Yıllar nasıl da akıp geçiyor insan anlamıyor bile. Belki de anladığımız sırada artık yılların da tükendiğini fark edeceğiz.
Uğur Dündar’ı anlatan “İşte Hayatım” kitabını okurken, geçen yıllar da gözümün önünden akıp gitti. Uğur Dündar’ın meslekte 5-6 yıl fazlası var benden, bu nedenle son 35 yılın pek çok olayını aynı anda yaşadık, aynı anda gözlemledik.
Nedim Şener’in kaleme aldığı Uğur Dündar’ın “İşte Hayatım” kitabı son 40 yılın da bir özeti. Uğur Dündar aktif gazetecilikten hiç kopmadı ve yaşadığı her olay, başardığı her iş aynı zamanda Türkiye’nin son 40 yılının da kilometre taşlarıydı.
Kitabı okurken bir kere daha gördüm ki, Uğur Dündar olmak kolay değil. Ortaya bir başarı öyküsü koyabilmek için işte bütün bunların da yaşanması gerekiyor. Sonuçta Uğur Dündar’ın başarı hanesinin büyüklüğünü ve bunun da boşuna kazanılmış bir zafer olmadığını anlıyorsunuz.
Kitabı bitirdikten sonra Uğur Dündar’ın “hayatına” kitapta olmayan bir anıyı eklemek istedim. Hatırlayacak mı bilemiyorum tabii.
1990’dan önceydi. Doğuş Grubu, Yemen’de bir baraj inşa etmişti. Ayhan Şahenk bir grup gazeteciyi açılış töreni için Yemen’e davet etmişti. Sabah Gazetesi adına da davete ben katıldım. Uğur Dündar da o sırada Hürriyet’te.
Ayhan Şahenk Swissair’den bir uçak kiralamıştı. Bir büyük salon, 20 koltuklu oturma bölümü, bir yatak odası, bir yemek salonu ve banyo vardı uçakta.
Yemen’deki törene Turgut Özal da katılmıştı, başbakan olarak. Suyu pek olmayan Yemen’de baraj çok önemliydi. En çok da halkın baraj gölü kenarına oturup saatlerce suya bakması ilgimi çekmişti. Suya hasret bir ülke tabii.
Her neyse, Başkent Sanaa’daki Hint Oteli’nde sadece “aşırı körili” yemekleri yemekten hepimize bir haller olurken Uğur Dündar “Sanaa’nın dışı çok ilginçmiş. Köy bakkallarında Kalaşnikof bile satılıyormuş, keşke gidebilsek” dedi.
Doğuş Grubu yetkililerine sorduk, “Çok tehlikeli” dediler. İkimizin gözü kara, ille gideceğiz. De nasıl?
Gezinin ikinci günü Uğur Dündar, biriyle röportaj yapmak için gitti, diğer gazeteciler dağıldı, ben de Doğuş’un şantiyelerinden birine gittim. Mühendislerden biri “Köyleri gezmek ister misiniz” dedi. Canıma minnet. Aklıma Uğar Dündar’ın söylediği “Kalaşnikof satan bakkallar” geldi. Çıktık yola. Yemen dağlık, Sanaa 2 bin metrede. Dağların arasında dolaşıyoruz. Bir köye geldik. İndik arabalardan, herkes bize bakıyor ama Doğuş’un amblemi tanındığından rahatsız olmuyorlar.
Benim derdim bakkaldaki tüfekleri görmek. Derken bakkalı bulduk. Aaaa, gerçekten de silah var. Üstelik kapı önünde. Çocuklar için oyuncaklar, ayakkabılar, tişörtler, arada da Kalaşnikoflar ve yerlerde mermiler.
Çekinerek birkaç resim çektim sonra makinamı sakladım ne olur ne olmaz.
Akşam geri döndüğümüzde Uğur Dündar’a olanları anlattım. “Tüh be” dedi sadece ama üzüldüğünü fark ettim.
Dönüş yolunda “Uğur abi” dedim, “Tüfek konusunda sana haber atlattım, ama bu gerçekten tesadüfen oldu. Bilgi senindi, ama haber benim oldu. Bunu içime sindiremiyorum. Şimdi lütfen bu makinanın içindeki filmi al.”
Önce itiraz etti Uğur Dündar, ben de ısrar ettim. Uğur Dündar’ı atlatmak güzeldi belki ama, hem bilgi onundu hem de bir tesadüf sonucu atlatmayı da kendime yakıştıramadım.
