Türkmenbaşı Tansu Hanım’ı nasıl dansa davet etmişti?

1995 yılıydı. DYP-SHP koalisyonu hükümeti vardı. Tansu Çiller de Başbakan. Yaz dönemiydi yanlış hatırlamıyorsam

Haberin Devamı

1995 yılıydı. DYP-SHP koalisyonu hükümeti vardı. Tansu Çiller de Başbakan. Yaz dönemiydi yanlış hatırlamıyorsam. Uzun bir Orta Asya gezisine çıkmıştı. Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan’ı kapsayan bir gezi.

Ben de hiç görmediğim ve merak ettiğim bu ülkeleri görme fırsatı bulmuştum bu gezide. Son durak Türkmenistan’dı.

Türkmenistan o sıralar hızla kalkınmaya çalışıyordu. Başkent tam bir şantiye görünümündeydi. Hele Ankara’daki Çankaya bölgesini andıran kente hakim bir tepeye birbirinden lüks devlet binaları ve çok lüks konutlar inşa ediliyordu. Bu konutlarda devlet yöneticileri ve bürokratların oturacağını söylemişlerdi.

İlk gün resmi temaslar yapıldıktan sonra Türkmenbaşı’nın Çiller ve beraberindekilerin onuruna bir ziyafet vereceğini haber verdiler.

Akşamüzeri hepsi kırmızı renkli Volvo otomobillere doluşup ziyafetin verileceği yere gittik.

Burası tıpkı Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliği gibi bir yerdi. Zaten Niyazov, Türkmenbaşı adını alarak aslında kendine Atatürk demek istemişti. Her şeyi ile O’nu taklit etmeye çalışıyordu.

Derken yemeğe geçildi. Rusya başta olmak üzere eski Sovyet Cumhuriyetleri’ne gidenler bilir. Bu tür yemeklerde masada yok yoktur. Ve tabii en önemlisi votka da baş köşededir.

Votkaları bizdeki gibi bardakla da içmiyorlar. Küçücük kadehlerde içiliyor ve her kadeh bir kerede içilmek zorunda.

Garsonlar başımızın üstünde bekliyor, votka içildiği an mutlaka yenisi konuluyor. Votkayı içmeden önünüzde tutmanın imkanı yok, çünkü birkaç dakikada bir yemekteki biri şerefe kadeh kaldırıyor.

Baktım Tansu Hanım durumu idare ediyor. İçmiyor ama kadehi kaldırıyor. Özer bey teklifsiz götürüyor kadehleri.

Derken işin eğlence kısmı başladı. Türkmen şarkıcılar çıktı önce. Sonra dans gösterisi yapıldı.

Müzik, bizim müziğimize de benziyor. Biz masadaki Türkler daha ağırbaşlı oturuyoruz da, Türkmenler müzik çaldıkça yerlerinde duramıyor.

Türkmenbaşı’nın işaretiyle birkaç Türkmen kalkıp oynamaya başladı. Sonra ortalık biraz daha kalabalıklaştı. Bizim Türklerden de, hatta bazı gazeteciler de vardı, kalkıp oynayanlar oldu.

Bu sırada Türkmenbaşı Tansu Hanım’ın kolunu tutup “Haydi biz de dansa kalkalım” demez mi? Hepimiz olayı izliyoruz. Tansu Hanım kalksa ne olur?

Neyse Tansu Çiller çok kibarca bunun şu sırada uygun kaçmayacağını söyledi herhalde ki Türkmenbaşı ısrardan vazgeçti. Ama kendisi ellerini şaklatarak yerinde oynamaya başladı. Özer bey de ona eşlik etti.

Dün bizim gazetenin başlığı “En renkli diktatör öldü” şeklindeydi. Bir başlık bu kadar doğru olabilir. Niyazov yani Türkmenbaşı’nın ölümünü öğrenince bu hatıra canlandı gözümün önünde.

*****

Sine-i milletle alay etmeyin
AKP’liler sine-i millete dönme konusunu alaya almaya başladılar. CHP’liler istifa etse bile bunu Meclis onaylamak durumunda ya, AKP’liler “Biz istersek onaylarız istemezsek onaylamayız” diyorlar.

Hatta işi daha da alaya alıp “bazılarını onaylarız, bazılarını onaylamayız” bile diyorlar. Esprili dedikodulara göre örneğin Baykal ve parti yöneticilerinin istifası onaylanacak, diğerlerininki onaylanmayacakmış.

AKP’lilere tavsiyem, sine-i millet konusunda bu kadar alaycı olmasınlar. “Baykal’ın istifasını kabul ederiz haa” türündeki sözde komiklikler AKP tabanının bir bölümünü güldürebilir tabii ki.

Ancak iş o kadar da ucuz değil. 130’un üzerindeki CHP’li sine-i millete dönme kararı verip istifa ettikten sonra siz onaylasanız ne olur onaylamazsanız ne olur.

Bunun bugünkü iktidara içte ve dışta vereceği hasarı hesap etmek gerek. Şimdilik kararsız görünüyorlar, ama sıra gerçekten sine-i millete gelirse ve CHP toptan Meclis’ten çekilirse, durum AKP’lilerin alaya aldığı kadar komik olmayacaktır.

Bu alaycı koroya perşembe akşamı canlı yayına çıkan Tayyip bey de katıldı. Belli ki CHP’yi bu yolla tahrik etmeye çalışıyor. İzlediğim kadarıyla Tayyip bey eğer sine-i millet başına gelirse durumun vahametini anlayamayacak.

*****

Bir adam öldü
Olay pek çok gazetede, çok büyük yer almıştı geçen hafta. İstanbul’un en büyük alışveriş merkezlerinden Cevahir’de arka arkaya iki küçük çocuk, yürüyen merdiven boşluğuna düşerek ölmüştü. Kıyamet kopmuştu doğal olarak. Bir de üstüne merkezin güvenlik görevlilerinin hırsızlık yaptığı şüphesiyle küçücük bir çocuğu sopayla dövmesi işin tuzu biberi olmuştu.

Bunlardan iki gün sonra gazetelerin iç sayfalarında çok da büyük olmayan bir haber daha yayınlandı. Cevahir alışveriş merkezinin Güvenlik Müdürü Mithat Piroğlu kalp krizi geçirerek ölmüştü. Belli ki yapılan eleştiriler ve üst üste meydana gelen çok ciddi olaylar Piroğlu’nu derinden sarsmıştı. Demek ki bu sarsıntılara kalbi dayanamadı.

Bu haberi öğrendiğimde tıpkı o çocukların ölümünde duyduğum sızıyı hissettim yüreğimde.

Üç kuruşluk bir tedbirin düşünülememesi, ihmal edilmesi bu hayatta pek çok iş yaptığını sandığım bir insanı da aramızdan alıp götürdü.

Hayatın gerçeği belki de bu. Dram artı dram.

DİĞER YENİ YAZILAR