dramlarını yaşıyorlar...Bir ara Avustralyalı baba Türk komutanlara doğru koşup “katiller“ diye bağırıyor...***Sonra “baba“; onların hayatlarının içine giriyor... Onların gözünden Çanakkale savaşını yaşıyor...Çocuklarını savaşta kaybeden Avustralyalı baba, çocuklarının savaştığı birliklerin komutanından ve askerinden “karşı tarafı“ öğreniyor...Karşı tarafı yaşıyor...Karşı tarafı öğrenmeden, karşı tarafı yaşamadan, karşı tarafla empati kurmadan “oğullarının savaşını; ve yaşadıklarını anlamanın mümkün olmadığını fark ediyor...”Hayatı ancak, karşı tarafı anlarsa, tamamlayabileceğini hissediyor...***Üç oğlunun trajedisini, ancak Osmanlı binbaşısı ve askerinin dramı ve savaşıyla birlikte anlamaya çalışırsa, hayatı anlamlandırabileceğini hissediyor...Aksi halde; hayat nakıslaşıyor...Bir tarafın mağduriyeti diğer tarafın saldırganlığını anlatan tek bir boyuttan ibaret oluyor...Bu haliyle yavan kalıyor, doyurmuyor...***Paris katliamı; dünyanın yaşadığı tüm katliamların penceresinden, ölen tüm suçsuz insanların trajedisinden, suçsuz bütün masumların coğrafyasından görülmedikçe, “yavan“ kalıyor...Acı ve tepki büyük olsa da; “global ve caydırıcı“ olmaktan uzak oluyor..***Paris; hayatımın İstanbul’la birlikte en özel iki şehrinden birisi...Benim için bu kadar özel anlamı olan şehre; yapılan saldırı “ruhumun derinliklerine yönelik yapılmış gibi...”Bu saldırının yarattığı infial içimde sonsuz ve sınırsız...Ne ki Paris’i kurtarmanın yolu; başka coğrafyaları kurtarmaktan geçiyor...Bunun farkındayım...Bunun bilincindeyim...Paris’in düşmemesi için; diğer coğrafyaların ayakta kalmasının elzem olduğunu görüyorum...Paris’in; yani şehrimin düşmemesi için;Müslüman, Hristiyan, Musevi, Ateist, Budist bütün masumların yaşam hakkının tanınmasının şart olduğunu görüyorum...Ne mutlu “insanım“ diyene...*****SON UMUT FİLMİNDEN ÇIKARKEN...Üç çocuğunuz olacak...Üçü de savaşa gidecekler...Üçü de dönmeyecekler...Karınızla bir başına kalacaksınız Avustralya’da...Üç oğlunun kaybına karınız daha fazla dayanamayacak, siz uyurken intihar edecek...***Tek başınıza bütün acılarınızla başbaşa kalacaksınız...Karınızın mezarının başında “ölen eşinize söz vereceksiniz...”Ne yapıp edip akibetleri meçhul çocuklarınızın hiç olmazsa naaşlarını getirip yanına gömmeyi...Bu trajedinin ortasında 1900’lü yılların başında İstanbul’a gelip, bir Osmanlı pansiyonunda kalmaya başlayacaksınız...İngilizler İstanbul’u işgal etmişler...***İşgal kuvvetleri, güç toplamaya çalışan Kuvay-ı Milliye, Birinci Dünya Savaşı’nın bitimi, Kurtuluş Savaşı’nın başlaması arasında çok karışık bir durumda İstanbul 1919 yılında...Osmanlı pansiyonunu bir hanım işletiyor; bir küçük oğlu var...Siz Gelibolu’ya gidip, nerede öldüklerini bilmediğiniz çocuklarınızı bulmaya çalışıyorsunuz...***Bu senaryoda; çocuklarını bulmak için ta Avustralya’dan kalkıp gelen babayı Russell Crowe, pansiyonu işleten Osmanlı kadını Olga Kurylenko; Çanakkale’de savaşan Osmanlı binbaşısını Yılmaz Erdoğan, yardımcısını Cem Yılmaz oynuyor...***Draması çok güçlü bir film Son Umut...Russell Crowe muhteşem oynuyor...Yılmaz Erdoğan, Olga Kurylenko ve Cem Yılmaz da öyle...Film bir savaşı; yalın ve sade insanların hikayesi haline getiriyor...Savaşın; gerçek ve yalın halini sunuyor seyirciye...***Filme gitmeden önce; bu kadar beğeneceğimi hiç tahmin etmiyordum...Cast’ı çok güçlü olan böyle “proje filmler“in iyi olmayacağını bilirdim...Özellikle tasarlanan muhteşem kadrolar, genelde çok iyi olmayan senaryolar ve zorlama algı yönetiminin esiri olan filmler hiçbir şeye benzemezdiler...***Son Umut, bütün önyargılarımı yıktı...Senaryosu müthiş...Çanakkale’deki kahramanlığı, çok okudum, çok izledim, şiirlerini ezberledim...Mehmet Akif’in şiirlerinden taşan duygu seli, benim yüreğimde sel oldu aktı...Fakat Çanakkale savaşını bu kadar yalın, bu kadar insani, bu kadar empati yüklü, bu kadar sade ve bu kadar dokunaklı izlemedim...Savaşın ne olduğunu, kendi savaşınızın içinden öğrenmek istiyorsanız, Son Umut’u mutlaka izleyin...Muhteşem bir filmin buruk tadı damağınızda uzun süre kalacak...Gitmeyecek damaktan...