Dönüşte ikimiz de Yemen gözlemlerini yazdık uzun uzun, ben tüfek olayını yazıda anlattım, Uğur Dündar ise fotoğrafları da kullandı.
Pazar fıkraları, hepsi taze taze
Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bu hafta için ayırdıklarımı birlikte okuyalım...
Muhteşem haber
Polis müfettişi, karısı denizde kaybolan adamın kapısını çalmış. “Size bir kötü, bir iyi, bir de mükemmel haberim var efendim” demiş, “Hangisini önce söylememi istersiniz?” Adam “Kötü haberi önce verin” demiş. “Karınızı körfezin dibinde bulduk efendim.” Adam “Aman Tanrım” diye olduğu yere çökmüş, daha sonra müfettişin söylediklerini hatırlayıp “İyi haber nedir?” diye sormuş. “Şeyy, mayosunun içinde bir sürü istiridye bulduk, hepsinin de içinde maddi değeri son derece yüksek inciler var.” Adam “Peki muhteşem dediğiniz haber nedir?” diye sorunca müfettiş cevaplamış “Hanımefendiyi yine aynı yere salladık, yarın sabah erkenden çekeceğiz.”
Tercih
İki arkadaş barda sohbet ediyormuş. “Offf” demiş biri, “23 yaşında, mankenlik yapan, beş kuruşsuz bir sevgilim var, diğer yanda 63 yaşında inanılmaz serveti olan ve benimle yaşamak isteyen yaşlı bir dul, geleceğimi hangisiyle kuracağıma karar veremiyorum.” Diğeri “Saçmalama” demiş, “Bu şartlarda bir saniye bile tereddüt etmezdim doğrusu. Ömründe bir daha 23 yaşında bir fıstığın ilgisini çekebilir misin sanki? Gençlik ve güzelliğin yerini ne tutabilir ki? Hemen o yaşlı yarasaya boşver ve koş o güzel peri kızının kollarına.” Arkadaşı “Haklısın” demiş, “İşte arkadaşlık bu. Akıl dolu desteğine ne kadar teşekkür etsem az.” Diğeri “Önemli değil” demiş “Bana şu yaşlı dul kadının telefonunu verir misin?”
Malum işte
Kadının biri petshop’un önünden geçerken dükkânın kapısının önündeki papağan “Hey bayan” demiş, “Ne kadar çirkinsiniz.” Şaşkınlığını attıktan sonra son derece sinirlenen kadın kaçarcasına uzaklaşmış oradan. Ertesi gün yine işine giderken aynı noktada “Hey bayan” uyarısı gelmiş yine o papağandan ve arkasından “Ne kadar çirkinsiniz.” Bu sefer kadın içeri girip papağanı dükkân sahibine şikâyet etmiş. Binbir özür dileyen adam kadına bir daha asla böyle bir şeyin olmayacağı teminatını vermiş, ama aynı günün akşamı kadın evine dönerken papağan tekrar “Hey bayan” demiş. “Ne var?” diye kaşlarını çatarak sormuş kadın. Papağanın cevabı geç kalmamış: “Malum. Biliyorsunuz işte!”
Gerçek haber
Bir gazete sahibi kendisine ilginç haber getirecek okuyucularına ödül vadetmiş. Hemen kendisine bir telefon gelmiş, “Biraz evvel kamyonun birinin freni patladı, yokuş aşağı hızlanarak girdiği bir evi paldır küldür yerle bir etti.” Patron “Beni hiç ilgilendirmedi” demiş, “Sıradan.. Her zaman olan bir şey.. Benim için bir haber değeri yok.” Telefondaki adam “Anlıyorum” demiş, “Şöyle anlatırsam sanırım ilginizi daha çok çeker sanırım.. Bahsettiğim ev sizin eviniz!”
Teksaslı
Teksaslı çiftçi Avustralya’daki çiftçi arkadaşına ziyarete gitmiş. Arkadaşının buğday tarlasını gezerken sırf hava atabilmek için “Aa.. Bu ne?” demiş, “Bizdeki başaklar bunun iki mislidir!” Daha sonra bir koyun görüp “Bu ne be?..” demiş adamı aşağılayarak “Bana bunun bir koyun olduğunu söyleme sakın... Bizdeki koyunlar sizdeki inekler kadardı.” Bir müddet sonra hayatında ilk defa gördüğü iri kangurunun tarlanın ortasında zıp zıp zıplayarak koştuğunu görüp ne olduğunu merakla sorunca “Yok artık” demiş Avustralyalı sinirini belli etmemeye çalışarak, “Sakın bana ’Bizim Teksas’ta çekirge yok’deme!”

