Utandılar sandım utanmamışlar

Haberin Devamı

Polisin öğrencileri Dolmabahçe ve Kurtköy’de dayaktan kırıp geçirdiğinin ertesi günü yandaş medyada “sanki hiçbir şey yaşanmamış” havası vardı. Bir ikisinde küçücük “polis öğrenci çatışması” gibi sade suya tirit haber çıktı o kadar.

Doğal olarak “yandaş medyanın bu vahşeti neden görmediğini” sordum. Ertesi gün, herhalde TV ekranlarındaki rezaleti görünce bir parça utananlar çıktı ve “bu kadarı da olmaz” gibisinden birkaç yazıya rastladık. Bu en azından bende “demek ki utanma duyguları da varmış” hissi uyandırmıştı.

Ancak aynı gün Başbakan, öğrenciler aleyhine salvo atışlarına başladı. Bununla da yetinmedi, medyaya da ağır biçimde yüklenerek “öğrencilere hak veren ya da polis vahşetini kınayan gazetecilere” bir güzel fırça çekti.

Anında kendine gelen yandaşlar, yine utanmayı bir kenara bırakarak öğrenciler aleyhine yazılar yazmaya ve ekranlarda konuşmaya başladılar. Kimi patalojik durumdan söz etti, kimi öğrencilerin faşistliğini anlattı, kimi yumurta atmayı terör olarak niteledi, kimi protestonun demokrasiye darbe olduğunu ileri sürdü.

En utanmaz olanları da olaylarda yaralanan ve bebeğini düşürdüğü söylenen bir genç kızı sorgulamaya kadar vardırdı işi. “Hamileysen işin ne?” diye genç kızı haşlayanlar “sen nasıl hamile kaldın bakiyim” çirkinliğini bile utanmazca dile doladı.

Yandaş olmanın dayanılmaz kepazeliğini bu olayla bir daha gördük.

İnsan mesleğinden utanıyor. Bir partiyi desteklemek adına, her türlü yalanı söylemeyi göze alan, gerçekleri saptıran, geçmişi unutturmaya çalışan, herkesi aptal yerine koyan biçareleri anlamak mümkün.

İktidar desteği olmadan hiçbir şey olduklarını bilmenin ezikliği ile sağa sola saldırmayı, herkese kara bulamayı, hiç utanmadan iftira atmayı, yalan söylemeyi göze alanları aslında gazeteci olarak nitelemek de doğru değil.

Ne yazık ki ülkemiz mütareke yıllarından bile beter bir gaflet içinde, olanları her gün ve her gece karşısında görmekten çok sıkıldı. Ama ne çare. “Tarafsız medya” böyle bir şey işte.

***


Son gelişmelerden sonra hükümetin gündeminde, yumurta fırlatmayı Anayasa suçu haline getirmek, Yumurtalık’ın adını değiştirmek ve meclis lokantasının menüsünden yumurtayı çıkarmak varmış. (Gani Yıldız)

***


Hamile olmak

Öğrenci olaylarının en konuşulan konularının başında gösterilere katılan bir kızın hamile olması ve yediği tekmeler sonucu çocuğunu düşürdüğü iddiaları var.

Yandaş medya bunun da üzerine atladı. Yok efendim hamile birinin işi neymiş orada, yok efendim nasıl hamile kalırmış, yok ailesinin haberi var mıymış?

Bunları kimler yazıp söylüyor? Özgürlük şampiyonları. Kişi hak ve özgürlüklerine en saygılı olanlar. En domakratlar. Özel hayatın korunmasına en fazla titizlik gösterenler.

Hepsini geçin. İşte turnusol kâğıdı gibi ortaya çıktı yine. Ben demiyor muyum hep “demokrasi ve özgürlük lafla olmaz, yaşamak gerek” diye. İşte bunlar sadece söyler, ama iş yaşamaya gelince maskeler düşüverir.

Örneğin bu yandaş takımına sormak isterim; “Hani Anayasa değişikliği ile Türkiye daha demokrat, daha özgür bir ülke oluyordu. İnsanlar korkmadan sokağa çıkabilecekti artık?”

Nerdeee, tam tersine, Türkiye giderek daha büyük bir korku ülkesi oluyor.

O genç kızımız “nasıl olsa demokrasi geldi, özgürlükler korunuyor, yasal bir hak olan protesto gösterilerine hamile de olsam katılmamda ne sakınca olabilir” diye düşünmüş olamaz mı? Düşünmüşse de demek yanlış düşünmüş.

Ayrıca zaten yandaş takımı, “olay çıkacağını bildiği halde gitti” diyor utanmadan. Bunların demokrasi anlayışı “benden olmayan dayak yer” şeklinde ya..

