Tayyip Bey miting meydanında gümbür gümbür konuşuyor. Halka dönüp soruyor:
“Sizi neden seviyorum biliyor musunuz?”
Kalabalıktan bir uğultu çıkıyor. Belli ki her kafadan bir fikir yükseliyor.
Tayyip Bey devam ediyor: “Sizi paranız pulunuz için sevmiyorum. Yaradan’dan ötürü seviyorum, Yaradan’dan ötürü.”
Tayyip Bey’in “Yaradan” dediği Allah.
“Allah insanı yarattı. Allah’ı çok seviyorum. O halde O’nun yarattığını da seviyorum.”
İşte Türkiye’nin en büyük çelişkisi bu. Başbakan bir taraftan “Cami avlusundan siyaset yapmayın” diye esip gürlüyor, öte yandan kendisi tam cami avlusu siyaseti yapıyor.
“Dini siyasete alet etmek” deyince akla hemen “türban, imam hatipler, Kuran kursları” falan geliyor.
Oysa “dini siyasete alet etmek” işte budur.
İnsanları en zayıf noktalarından, inançlarından vurur ve bundan prim yapmaya çalışırsınız.
Elbette hepimizi Allah yarattı. Elbette hepimiz O’nun kullarıyız ve bunun için şükrediyoruz. Hepimiz de dinimize inanıyor, ibadetimizi elimizden geldiğince yapıyoruz.
Akıllı insanlar binlerce yıllık tecrübelerin ışığında “dini siyasete alet ederek” toplumları suiistimal edenleri durdurmak ve sosyal düzeni sağlamak için “din ile yönetim işlerinin birbirinden ayrılması” gerektiğini anlamışlardır. Çünkü siyaset din ile yapıldığında toplumlar kaderci bir çizgiye itilir, çaresizliğin girdabı gösterilerek koşulsuz biçimde size tâbi olmaları sağlanır. Siyaseti din üzerinden yaptığınızda toplumlar sorgulamaktan, eleştirmekten, işlere karışmaktan çekinir, korkar.
Din ile yapılan siyasette demokrasi asla yoktur çünkü ikisinin bağdaşması mümkün değildir.
Tayyip Bey ise hepimizde bulunması gereken en insani olay olan “insan sevgisini” bile Allah’a bağlamaktan çekinmemekte. İnsanı “Allah yarattı” diye sevmek bir cami vaazında veya tasavvufta(*) hoş görülebilir, ama bir ülkenin başbakanı sevgiyi böyle tanımlayamaz.
Çünkü bu bir anlamda “Aslında sizlerin sevilecek hiçbir şeyiniz yok ama, Allah yarattığı için ben de sevmek zorundayım” demek gibidir.
Tehlike bu kadar açık ve basit, ama bazı gözler hâlâ bütün bunların demokrasi olduğunu sanıyor.
(*)Yaradılanı severim yaradandan ötürü (Yunus Emre).
AKP yüzde 40 mı?
Seçimlere gidiyoruz güya da, ortalıkta bir seçim havası yok.
Şunun şurasında 30 gün kadar kaldı seçime, ama caddelerde ne bayraklar var, ne posterler süslüyor duvarları ne de seçim bürolarının hareketliliği.
Sanki toplumun büyük bir bölümü “seçim olmayacak” gibi davranıyor.
Gerçi seçim olmama ihtimalini sakın yabana atmayın. Gerçekten 22 Temmuz’da seçimler yapılmayabilir. Bunun nedenleri ayrı bir konu.
Seçim havası yok ama, insanlar yine de birbirlerine sormadan edemiyorlar.
İzlediğim kadarıyla en çok konuşulan konular şunlar:
“Kime oy vereceğiz?”
“AKP yüzde 40 oldu mu?”
“Barajı kim aşabilir?”
Kime oy vereceklerini bilemeyen ve barajı kimin aşıp aşmayacağı konusunda fikri olmayanların (tabii oylarını AKP’ye vermeyecek olanları kastediyorum) en büyük merakı hatta telaşı AKP’nin yüzde 40’ları aşacak bir oya ulaşacağının ileri sürülmesi.
