Dünkü yazımda Sudan’daki durumu özetleyerek halkın yaptığı seçimin mutlaka doğru olmayabileceğini anlatmaya çalışmıştım. Bugün de Türkiye’deki duruma bir göz atmak istiyorum.
AKP ve yandaşlarının rahatlıkla savunduğu konu, sayısal üstünlük. Demokrasinin sadece seçim aşamasını ortak eksen alan “Milli irade böyle diyor” söylemi elbette ilk anda karşı çıkılamayacak bir durum.
Ancak sorulması gereken “milli irade” hangi ortamda oluşuyor? Ya da oluşan gerçekten milli irade mi?
Hızla fakirleştirilen, çaresiz bırakılan ve bir tas çorbaya muhtaç hale getirilen, bu nedenle de bırakın ülke sorunlarını öğrenmesini, evinin kapısında neler olup bittiğini bile anlamasına izin verilmeyen milyonların kararı milli irade midir?
Elbette demokrasiyi tanımlarken bunun bir elit rejimi olmadığını, kimsenin kimseden üstün sayılamayacağını, insanlar arasında din, dil, ırk, kültür, eğitim farkına göre bir değerlendirme yapılamayacağını bilmemiz gerekiyor.
Ancak demokrasinin en önemli kavramlarından biri de seçim. Ve eğer bir seçim sonunda ağırlıklı olarak, yoksullaştırılmış ve yardıma muhtaç hale getirilmiş kitlelerin oyunu alıyorsanız bunu milli irade olarak tanımlayabilir misiniz?
Sosyoekonomik politikalar sonucu eğer bir halkın toplam kalitesi düşürülürse, yoksullaştırılıp çaresiz hale getirilirse, ülkenin dengesi de bozulur. Herkesin eşit sayıldığı toplumda ekonomiye katkı sağlayan, üreten, eğitim gören, bilim, kültür, sanat ve estetikten nasibini almış kişilerin azınlığa düşme tehlikesi baş gösterir.
İşte bunu becerebilen siyasi hareketler bu kavramlara yaklaşmasını öncelikle dini motifler kullanılarak engelleyerek, basitlik ve kalitesizliğe itip niteliksiz hale getirdikleri kitlelerin desteği ile ülke yönetimine egemen olmaya kalkar.
Hiçbir vizyonu olmayan, içinde bulunduğu durumu çok şikâyet etse bile korumayı temel hedef kabul eden, bu uğurda vereceği oyu, bu oyunun devamı için kullanmaktan sakınmayan ve bunun tehlikesini görmeyen kitlelerin milli irade olarak algılanması sayısal olarak doğru olsa bile ülkeyi uçurumun kenarına getirmekten başka işe yaramaz.
Gelişmiş demokrasilerde hedef niteliksiz kalabalıkları kurtarmak yerine, onları daha da kötü duruma getirerek oy kazanmayı düşünmek kimsenin aklına, hayaline sığmaz.
Gelişmiş demokraside bu yolla oy toplamaya çalışanlar demokrasinin çarkları arasında eritilir.
Türkiye’de ise ne yazık ki tersine bir manzara ile karşı karşıyayız.
Kaset var deşifre yok
M ettiğim bir konuyu ısrarla yazdığımı biliyorsunuz. Ergenekon adı verilen davanın zanlıları ile ilgili çok sayıda telefon konuşması ya da ortam dinlemesi deşifreleri okuduk. Ama bu kayıtların hepsi darbe yapmaya kalkanların kendi aralarındaki konuşmalar.
Merakım şu: Neden darbe yapmaya kalkan bir örgüt sadece kendi yandaşlarını dinler ve bunların kayıtlarını saklama becerisi bile gösteremez?
Bu soruma yavaş yavaş cevap almaya başladım. Dün bir gazetede eski jandarma istihbarat generali Levent Ersöz’ün Başbakan Erdoğan’ı da dinlettiği haberi vardı.