Dün bir sürü tebrik maili alıyorum...-“Dünya Çalışan Gazeteciler Günü’nüzü kutluyoruz...” diyorlar...35 yıl önce 20 yaşında Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okulu’nun ikinci sınıfında okuyan; gazeteci olmaya hevesli bir gençtim...Bir yıl kadar önce; 1 Şubat 1979’da Abdi İpekçi öldürülmüştü...Eve yıllardır Milliyet Gazetesi girerdi...Genel Yayın Yönetmeni ve başyazarı ünlü bir gazetecinin öldürülmesi; bende korkunç bir infial uyandırmıştı...Her gün okulun bahçesinde, kantinde, Cebeci’de, Beyazıt’ta, Tandoğan’da onlarca gencin öldürülmesi, yaralanması yetmiyormuş gibi;Suikastin; Milliyet’in başyazarına ve yayın yönetmenine yönelmesi; bende bir duygu patlaması yaratmıştı...***Okulda öldürülüyor, okuyamıyorduk...Anlaşılıyordu ki, hasbelkader okulu bitirir gazeteci olursak bu kez de gazeteci olarak saldırılara ve suikastlere maruz kalacaktık...O sıralarda “gelecekte bize yönelecek” saldırıların; bizzat gazeteci kılığına girmiş; profesyonel etki ajanlarının provokatif yönlendirmeleri, manipülatif zemin oluşturmalarıyla hazırlandığını bilmiyordum...***Saftım ve romantiktim...Gazetecilik hayallerim, sinemadaki filmlerin kahramlanları kadar temiz ve mamusdu...Ailemin tanıdıkları, dostları vardı...Ama benim, gazetecilikte “beni bir yerlerden alıp bir yerlere koyacak” arkam yoktu...Kimsem yoktu...Kendi tesadüf tanıdığım arkadaşlarımın, ailemin dostluklar kurduğu yakınların dışında, kimsecik ve hiçbir kurumcuk...Ekonomik Basın Ajansı diye; adı sanı hiç duyulmamış bir ajansta, elime basın kartını andırsın diye sarı kartondan yapılmış müsvette bir basın kartı verdiler...-“Çık şimdi sokağa bize haber getir” dediler...Para falan konuşmadılar...Para falan ödemeyeceklerdi...***Otuz beş yıl sonra dönüp gazeteciliğime baktığımda “beni binlerce kez linçten geçirdiklerini” görüyorum...İşin enteresan tarafı; dün okuduğum bir kitapta saklı...Belgesel kıvamında objektif yazıldığı söylenen kitabı okurken; kitaba konu olan gazeteci kahramanın yüzlerce kez ağır linçlerden geçtiğini fark ediyorum...Ne acı bir tesadüf ki; linçlerden geçenler; ‘mağduriyeti’ bir hayat tezahürü, bir gazetecilik şerefi, bir namusun onuru olarak görmekten imtina ediyorlar;Punduna getirdiler mi; lincin en beterini en kanlısını, en günahkarını başkalarına yapmaktan geri durmuyorlar...***Nedeni kişisel ve mesleki ihtiras...Bazen siyasi çıkarlar rol oynuyor; çokça “kişisel altetme, önüne geçemediğin kişisel egoyu en önde tutma” ihtirası ve açlığı gizli motif oluyor...İhtiraslı karakterler; bir dönem yaşadıkları mağduriyetlerin yerini; gün geliyor en ağır gaddarlıklara yöneltiyor...Kendi çocuklarının yaşadığı ızdırapları; başkalarının çocuklarına yönelik ‘zalimliklere’ yansıtıyor...Gazetecinin ya da gazeteci görünen etki ajanının fasit dairesi; burada başlıyor...Gazetecinin ya da gazeteci gibi görünen etki ajanının temel dramı burada yatıyor...***Ona suikast yapılıyor...Ama o da başkasına suikast yapıyor...Kendi intikamını aldığını zannederken; hayatı yeniden zalimleştiriyor; gaddarlığı çoğaltıyor; linçi popülerleştiriyor...Kendine yapılan suikastlerden kurtulduğu zaman; meslektaşına yapacağı suikaste zemin hazırlıyor, alkış tutuyor...Bizzat o planın yapımcısı, yürütücüsü ve uygulayıcısı oluyor...***Suikaste maruz kaldığında “haktan, hukuktan, mezalimden ve zulümden” söz ederek kirli oyunlara dikkat çekiyor...Başkasına kendi suikast düzenlerken; önce savcı sonra da infazcı olarak cellat kesiliyor...Fasit daire bitmek bilmeden devam ediyor...35 yılda kendi adıma sadece gazetecilik, çevremdeki ise gazetecilik adı altındaki etki ajanlığının, tortusu böyle şekilleniyor...