Hakkını vermek lazım AKP bu yüzde konusunu çok iyi kullanıyor.
Milyonlarca insanın katıldığı mitingleri bile “Canım onun parti işi olduğu ortaya çıktı” diye ucuzlatmaları, askere yönelik küfür ve hakaretlerin oy kazandırdığını söylemeleri, her gün ne idüğü belirsiz anketler yayınlayarak yüzde 40’ları geçtiklerini söylemeleri büyük başarı.
Çünkü gerçekten bunun etkisi oluyor.
Ancak şunu hemen söyleyeyim, AKP’nin yüzde 40’lara çıktığı koca bir palavradan başka bir şey değildir.
Müthiş bir psikolojik savaş yaşanıyor. AKP her fırsatı değerlendiriyor ve elinde tuttuğu medya güçleri ile olağanüstü bir beyin yıkama operasyonu yapıyor.
Hepsi budur, AKP’nin yüzde 30’u bulması bile mucizedir. Kimse bu beyin yıkama operasyonu karşısında kendini çaresiz hissetmesin.
Kıbrıs’tan bir olay
Kıbrıs’ta yaşanan ilginç bir olayı öğrendim. Acaba Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat bu olayla ilgili bir açıklama yapar mı?
Yer Gazimagosa’nın yakınındaki İskele’nin Ağıllar Köyü. Bu köye Rumlar’dan kalma bir kilise var. Kilise Türk tarafına geçen Rumlar tarafından sıklıkla ziyaret ediliyor.
Köyün Muhtarı Halil Bağbaşı kilisenin önünü temizliyor ve park haline getiriyor. Muhtar Bağbaşı parkın içine iki de bayrak direği dikiyor, birine Türk diğerine de K. Kıbrıs Türk Devleti bayrağı asıyor.
Ancak kısa bir süre sonra Rum tarafı şikâyetçi olarak İskele Kaymakamı’na başvuruyor. İskele Kaymakamı muhtarını arıyor ve “Bayrak direklerini biraz geri çek, diplomatik bir sorun yaşamayalım” diyor. Muhtar da direkleri 5 metre kadar geri çekiyor.
Ancak Rumlar bununla tatmin olmuyorlar. Bu kez Lefkoşe’de Türk Cumhurbaşkanlığına şikâyetçi oluyorlar. Birkaç gün içinde Başkanlık sarayından aranan Muhtar Halil Bağbaşı “Bayrak direklerini tamamen kaldır” talimatı alıyor. Mecburen direkleri söküyor ama sormadan da edemiyor “Kıbrıs’ta kendi bayrağımızı asabilmek için Rumlar’dan mı izin alacağız?”
Yer ve isim vererek yazdığım bu olay doğru mu? Doğru değilse ne diyeyim özür dilerim elbette, ama doğruysa Mehmet Ali Talat’ın herhalde Türk milletine söyleyeceği bir şeyler olmalı.
Mayınlar
Güneydoğu’da hemen hergün bir mayın patlamasında aslan gibi gençlerimizi şehit veriyoruz. Herkesin ortak merakı “Teröristler bu mayınları nasıl yerleştiriyor, bunlar konurken nasıl yakalanmıyor?”
Elbette çok haklı bir soru ve tepki bu. Ancak bazı askeri kaynaklardan aldığımız bilgilere göre son patlayan bu mayınlar yeni yerleştirilmemiş. Bu mayınların yıllar önce oralara konulduğu ve şimdi patlatıldığı belirtiliyor.
Terör örgütleri genellikle bir eylem kararı alırlar, bunun için plan ve program yaptıktan sonra harekete geçerler. Ancak PKK’nın çok uzun yıllara dayanan bir plan ve program içinde olduğu görülüyor.
Dağda yaşayan bir terör örgütünün, bu kadar akıllı planlar yapacağı düşünülemez, çünkü bunun için zamanları ve mekânları yoktur.
Bu da PKK terörünün arkasında nasıl bir başka örgütlü gücün durduğunun açık kanıtıdır. Sorun sadece dağdaki bir avuç eşkıya ile sınırlı değil.