Demek ki Ergenekon sadece kendi adamlarını değil, darbe ile devirmek istediği iktidarın başını da dinlemiş.
Ama nedense “Erdoğan’ın dinlendiği” iddiası var da, dinleme kayıtları yok ortada. Generallerin, gazetecilerin, akademisyenlerin, eş ve çocukların konuşmaları yayınlanırken Başbakan’ın dinlenen konuşmaları yayınlanmıyor.
Ama insan merak etmeden de duramıyor. Acaba şu Ergenekon denen örgüt Başbakan’ın hangi konuşmasını dinledi? Bu kayıtlar servis mi edilmiyor yoksa haberi alan gazeteler mi kayıtları yayınlamıyor?
Doğu’ya çağırma tahriki
Başbakan Erdoğan sık sık gittiği Doğu illerinden başta CHP olmak üzere muhalefete çağrı yaparak “Neden buraya gelmiyorsunuz?” diyor.
Erdoğan halkın duygularını da okşayarak “Burası Türkiye değil mi, Sivas’tan öteye niye geçemiyorsunuz?” sözleriyle konuşmasını pekiştiriyor.
Bu çok tahrik edici bir çağrıdır.
Tabii bu söylem ilk duyulduğunda cazip ve doğru gibi gelebilir. Popülizmin sınırı olmadığı için çok ciddi prim de yapar.
Ama herkes elini vicdanına koysun ve düşünsün, Başbakan Erdoğan Doğu illerine hangi koşullarda gidiyor?
Güvenlik önlemleri günler öncesinden başlıyor. Polis ve asker gidilecek kentin her yerinde inanılmaz güvenlik önlemleri alıyor. Olası protesto gösterisi yapacak kesimler terörize ediliyor hatta gözaltılar bile yaşanıyor.
Adeta bir cam fanus içinde kente gelen Başbakan kürsüye çıkıyor.
Bu sırada güvenlik görevlileri herkesi tek tek arayarak aldıkları meydanda kuş uçurtmuyor.
Bununla da yetinmiyor, mitingin yapılacağı alana açılan tüm cadde ve sokaklarda polis, asker yığınağı oluşturuluyor. Yanyana yürüyen üç kişi bile uyarılıyor ve dağılmaları söyleniyor.
Başbakan bu kentlere devletin özel uçağı ve makam araçlarıyla gidiyor. Başta kentin valisi, emniyet müdürü ve garnizon komutanı seferber oluyor.
Peki aynı uygulama örneğin CHP veya MHP genel başkanları için de yapılır mı?
Kimse buna “Evet” diyemez. Elbette normal güvenlik önlemi alınır ama o kadar.
Başbakan “Buraya gelemiyorlar” diyerek aslında muhalefetin bu bölgeye gitmesini de engelliyor. Çünkü bu söylemin arkası provokasyondur. “Gelirlerse olay çıkarın” demektir.
20’nci yılda
Evliliklerinin 20 yılı geride kalmıştı. Geceydi, yataklarına uzanmışlardı. Kadın birden kocasının oldukça uzun bir zamandır yapmadığı biçimde dokunmaya başladığını hissetti.
Adamın parmakları boynunda gezindi, yavaşça sırtına doğru inmeye başladı. Boyun ve omuzlarından küçük dokunuşlarla geçen el usulca göğüslerinden birine, sonra diğerine ilerledi, tam göbeğine gelince durdu.
Kadın elin sol kol içinde gezindiğini, yeniden göğsünü yandan kavradığını belini yumuşacık sarmaladığını, kalçalarına doğru ilerleyen hafif baskının bacaklarına kaydığını hissetti.
Sonra birden her şey durdu. El çekildi, ortalık sakinledi. Bu okşamalarla iyice heyecanlanan kadın cilveli bir sesle, “Sevgilim, harikaydı. Niye durdun?” diye sordu. Adamın cevabı kısaydı: “Uzaktan kumandayı buldum.”