-“Dünya Çalışan Gazeteciler Günü’nüz kutlu olsun” diyorlar dün bana, yüzlerce mailde ve telefonda...Teşekkür ediyorum, içli ve derin bir mülahazayla...Gülümsüyorum, sessiz ve sabırlı bir metanetle...Tevekkül ve şükür...HAYATTA OLDUM ZANNETME...Hayatta sakın oldum zannetme...Hiçbir şey olmadın...Hiçbir şey olamazsın...Sen sadece insansın...Aslında koskoca evrende sadece bir hücre...***Hayatta sakın intikam aldım zannetme...Hiçbir şey almadın...Hiçbir şey alamazsın...Sen sadece insansın...Evren içinde sadece hepsi hepsi bir hücre...***Hayatta sakın güçlendim;Hükmetmekteyim zannetme...Güçlenmedin...Hiçbir şeye hükmetmemektesin...Sadece bir hücresin...Evrende saklısın...***Yaşadıklarının hepsi birer sanrı...Çoğu da hafıza-i beşer zannın...Gerçek olan;Yalnız olduğun...Gittikçe yalnızlaşacağın...Koskoca evrendeZaaflarınla;Çaresiz zavallılaşacağın...Reha Muhtar10 Ocak 2015ZALİM OLMAYI SEÇENLERE...“Bu zamana kadar insan olarak evrimimizin büyük bir kısmı, fiziksel ve dışsal olana yoğunlaşmak üzerineydi... Her şey toplama ve biriktirmeyle ilgiliydi...***Artık baskın değer; ‘en çok kazanan’, en ünlü olan, en büyük servete sahip bulunan, başkalarının üzerinde en fazla güç kullanan kimse olmuştu...Bu değerden hareketle, oyunun adı güçlü olan hayatta kalır haline gelmişti...Her şey rekabetle ilgiliydi; çünkü hepimizin kazanacağı kadar fazla yarışın olmadığına inanıyorduk...***Ancak bu düşünce şeklinin bize fazla yararı olmuyor...Bu düşünce aslında yetersizlikten kaynaklanıyor...Bu yetersizlik düşüncesinin altında katıksız korkularımız var...Dışsal dünyada yaratmayı düşündüğümüz hiçbir şey bizim için yeterli değil...Böylece kısır döngümüz başlıyor...Hiçbir zaman hiçbir şeyin yeterli olmadığını düşünüyoruz...Ve asla mutlu olamıyoruz...”Robin Sharma
Cemal Süreya’nın dün soyadındaki y harflerinden birini arkadaşıyla girdiği iddiayı kaybetmesi üzerine söz verdiği şekilde çıkarttığını yazmıştım...Bir arkadaşım; Cemal Süreya’nın adından bir harfi çıkardığını anlattığı şiirini gönderdi...Cemal Süreya’nın bu muhteşem şiirini yayınlıyorum...***“Şimdi sen çırılçıplak elma yiyorsun,Elma da elma ha Allahlık.Bir yarısı kırmızı, bir yarısı yine kırmızıKuşlar uçuyor üstündeHatırlanacak olursa tam üç gün önce soyunmuştunBir duvarın üstündeBir yandan elma yiyorsun kırmızıBir yandan sevgililerini sebil ediyorsunSıcak İstanbul’da bir duvar***Ben de çıplağım ama elma yemiyorumBenim öyle elmalara karnım tokBen böyle elmaları çok gördüm ohoooKuşlar uçuyor üstümde, bunlar senin elmanın kuşlarıGökyüzü var üstümde, bu senin elmandaki gökyüzüHatırlanacak olursa seninle beraber soyunmuştumBir kilisenin üstündeBir yandan çan çalıyorum büyük yaşamaklaraBir yandan yoldan insanlar geçiyor çoğul olarakDuvarda bir kiliseİstanbul’da bir duvar, duvarda bir kiliseSen çırılçıplak elma yiyorsunDenizin ortasına kadar elma yiyorsunYüreğinin ortasına kadar elma yiyorsunBir yanda esaslı kederler içinde gençliğimizBir yandan Sirkeci’nin tren dolu kadınlarıAdettir sadece ağızlarını öptürürlerAyaküstü işlerini görmek yerineAdımın bir harfini atıyorum”Cemal Süreya*****11 EYLÜL GİBİ DİYEN KOMPLO TEORİSİ...Bütün bu hengamenin içinde, bir analiz ilgimi çekiyor...Analize göre, 11 Eylül saldırısının altında “derin Amerika” vardı...ABD'nin dünyada yeni oynayacağı rol ve elini güçlendirmek için bu eylem yapıldı...Aynı analiz; Avrupa'nın 11 Eylül'ü anlamına gelen son saldırının da, böyle bir içerikte olabileceğini söylüyor...Derin devlet; Fransa'daki yabancı politikasını yeniden oluşturmak için; bir “derin operasyon yapmış olabilir” deniyor...