Tayyip Bey’in Cumhurbaşkanı olması için çırpınan yandaşların yeni buluşu rahmetli Turgut Özal.
Tıpkı bugün Erdoğan’a yapıldığı gibi zamanında rahmetli Özal’a da “çıkma” tavsiyeleri hatta baskıları yapılıyordu. Aynen şimdi olduğu gibi muhalefet “çıktığı gibi yakasından tutup indiririz” tehditleri savuruyordu.
Bu örnekten yola çıkan AKP’liler ve yandaşları “Oysa kısa bir süre sonra Özal halkın cumhurbaşkanı olduğunu gösterdi. Kendisine tepki gösterenler bile ona alışmıştı. Ölümü ve cenazesi de bu nedenle alışılmadık oldu. Onbinlerce insan cenaze törenine katıldı, onun için ağladı” diyorlar.
Bu yorumu yapanlar aslında şunu demek istiyor: Nasıl Özal’a alıştıysanız bir gün Tayyip Erdoğan’a da alışırsınız. Çünkü Tayyip Erdoğan Köşk’e çıktığı zaman halkın cumhurbaşkanı olacaktır. Bu şansın ona verilmesi gerek.
Kahve toplantılarında, her şeyden bi haber insanlara bunu anlatırsanız, onlar mantıklı ve doğru bir söz duyduklarını belirtir biçimde başlarını sallayabilirler.
Ama gerçek bu değil ki.
Bugün Tayyip Erdoğan’ın veya bir benzerinin Çankaya Köşkü’ne çıkmasına karşı çıkılmasıyla zamanında rahmetli Özal’ın Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkılması aynı temele dayanmıyor.
Özal 83 seçimlerinde yüzde 40’a varan oylarıyla tek başına iktidar oldu. Üstelik mevcut askeri yönetim kendi düşünce yapısına göre iki partili bir model hazırlamıştı. Özal araya üçüncü olarak girdi ve iktidara geldi.
1987 seçimlerinde Özal bir miktar oy kaybetti ama yine tek başına iktidar koltuğuna oturdu.
Ancak 1989 yılında yerel genel seçimler yapıldı. Özal’ın ANAP’ı ancak yüzde 21 oy alabildi. Ankara, İstanbul, İzmir, Adana gibi büyük kentlerin belediyelerini rakiplerine kaptırdı.
Hemen arkasından Cumhurbaşkanlığı seçimi geldi. Muhalefet halktaki desteği sadece yüzde 21 olan Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olamayacağını ileri sürdü ve müthiş bir kampanya başlattı.
Özal buna rağmen meclis aritmetiğini kullanarak kendini seçtirtti.
Bu kampanyada Turgut Özal’ın cumhuriyetin temel ilkelerini, Atatürk ilke ve devrimlerini değiştirmek istediği iddiaları elbette vardı. Ancak gerek Özal’ın iktidarı boyunca ülkeye kazandırdıkları gerekse kendisinin ve ailesinin yaşam biçimi bu tehlikenin o kadar açık biçimde olmadığı izlenimi yaratıyordu. Halkın önemli bir bölümü de muhalif olsa bile Özal’ın bu değerleri yok edeceğine inanmıyordu.
Erdoğan da ise durum tamamen farklı. Elbette temsilde adalet sağlamayan meclis aritmetiğini kullanmak istemesine yönelik tepkiler var.
Oysa asıl tepki ve endişe, Erdoğan ve AKP’nin beyin takımının Cumhuriyet’in temel niteliklerini, Atatürk ilke ve devrimlerini kısmen ya da tamamen ortadan kaldıracağı yolunda yaygın ve güçlü bir kanaatın ortaya çıkması üzerine başgösterdi.
Bugün Türk halkının ezici bir çoğunluğu AKP’yi irticanın kalesi olarak görüyor ve bu ekibin seçilmesi halinde Türkiye’nin bir Arap ülkesine dönüşeceğini düşünüyor.
AKP lideri ve kurmayları da hal, tavır, davranış ve eylemleriyle bu söylemi güçlendiriyor.
