Yumurta “darbeci” taş “demokrat” olamaz

Haberin Devamı

Sevgili okurlar, hayli heyecanlı, kavgalı bir haftayı geride bıraktık. WikiLeaks belgelerinin yarattığı fırtınanın hasar tespiti yapılamadan bu kez üniversite öğrencilerinin dayaktan geçirilmesine ve üniversitelerdeki yumurtalı eylemlere kaptırdık kendimizi. Dayak ve yumurta eylemleri iktidarın karizmasını çizerken, özellikle yandaşların “iktidarı kurtarma” çabalarına tanık olduk.

Yumurta imdat simidi

İktidar tarafı önce dayak olayını görmezden geldi, sonra bir parça utanıp “bu kadarı zulme girer” demeye kalktı, Başbakan fırçalayınca utanma arlanma bir kenara bırakıldı ve dayak yiyenler suçlanmaya başlandı. Yumurta eylemleri ise yandaşların imdat simidi gibi oldu. Hep bir ağızdan öğrencilerin arkasında başka güçler olduğu, darbe ortamı yaratılmak istendiği iddiaları yaygınlaştırıldı.

Taş atsalardı ya

Yumurtayı bir silah gibi gören ve “öğrenciler şiddete bulaştı” diyen, yumurta atmayı “darbecilik, statükoculuk, vesayetçilik” olarak niteleyen bu zihniyetin daha önceki “taş atma” eylemlerine “demokrasi, insan hakları” açısından yanaşması çifte standardın açık göstergesi. Üstelik “taş atma demokrasisi” sayesinde Hrant Dink’in katilini de, molotofla bir genç kızı yakanı da kurtarmıştı bu zihniyet.

12 Eylül travması

Askerlerin 12 Eylül darbesi, en büyük darbeyi gençliğe vurdu. “Komünizm tehlikesinden kurtarılan” ve “kapitalist sisteme oturtulan” Türkiye’de, sistemli biçimde, ilgisiz, duyarsız, bilgisiz, egoist bir gençlik yetiştirilmesine çalışıldı. Bunda başarılı da olundu. Gençler ülke gerçeklerinden uzak tutulduğu gibi tepki göstermeleri de engellendi. Neredeyse 30 yıldır kayda değer hiçbir gençlik eylemi yaşanmadı.

Eylemler şaşırtıyor

30 yıl tek tük olanlar hariç hiç öğrenci eylemi yaşanmayınca, doğal olarak herkes şaşırıyor. Ama beni asıl şaşırtan ve ayrıca da üzen, yaşları henüz 30’larda olanların geçmişi hiç bilmeden ve sadece bugünkü iktidarın penceresinden bakarak öğrenciler üzerine yorumlar yapmaya kalkması. Hele gençlerin “sükûnete” çağırılmaları “efendi olun” denmesi açıkçası insanın sinirini tepesine çıkarıyor.

Tabii ki üniversite

Üniversite, öğretim sisteminin en tepesindeki nokta. İlköğretim ve lise-meslek eğitimi sonrası gençler artık yollarını çizecekleri üniversiteye geliyorlar. Bir yanda gençlik idealleri ve heyecan, diğer yanda gelecekle ilgili kuşku ve kaygılar var. Bilgi düzeyi de yüksek olunca “her konudaki isyan” doğal olarak kendine üniversitede zemin bulacaktır. Nitekim dünyada da muhalefet önce üniversitelerden başlar.

Sindirmeye çalışmak

Üniversiteliyi hizaya sokmaya, sindirmeye çalışmak hiçbir zaman iyi sonuç vermedi. Elbette şiddet kullandığınızda disiplini sağlarsınız, ama bunun bedelini toplumlar uzun yıllar yaşar. 1960’lı yıllarda başlayan öğrenci hareketlerine sağlıklı yaklaşılsaydı, ne fidan gibi gençlerimizi yitirirdik, ne darbelerle karşılaşırdık, ne de bugünkü saçma sapan darbecilik, statükoculuk, demokrasi karşıtlığı tartışmalarını yaşardık.

Marjinal olacak

Öğrenci tepkisinin iktidara yönelik olmasından panikleyen yandaşlar yumurta atanları, yürüyüş yapanların “marjinal” olduklarını söyleyerek kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Burası üniversite, elbette hareketin fitilini bazı marjinal gruplar ateşleyecektir. Önemli olan “marjinal” denilenlerin dile getirdiği talepler, diğer yüz binlerce öğrencinin de haklı talepleri midir? Buna bakmayan yanılır.