***Bana fazlaca komplo gibi gelen bir teori bu... Olayın devletlerarası bir istihbarat savaşının parçası olduğu ihtimali daha güçlü...Sanki istihbarat örgütleri dünya çapında birbirlerine karşı derin mesajlar iletiyorlar...Olan suçsuz, sivil ve günahsız insanlara oluyor...*****PARİS BİR CEHENNEME ÇEVRİLMEYE ÇALIŞILIRKEN!..On gün önce, üç çocuğumla Champs Elysee’de gezerken, Türkiye’den bir arkadaşımla telefonla konuşuyorum...-“Yollarda asker var mı?..” diye soruyor...-“Ne askeri?..” diyorum...-“Buralarda yollarda asker falan olmaz... Champs Elysee’de dükkanlar açık... İnsanlar alışveriş ediyor... Cadde süslenmiş... Noel ve yılbaşını kutlamaya hazırlanıyor... Ne askeri?..” diye tersliyorum...***Doğrusu dalga geçtiğini zannediyorum o sırada arkadaşımın benle...Oysa Fransa’da herhangi bir saldırıya karşı alarm durumuna geçen askerden ve güvenlik güçlerinden bahsediyor...Çarşamba’dan bu yana olanlar; onun bana sorusunun ne kadar haklı bir zeminde oluştuğunu gösteriyor...O günlerdeki vurdumduymazlığıma hayret ediyorum...***Şimdi herkes bir tarafından analiz etmeye, anlamlandırmaya çalışıyor olayları...Ben karikatüristlere ve gazetecilere yapılan katliamın çok ötesinde anlamlar taşıdığını düşünüyorum bu saldırıların...Saldırıları yapanlar sanki Fransa başta Avrupa ülkelerine şunu demek istiyorlar;-“Dünyanın sizin yaşadığınız bölgelerinin de, sıcak çatışma bölgelerinden artık bir farkı yok... Biz cehennemde yaşıyoruz... Bunda sizlerin payı var... Bizim de buraları cehenneme çevirecek gücümüz var...”***Fransa’daki teröristler Fransa’da yaşayan Cezayir asıllı iki kardeş...Onlarla paralel eyleme giren üçüncü terörist de hepsi Fransa’da büyüyorlar...Oturma müsadeleri var...Böyle teröre bulaşma ihtimali olan binlerce, onbinlerce Cezayir ve Arap kökenli Fransız'ın yaşadığı söyleniyor Paris'te ve Fransa'nın genelinde...İngiltere’de, Almanya’da, İtalya’da ve diğer ülkelerde, oturma müsadesi olan, hatta vatandaşlık almış binlerce radikal unsurun varlığından söz ediliyor...***Bu unsurların tek bir talimatla “yaşadıkları ülkeleri bir terör cehennemine çevirebilecekleri” ihtimal dahilinde görülüyor... Bütün Avrupa istihbarat servisleri teyakkuz halinde...Olaylar basına ve karikatüristlere yapılan katliamın çok ötesinde anlamlar içeriyor...***Avrupa devletlerini hedef alan çok başka anlamları ve mesajları var...Dünyanın baştan sona değişmekte olduğu günleri yaşıyoruz...Sanki birileri;Saldırıların ve katliamların, belirli coğrafyalarla sınırlı kalmayacağını söylemek istiyor başkalarına...***Nasıl olup da daha on gün önce Paris’e çoluk çocuk gittiğimizi; salına salına yürüdüğümüzü, otobüslerin üzerine çıkarak Paris’i saatlerce gezdiğimizi düşünüyorum şimdi...Verilmiş sadakamız mı varmış bilmiyorum...Fakat bugün olsa; böyle bir seyahat kararını vermeyeceğimi biliyorum...Kim bilir belki de; “bu saldırıları yaptıranların mesajlarından biri benim gibi yüz milyonlarca insanı bu düşünceye sevk etmek...”Bilmiyorum...Derin bir endişe duyuyorum...*****BİR KEZ DAHA KARINCA HİKAYESİ..."Dünya üzerinde tüm bilgelik gelenekleri aynı sonucu verir...Gerçekte olduğunuz kişiyle tekrar bağlantı kurabilmek ve içinizde bekleyen ihtişamı keşfetmek için düzenli olarak sessiz kalacağınız bir zaman dilimi bulmalısınız...***Elbette meşgulsünüz...Fakat Thoreau'nun dediği gibi;Meşgul olmak yetmez...Karıncalar da meşgul...Asıl mesele şu...neyle meşgulsünüz..."Robin Sharma