İşte bu nedenle, bugünkü tepkiler zamanında Özal’a gösterilen tepkinin kat kat üstündedir ve Özal’ı durdurmayan millet iradesi bu kez Erdoğan veya bir benzerinin Çankaya’ya çıkmasını engelleyecektir.
AKP yandaşlarının Özal örneği ile halkın kafasını karıştırma ve “alıştırmaya ilk adımı atma” operasyonları gülünüp geçilecek komik bir çıkıştır.
Top taca atılmalıydı
Fenerbahçe uzun süredir penaltılarının kasıtlı olarak verilmediğini ve bazı maçları bu tür hakem hataları yüzünden kazanamadığını iddia ediyor.
Geçen hafta yine verilmeyen bir penaltı tartışması çıkınca Fenerbahçeliler “İlk kazanacağımız penaltıyı taca atacağız” dediler.
Bu elbette resmi bir söylem değildi ama güzeldi. Fenerbahçe bu hafta ilk kez penaltı kazandı. Ama ne yazık ki bu penaltıya kadar henüz bir gol atılmamıştı ve Fenerbahçe bu şansını gole çevirerek kullandı.
Diyorum ki, keşke maçı kazanamama pahasına bu penaltı taca atılsaydı. Çünkü büyük işleri büyük düşünenler, büyük adamlar yapar. Fenerbahçe belki taca atılan penaltı yüzünden şampiyonluğu kaçırabilirdi, buna karşın tarihe geçecek büyük bir protestoya da imza atmış olurdu. Büyük takıma bu yakışırdı, olmadı.
Malatya cinayetinin ardında “hoşgörü” mü var?
Türkiye’de, Hristiyanlar, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar ya da başka etnik kökene ya da dini inanışa dayanan toplumlar yüzyıllardır var.
Türkler bu insanlarla yüzyıllardır iç içe, kardeşçe ve sevgiyle yaşıyorlar.
Savaş dönemlerinde görünen bazı münferit olaylar dışında Türkiye’de Türk halkından olmayanlara karşı bir şiddet uygulanması pek görülmemiştir.
Oysa son bir yıl içinde Müslüman olmayan toplulukların fertlerine karşı inanılmaz bir baskı ve saldırı olduğunu görüyoruz.
Dünkü Milliyet’te vardı, sadece bu yıl içinde bir rahip öldürüldü, 3 rahip dövüldü, üç kilise saldırıya uğradı, Ermeni bir gazeteci öldürüldü, son olarak da misyoner suçlaması ile 3 kişi eşi görülmemiş bir vahşete kurban edildi.
Bu olaylar anlaşıldığı kadarıyla son 4-5 yıldır bu kadar yoğunlaştı. AKP tarafından büyük gürültülerle yürütülen “dinler arası hoşgörü” kampanyaları da bu döneme denk geliyodr.
Sanki Türk topraklarında dinler arası hoşgörü yokmuş gibi gündemimize bu konu sokuldu. Ve ne gariptir ki AKP “dinler arası hoşgörü” dedikçe, hiç alışmadığımız bir hoşgörüsüzlük ortamı oluştu.
Demek ki toplumsal yaşama suni müdahaleler ters tepiyor. AKP hiç gereği yokken başlattığı “dinler arası hoşgörü” kampanyalarının altında eziliyor şimdi.
Ne kadar ayıp
AKP’nin yayın organı Yeni Şafak dün çok ayıp bir manşetle çıktı okurlarının karşısına. “Bunun adı ulusalcı terör” diyen gazete, Malatya vahşeti sanıklarının yazdıkları mektuptaki “vatan elden gidiyor, ülke bölünüyor, din elden gidiyor” sloganlarının sadece ilk ikisini göstererek, bu vahşeti sanki ulusal değerlere sahip çıkanların yaptığı izlenimi yaratmaya çalışıyor.
Bu medyatik ahlaksızlıktır, ayıptır, günahtır ve bölücülüktür.
Ortada bir vahşet vardır. Kim yaparsa yapsın bundan siyasi bir çıkar ummaya çalışmak sadece bu ülkeye zarar vermek anlamına gelir. Cumhurbaşkanlığı olayı sanıyorum bu kesimin başını biraz döndürdü, ama bu soğukkanlığı kaybetmeye neden olmamalı.