Karalama kampanyası

İktidar hem kendi diliyle hem de yandaşlarının “fedakâr” katkılarıyla öğrencileri karalama yarışında. Korkum, 1960’larda devlet eliyle yürütülen “kırım operasyonunun” tekrar başlatılması. O yıllarda da önce “öğrenci-polis” çatışmaları yaşanmıştı, ama dönemin iktidarı “iti ite kırdırma” gibi dâhiyane (!) bir politika yaratıp, “karşıt görüş” ucubesini çıkarmıştı ortaya. Ve polis bu kez “çarpışan karşıt görüşlerin” arasına giriyordu.

Bu bir tuzaktır

Bu nedenle üniversitelerde “haklı taleplerle” ortaya çıkan öğrencilerin bu tuzağa düşmemesi gerek. Yumurta eylemi yapanların bir bölümünün “Atatürkçü oldukları” gerekçesiyle başka öğrenci derneklerine saldırması, aslında “devletçi” geleneğin ekmeğine yağ sürmektir. Bugünkü devletçi anlayışı sürdürenin iktidar ve yandaşları olduğunu kimse asla unutmasın ve adımlarını dikkatli atsın.

WikiLeaks beklemede

Türkiye pek çok konuda olduğu gibi WikiLeaks konusunda da işin suyunu çıkarmayı başardı. Öncelikle iktidar ve yandaşları, müthiş propaganda teknikleriyle hedef saptırmayı yine başarıyor. Bir devletin elçilerinden edindiği bilgi, belge, duyum ve kaanatlerin ortaya saçılmasından iktidar adına rahatsız olanlar yalanlama yarışı içinde. Oysa ortada ne doğrulanacak ne de yalanlanacak bir şey var daha.

İddia edilmiyor ki

Başbakan da çok öfkeli bu konuda. Ortaya saçılanlarla ilgili “Nedir bunlar?” diye soran muhalefete yandaş desteği ile veryansın ediyor. Sanki muhalefet ortaya bir iddia atmış gibi “müfterisin, iddianı kanıtla” feryadı kapladı tüm ülkeyi. Oysa kimse bir şey iddia etmedi ki. Amerikalı diplomatlar duyumlarını merkeze aktarmışlar, bunlar teknolojinin cilvesi sayesinde ortaya dökülmüş. Ortada iddia sahibi yok yani.

Gelecek olanlar

Öyle sanıyorum ki, hedef saptıran ve kafa karıştıran beyanların arkasında “şimdilik bilinmeyen” kimi bilgilerin ortaya saçılma ihtimalinin yarattığı panik yatıyor. Türkiye ile ilgili 7900 belgeden henüz 50’ye yakınını öğrendik. Geride kalanlar içinde dedikoduyu aşan, duyumdan öte, istihbarata ve belgeye dayalı kriptoların çıkıp çıkmayacağını kimse bilmiyor. O halde bunun gardının önceden alınması gerekir herhalde.

Yine sabır diyorum

İlk günden beri WikiLeaks belgelerini çok fazla ciddiye almamaya çalıştım. Hâlâ aynı kanıdayım. Eğer ortaya çıkacaksa gelecek olanları sabırla beklemekten yanayım. Oyuna gelmemek, kronolojik duruma bakmadan, kriptoları değerlendirmeye kalkmamak gerektiğine inanıyorum. Sadece Türkiye değil, dünya da diken üzerinde, ne çok umursamaz ne de çok hassas olmanın pratikte bir faydası var.

En büyük zarar

WikiLeaks belgelerinin ortaya çıkmasının bana göre yaratacağı en büyük zarar, dünya kamuoyunun çeşitli ülkelerle ilgili edindiği kanaatllerdir. Bu belgeler sadece bizde yayınlanmıyor. Başka ülkelerin kamuoyları Türkiye ile ilgili tartışmıyor ki, aldığı bilgiyi doğru kabul ediyor, daha doğrusu bu kanaate sahip oluyor. Nitekim Avrupa medyasında Türkiye ile ilgili iddialar hayli eleştirel yorumlara konu oluyor. Bunu bilmeliyiz.

Bir günlük izin

Sevgili okurlar, siz bu satırları okurken ben Almanya’da olacağım. Hayli yoğun bir programım var. Güncelliği de yitirmemek için yarınki yazımı yazabilecek zamanı bulmam çok zor. Bu nedenle sadece yarın için sizden bir günlük izin rica ediyorum. Çarşamba’dan itibaren yine sizlerle birlikte olacağım. Yurt dışı izlenimlerimi de paylaşırım elbette.

Hepinize iyi haftalar...

DİĞER YENİ YAZILAR