Dışarıda sahici gibi görünen hayat örtülü başka gerçeklerin "sanal bir yansıması"ydı aslında...Ortaokuldayken edebiyatı sevmiştim...Üniversitede gazeteciliği seçtiğimde; "bu mesleğin gerçekler üzerine kurulduğunu sanmış", gerçek olduğunu sandığım hayatın içinde onlarca yılı şizofrenik bir yanılsamayla geçirmiştim...***Gerçek sandığım gazetecilik; "koskoca bir yalan", edebiyat dediğim duygu seli, "baştan sona gerçek"ti aslında...Hayatın ironisi "kurmaca sandığım edebiyatın tamamen gerçek", gerçek sandığım gazeteciliğin ise tamamen "kurmaca" olduğuydu...***Beni fena halde aldattılar...Aldattıkları yavaş yavaş ortaya çıkınca; bu sefer psikolojik linçlerle, öldürmeye çalıştılar...Katillerimi biliyorum...Sadece bilmekle kalmadım onları paylaştım...Bu saatten sonra onlar sonsuza kadar "katil" kalacaklar...Kendilerini nasıl satmaya çalışırlarsa çalışsınlar, katil olarak yaşayacak, katil olarak ölecekler...***Bense "gerçek" diye satılmaya çalışılan bir "sahte kurmaca oyunu" oynamayacağım artık...Kurmaca gibi görünen "gerçek"le sanatla ilgileneceğim...Bugün Cemal Süreya'nın ölüm yıldönümü...1990 yılının 9 Ocak'ında çok genç yaşta öldü Cemal Süreya...***Onun dizelerine yansıttığı aşk; bize gerçekmiş diye sunulmaya çalışılan "yönlendirilmiş algılardan" çok daha gerçek...İki şiirinden "aşkı anlatan dizeler"i seçtim Cemal Süreya'nın...*****UZAKTAN SEVİYORUM SENİ"Uzaktan seviyorum seni!Kokunu alamadan,Boynuna sarılamadan.Yüzüne dokunamadan,Sadece seviyorum!***Öyle uzaktan seviyorum seni!Elini tutmadan...Yüreğine dokunmadan...Gözlerinde dalıp dalıp gitmeden,Şu üç günlük sevdalara inat,Serserice değil; adam gibi seviyorum...***Öyle uzaktan seviyorum seni,Yanaklarına düşen iki damla yaşını silmede,En çılgın kahkahalarına ortak olmadan,En sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan...***Öyle uzaktan seviyorum seni!..Kırmadan,Dökmeden,Parçalamadan,Üzmeden,Ağlatmadan uzaktan seviyorum...***Öyle uzaktan seviyorum seni;Sana söylemek istediğim her kelimeyi,Dilimde parçalayarak seviyorum...Damla damla dökülürken kelimelerim,Masum beyaz bir kağıtta seviyorum."*****BU BİZİMKİ"Yıkıcı bir aşk bu,Yıkıyor milletin ortasınaTutku yükünü.***Bölücü bir aşkEkmeği suyu bölüyorGünde üç öğün.***Hain bir aşk bu,Sizin eve hırsız girerOnunkine polis.***Yasadışı bir aşk bu,EvlenmeyiHiç mi hiç düşünmüyor.***Soyguncu bir aşk bu,En sıradan ezgilerdenSevinçler devşiriyor***Kökü dışarda bir aşk,Dante ile Beatrice'inkineFena öykünüyor.***İşgalci bir aşk bu,Samanlık sevişenin diyorBaşka şey demiyor"*****MUCİZE...Uzun bir süredir erken kalkma mucizesini kendi hayatımda yaşıyorum...Eskiden gece iki üçte yatarken; birkaç yıl önce sabah 5'de 6'da kalkmaya başlıyorum...Önceleri sabah erken kalkma; günü büyük ölçüde kazanma anlamına geliyor benim için...***Günün ortalarına geldiğimde, başkalarının güne daha henüz başlamamış ya da yeni başlıyor olduklarını fark ediyorum...Bu; önemli bir avantaj teşkil ediyor...Günü daha uzun yaşıyorum; daha çok şey yapıyorum...***Fakat esas değişiklik sabahın çok erken saatlerinin mucizesini yakalamamdan sonra gerçekleşiyor...Sabah saatlerinde "kendi iç barışıklığın ve huzurunla geçireceğim yarım saat kırkbeş dakika; mucizevi etkiler yaratıyor üzerimde..."***Huzur ve dinginlik içinde kendinle, beyninle ve evrenle kurduğun iletişim, önündeki bütün engelleri teker teker yok ediyor...Şifreli görünen bütün gerçeklerin üzerindeki örtüyü kaldırıyor...Sanki birkaç göz daha ekleniyor sana;Sanki beynin birkaç misli daha yüksek bir voltajla çalışıyor...İnanılmaz şeyleri bulup çıkartıyor insan beyni sabahın erken saatlerinde...***Bunun için, gece onbuçuk onbir gibi uyumak gerekiyor...Alkollü ya da en azından fazla alkollü olmayacak bir beyin, iyi dinlenmiş bir vücut ve dingin bir ruh hali gerekiyor...Sonra...Mucizevi bir beyin fırtınası sizi bekliyor...Bu sürecin sonunda sabah saatleri biterken kötüler kaybediyor, iyiler kazanıyor...Kanserli hücreler, deşifre oluyor...BİR ve BÜTÜN sağlıklı biçimde hayatına devam ediyor...*****CEMAL SÜREYA'NIN ADINDAKİ TEK Y...Cemal Süreya'yı yazarken tek y ile yazılıyor...