***


THY’den gazetecilere kıyak

AKP’nin kendine yakın gördüğü veya şimdilik kullanmaktan sakınmadığı kişi ve kurumlara pek çok avantaj sağladığı bilinen bir gerçek. Bundan medyanın da nasibini aldığını hepimiz biliyoruz. Yandaş olan gazetecilerin nasıl kollandıkları, iyi kazançlar sağlamaları için nasıl çabalandığı sır değil.

Yeni tanık olduğum THY kıyağından söz etmek istiyorum bugün.

THY’nin bazı yolcularına tanıdığı bir ayrıcalık var. CIP denilen bir servisle, havaalanlarındaki yoğunluktan kurtuluyorsunuz.

Bu ayrıcalıktan yararlanmak için ya Business veya First Class’ta uçacaksınız ya da çok fazla uçuş yapacaksınız. THY bu nedenle bir kart veriyor ve her uçuşunuz bu karta işleniyor. Belli bir limiti aştığınızda kartınız bu CIP salonlarından da yararlanacak hale getiriliyor.

Ben en azından her hafta bir gün mutlaka uçuyorum, yurt dışı uçuşlarım da var. Ama belli ki istenen puanı dolduramıyorum bunca uçuşa rağmen. Bu nedenle kartım yok. Olsa da CIP’i kullanacağımı düşünmüyorum. Onca yıl VIP konusunda yazdıktan sonra kendime ayrıcalık isteyemem herhalde.

Geçenlerde yine Ankara’ya uçuyorum. Bir tören için çok sayıda gazeteci de aynı uçaktaymış. Her zamanki gibi normal vatandaşlarla uçağa bindim. Derken CIP aracı geldi, içinden adeta bir ordu indi. Tam 19 gazeteci buradan biniyordu uçağa.

Hepsini de tanıyorum, temel özellikleri biri hariç hepsinin AKP yandaşı olması.

Helal olsun. Gün iktidarın gün. Gün iktidara yakın olma günü.

İktidara yakınsanız uçağa bile avantajlı binersiniz.

Ve bir küçük not: Ertesi gün dönüyorum. Bindiğim araçta iki gazeteci daha var. Onlar CIP’ten geçecek. “Birlikte geçelim” dediler. İstanbul’dan yola çıkarken dönüş için biniş kartımı da almıştım. Bu nedenle sakınca görmedim, çünkü sadece geçiş yapacağım, bir işlem yapılmayacak. Ama olur mu, ilkelerine ters düştüğün an, iyi niyetli bile olsan başına iş gelir.

Ne mi oldu? CIP görevlisi THY’ci kadın beni görünce hemen listeye baktı. Adım yok tabii. “Biniş kartım var” dedim ama öyle bir telaşlandı ki eli ayağına dolaştı. Sakinleştirdim, “Merak etmeyin AKP’lilere söylerim, ben yanlışlıkla geldim, buraya girdiğim için başınıza bir şey gelmez” dedim.

Tabii hemen çıkıyordum ki AKP yandaşı gazeteciler “Biz sebep olduk, bugünlük geçsin, kartı da var zaten yoksa uçağı kaçırır ayıp olur” dediler. THY’ci kadın “AKP güvencesi alınca” kerhen “geç” dedi.. Halime ve THY personelinin korkusuna kahkahalar atarak uçağa bindim.

***


RTÜK yasakları

Birkaç hafta Beyaz TV’de başıma gelince öğrendim ben de. RTÜK’ün ceza uygulamaları çok ilginç ve bir o kadar da kötü.

Biliyorsunuz 10 yıl öncesindeki gibi RTÜK artık ekran karartmıyor. Bunun yerine ceza alan programın yerine belgesel koyuyor örneğin. Tabii belki asıl tartışılması gereken bu. Belgesel yayını neden “ceza” olsun ki.

Tabii uygulamayı görünce cezanın da ne olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü RTÜK uygulamasına göre “ceza” olarak yayınlanan programın içine reklam alamıyorsunuz, hiçbir şekilde kesemiyorsunuz.

Peki tamam da, “ceza yayını” sırasında ekrana bir duyuru da koyamıyorsunuz. Örneğin “ceza bittikten” sonra başlayacak programı yazıyla bile anonslayamıyorsunuz.

Böylelikle “ceza yayını” uzadığı ya da ne zaman biteceği belli olmadığı için izleyici ekrandan kaçıyor ve bir sonraki program da bundan nasibini alıyor.

RTÜK en azından bu noktada biraz iyi niyet göstermeli ve kuralları gevşetmeli.

DİĞER YENİ YAZILAR