Çünkü Cemal Süreyya (çift y'li iken Süreyya) hayatı boyunca çok sevdiği iddialardan birine tutuşmuştu bir arkadaşıyla...İddiayı kaybedince ismindeki y'lerden biri uçtu gitti...***İddiayı kaybetmesi halinde Süreyya ismindeki y'lerdenbirinin çıkartılmasını kabul etmişti...İddiayı kaybedince Süreyya'daki çift y'den biri gitti...Cemal Süreya kaldı...Dün yazıyı yazdıktan sonra yazı işlerindeki arkadaşlar aradılar "Cemal Süreya'yı tek y ile yazıyoruz siz çift y ile yazmışsınız" dediler...-"Peki" dedim...-"Siz tek y yapın... Ben niye çift y'den tek y'ye döndüğünü yazıyla anlatayım..."Bu yazı öyle çıktı...*****ERKEN KALKMANIN MUCİZESİ..."Erken kalkmak kendinize verebileceğiniz bir armağandır...Erken kalkma alışkanlığı gibi, hayatınızı değiştirebilecek güce sahip sadece birkaç öğreti bulunur...***Sabahın ilk saatlerinin çok özel bir tarafı vardır...Zaman sanki yavaşlamış gibidir...Ve hava yoğun bir huzurla doludur..."Saat Beş Kulübü"ne katılmak, günün üzerinizdeki kontrolünü alıp, size gününüzü kontrol etme gücü verir..."Yatakla savaş"ı kazanmak, ve "zihninizi yatağın üzerinde tutmak", sizi günün en önemli zaman diiminde daha baştan en azından sessiz bir saat kazandıracak...Eğer akıllıca kullanırsanız, gününüzün geri kalan kısmı olağanüstü bir hal alacak..."Robin Sharma
Balık etrafının sularla kaplı olduğunun farkındadır...Ama, suların dışında kara parçalarının da olduğunun; dünya denilen bir gezegenin içinde, yaşadığının farkında değildir...Uzayın içinde olduğunun farkında olmadığı gibi...Sanırım “algının yanılsama çapını“ anlatan bu mükemmel örneği Ahmed Hulusi vermişti...***İnsanın içindeki milyarlarca hücrenin yaşamını incelediğimizde;Onların da diğer canlılar gibi...Doğduklarını, büyüdüklerini, çoğaldıklarını ve öldüklerini görüyoruz...Tıpkı insan gibi, hücrelerin de ancak mikroskopla görünen bünyelerinde bir hafızaları var...***Bir hücre yaşarken ve varlığını sürdürürken; insan vücudu gibi büyük bir bünyenin içinde milyarlarca hücreden biri olduğunu fark edemiyor...O kendisine verilen görevi ve işini yapıyor...Bazen hücreler, kimya değiştiriyorlar...İnsanın vücudunu ve bünyesini korumak yerine, insan vücuduna zarar vermeye başlıyorlar...Kanserli hücreler bunlara örnek...Başka örnekler de var...***Bu durumda, sağlıklı hücreler, vücuda zarar veren hücreleri etkisiz hale getiriyorlar...Bünyenin yeniden sağlıklı bir şekilde çalışması için, çaba gösteriyorlar...Hücreler yaşayabilmek için hayati derecedeki besinleri kan damarları yoluyla alıyorlar...***Kan damarlarındaki besinlerin taşınması “deniz taşımacılığına“ benzetiliyor... Nasıl ki gemiler yük taşıyacağı zaman, önce limanda yükleme yapılıyor...Bunun için paketleme ve yerleştirme yapılması şart oluyor...Nasıl ki, yükleme bittikten sonra gemi denize açılır ve yükü bırakacağı limana doğru hareket eder...Limana vardığında paketler boşaltılır ve ihtiyacı olan merkezlere gider...Kan damarlarında da dev bir okyanusta gemilerin yük taşıması gibi hücrelerin ihtiyacı olan besinler taşınıyorlar...***Oksijen yağ, amino asitler paketler halinde kanda ilerliyorlar;İlgili hücreye geldiklerinde boşaltılıyorlar...Bu taşıma sisteminde hata olmuyor...Her madde ilgili hücreye doğru zamanda ve doğru miktarda ulaşıyor...Aksi olsa; bir hücreye oksijen yerine yağ gitse bu o hücrenin ölümüne sebep oluyor... Sistemde en ufak bir hata, çok büyük zararlara neden oluyor...***İnsan vücudunun içindeki faaliyet gösteren kan damarları, hücreler bir büyük bütünün; yani bünyenin gözle görülmeyen parçacıkları...İnsanın içindeki “hücrelerle dolu dünya“; içinde bulunduğumuz “büyük dünya“nın bir Matruşka’sı aslında...Biz de “evrendeki daha büyük bir sistemin insan adı verilen minnacık parçaları olarak hücre görevi görüyoruz...”***Nasıl ki milyarlarca hücrenin içinde yaşadığı; insan vücudu tek bir ‘bütünse’;İnsanlar da çok daha büyük bir “etkinin ve gücün“ “teklik ve bütünlüğünün minnacık birer parçası...”Matruşka’yı görmeyenler; “tek bir hücrenin gerçekliğinden ibaret insan hayatını, evrensel gerçekliğin bütünü” zannediyorlar...***Onun için, hücreler ve insanlar arasında “tek bir bütünün parçaları olan“ ‘kopmaz bağı’ anlamlandıramıyorlar...Oysa hücrelerin biri olmadı mı öteki olmuyor bir süre sonra...Bir hücrenin yaşayabilmek için, kan damarlarına ve diğer hücrelere ihtiyacı var...***Büyük Matruşka’yı görmeyenler; “insanın nereden gelip; nereye gittiğini“ anlamıyorlar...Kendilerinin de nereden gelip nereye gittiğini kavrayamıyorlar...Anlayabilmek için insanın içinde bulunan milyarlarca hücrenin işleyişini bilmek ve hücreler arasındaki bağların, insan denilen “büyük Matruşka’nın parçası hücreyle“ nasıl paralellikler ve aynılıklar gösterdiğini anlamak gerekiyor...İNSAN DA DAHA BÜYÜK BİR EVRENSEL SİSTEMİN HÜCRESİ...“Bir insanda toplam hücre sayısı 100 trilyon...Bir insanda farklı hücre çeşidi 210 kadar...Her saniye ölen hücre sayısı yaklaşık 50 milyon... Her saniye yeni yaratılan hücre sayısı yine yaklaşık 50 milyon...Alyuvar sayısı 25 trilyon...Akyuvar sayısı 25-100 milyar arası...Sinir hücresi 30 milyar...Mide asidi üreten hücre sayısı yaklaşık 1 milyar...”***Rakamları uzatmak mümkün...Dünyada 7.5 milyara yakın insan yaşıyor...Sadece insan değil yaşayan canlılar...Tüm canlıların; insanlar gibi evrensel işleyişte bir görevleri, bir misyonları, bir varlık nedenleri var... Varlık nedenleri ve misyonlarını tamamlayanlar yok oluyorlar...İNSANLAR VE HÜCRELERİN İLİŞKİLERİNDEKİ BENZERLİKLER...Bu sonuçlar neye dayanarak çıkıyor?..İnsanlar arası ilişkilerin; şiflerini bulmaya çalıştığımızda “tıpkı hücreler arasındaki bağ“ gibi bir bağın varlığını görüyoruz...Hücreler ancak diğer hücreye “verirse”, kendileri de alabiliyor ve hayatiyetlerini devam ettirebiliyor...***Bu gerçek insan için de böyle...Deepak Chopra’nın ünlü kitabı “Başarının 7 spiritüel yasası“ çalışmasında ortaya koyduğu spiritüel yasaların en önemlilerinden biri “alma verme yasası...” Bu yasa hücreler arası ilişkinin olduğu gibi insanlararası ilişkinin şifresini taşıyor... Bunun gibi “karma yasası“da aynı gerçekliğin bir parçası...***Sonuç olarak kendinizi tanımlamak istiyorsanız; Evren içinde insan adı verilen bir hücre gibi olduğunuzu hissedin...Ancak diğer hücrelere “verdiğinizde” sizin de alabileceğinizi...En önemlisi ise; ancak “bünyenin BÜTÜN’üne ve BİR’ine uygun davrandığınızda” makbul olacağınızı aklınızdan çıkarmayın...
“Yattığım erkeklerin kendilerine güvenleri çok fazlaydı... Bense kendime hiç ama hiç güvenmezdim... Onların yanında olmak bile kendime duyduğum güveni arttırırdı... Onların güvenlerini sanki emer ve kendime katardım...”***Marilyn bu güveni sağlamak uğruna, Albert Einstein’den, ikinci kocası beyzbol ilahı Joe Dimaggio’ya kadar, birçok ünlü ya da yakışıklı erkekle beraber oldu...***Sonradan Amerikan Satanist Kilisesi’ni kuran Anton Szandor Lavey’le “yatak ilişkileri” kesintisiz 2 hafta sürdü...***Lavey daha sonra Marilyn için, “Erkeklerle flört etmekten, onları tahrik etmekten çok hoşlanıyordu, ama cinsel açıdan pasifti...” diyecekti...-“İş daha ileri ilişkilere geldiğinde garip bir biçimde kaçardı... Kimi zaman bunda başarılı oluyordu, kimi zamansa kaçamazdı ve kendini yatakta bulurdu... Kararsız ve ürkek bir kişiliği vardı...”***İkinci kocası gelmiş geçmiş en ünlü beyzbol yıldızlarından Joe Dimaggio’ydu...Bütün kadınların özlemle baktıkları, bütün erkeklerin imrendikleri bir süper sporcuydu...***Joe ondan sinemayı bırakmasını istedikten bir süre sonra ayrıldılar ve Marilyn bu arada “Aptal Sarışın” imajından sıkıldığını farketti...Sarışın bir seks objesi olmadığını ispat etmek için ünlü tiyatro yazarı Arthur Miller’la evlendi...***Bu süre zarfında hizmetçisinin anlatımına göre, “Tiyatro dersleriyle, psikiatrik tedavi kliniği arasında mekik dokudu...”“İÇ ÇAMAŞIRI GİYMEMESİNDEKİ SİHİR”Marilyn iç çamaşırı giymezdi, hizmetçisinin anlatımına göre çok sık banyo falan da yapmazdı...Bakımına özen gösterdiği tek şey apış arası kıllarıydı...***En az haftada bir kez onları sarıya boyardı ve gerekçe olarak da “Kendimi her yönümle sarışın hissetmek istiyorum...” derdi...İki kez düşük yaptı ve daha sonra artık çocuk yapamayacağı gerçeğiyle yüzyüze geldi...***Depresyonu derinleşti, uyku haplarının dozajını arttırdı ve kendini uyuşturarak uyumaya başladı...Arthur Miller’dan boşandığında 35 yaşındaydı, yaşlanma korkusu içini kemirmeye başlamıştı...***Yaşlanmadığının, çok güzel bir kadın olduğunun sürekli kendisine hatırlatılmasını istiyordu...Frank Sinatra’dan Yves Montand’a kadar birçok ünlü erkekle oldu ama Montand, karısı Simone Signoret’i onun için terketmekten kaçındı...***Frank Sinatra’yla evlenme fantezileri kurarken, Sinatra onu, Amerikan Başkanı ve kardeşi Kennedy’lerle tanıştırdı...Önce Amerikan Başkanı John F. Kennedy’yle ilişki yaşadı...Bir süre sonra John başkanlığı açısından politik sorun çıkacağını hesap ederek Marilyn’i Adalet Bakanı olan kardeşi Bobby’ye devretti...***Marilyn evlilik fantezileri kurmaya ve bu kez de Bobby’nin karısı Ethel’i ve 9 çocuğunu bırakarak kendisiyle evlenmesini beklemeye başladı...Bir süre sonra Bobby, Marilyn’den kurtulmak için telefonlarını değiştirdi...***Bu kez Marilyn reddedilmenin öfkesiyle, bir basın toplantısı düzenleyeceğini ve Kennedy kardeşlerin gizli çamaşırlarını ortaya dökeceğini sağda solda söylemeye başladı...***Bobby Kennedy’nin telefonunu değiştirdiği Haziran ayından başlayarak 1962 yazı süresince Marilyn büyük bir psikolojik bunalıma girdi...Hapların dozu arttı psikologla seanslar sıklaştı...***5 Ağustos 1962 Pazar sabahı fazla uyku hapı aldığı için yatağında ölü bulunduğunda, “intihar mı cinayet mi sorusu” bütün dünyaca soruldu...20 gün önce ortaya çıkan bir FBI belgesinde, Marilyn’e fazla uyku hapı dozunun, doktor tarafından verildiği ve doktora da yukarıdan bir yerlerden telkin geldiği söyleniyordu...***Muhtemeldir ki, konuşup kirli çamaşırları ortaya dökebilir endişesiyle, “Amerikan Başkanlık sistemi kendini garantiye almıştı.”Son günlerinde ikinci kocası olan beyzbol ilahı Joe Dimaggio’ya bir mektup yazmıştı...Mektubunda şöyle diyordu:***-“Artık ne yaparsam yapayım bir erkeği kendime tam olarak bağlayamıyorum... Hiçbir erkeğin gereksinimlerini tam olarak karşılayamıyorum...” Mektubu yazdı, ama postaya vermedi...Öldüğünde mektup hala yanındaydı!..DÜN KAR VARDI İSTANBUL’DA MARİLYN...Dün kar vardı İstanbul’da...Tipi...Soğuktu İstanbul...Fırtınalı, yağışlı, kasvetli...Bir tartışma gördüm, internet sitelerinin birinde...Uzun zamandır; ilgimi çekmiyor, dikkatim odaklanmıyor; Türkiye’nin gündemine, ajandasına ve siyasetine...***Ne ki ismini duymadığım ve bilmediğim bir kişi; “kadın spikerler üzerine bir şeyler söylüyor...”-“İzlemek caiz değildir” gibi bir şeyler galiba...***Dün kar vardı İstanbul’da...Tipi...Soğuktu İstanbul...Fırtınalı, yağışlı, kasvetli...Marilyn Monroe’nun fırtınalı, kasvetli hayatı geldi gözlerimin önüne...Erkekleri...Erkekleri üzerinde kurmak istediği tahakkümleri...Kuramadığı egemenlikleri...Dramları...Trajedileri...Yaşadıkları...Yaşadığını sanırken yaşayamadıkları...Fırtınaları...***Marilyn’in hayatını düşünürken; bir kadının hayatının ne ağır faturalarının olduğunu fark ettim...“Kadını izlemek ya da izlememek” üzerine ahkam kesenlerin; “kadın” hakkında esasen ne bildiklerini düşündüm...Ne bildiklerini kestiremedim...Dün soğuktu İstanbul...Yağışlı ve kasvetli...