Yıllardır hep aklıma takılır, siyasetçiler seçim meydanlarında ya da Meclis kürsüsünde konuşurlar, sonra bir bakarsınız rakibi kendisini mahkemeye vermiş.
Rahmetli Turgut Özal yapardı bunu örneğin.
Ancak aklına gelen her anda, rakibini ya da kendisine muhalefet eden birini mahkemeye verme rekoru sanıyorum Tayyip Erdoğan’da.
Yazarından karikatüristine, gazetesinden dergisine pek çok kişi ve kurumu mahkemeye veren Erdoğan, siyasi rakiplerine karşı da bu silahı kullanmaktan çekinmiyor.
İşte en son mahkeme olayı Baykal’la ilgili. CHP lideri seçim meydanlarında Tayyip Erdoğan’ın ‘maganda gibi davrandığını’ söyleyince davayı yedi.
Oysa siyasetçinin bir başka siyasetçiyi mahkemeye vermesini anlamak mümkün değil. “Efendim, işin içinde hakaret varsa sineye mi çekecek?” diyebilirsiniz. Doğru da yine siyasetçilerin hesaplaşma yeri bence mahkeme koridorları değil sandık olmalı.
Tayyip Erdoğan gibi AKP ve yanlılarının da en önemli silahlarından biri mahkemeler. Dikkat edin, AKP’ye yönelik eleştirilerde, suçlamalarda bulunanlar kendilerini mahkeme kapısında buluveriyor.
Erdoğan ve yandaşları ayrıca rakiplerini de bu yola itmeye çalışıyor “Madem öyle mahkemeye koşsanıza” öğütleri veriyor.
Ben bunda bir art niyet olduğunu seziyorum. Çünkü AKP ve ona güç verenlerin asıl sorunu çağdaş demokrasi ve hukuk sistemi. Her ne kadar ağızlarından demokrasi ve hukuku düşürmeseler bile AKP zihniyetinin temelinde bugünkü çağdaş demokrasi ve hukuk yok.
Nitekim güya demokrasi adına yeniden yazılmak istenen Anayasa bugünkü hukuk ve demokrasi sistemini temelinden sarsmayı amaçlıyor. Öyle sanıyorum ki AKP’nin çekirdek zihniyeti, kendisinden olmayanlara “Sizi savunduğunuz sistemin kuralları ile mahkûm ettiririm” politikası uyguluyor.
Bir düşünün bakalım...
Sosyetede Sibel Çarmıklı seferberliği
Siyasette ilke kalmadığı için biliyorsunuz artık herkes her yerden aday olabiliyor. BBP’li bir kişi CHP’nin “umut bağladığı” aday olurken, CHP’de siyaset yapan birini şimdi MHP’de görebilirsiniz.
Yıllarca siyaseti din yoluyla yürütmeye çalışanlara karşı mücadele verenlerin şimdi aday olarak o saflara katılması da şaşırtıcı olmuyor. Örneğin, yıllarca ANAP’ın bayraktarlığını yapan, İstanbul sosyetesinin ünlü isimlerinden Sibel Çarmıklı, AKP adına Beşiktaş Belediye Başkanlığı’na soyundu.
Eğer CHP İl Başkanı Gürsel Tekin asgari nezaket ve görgü kurallarını bilseydi Çarmıklı, aslında CHP adayı olabilirdi. Ama olmadı, o da kızdı gidip AKP’den aday oldu. Şimdi de harıl harıl seçimi kazanmak için çalışıyor. Geçenlerde yanına Avrupa Birliği Başmüzakerecimiz Egemen Bağış’ın arkasına geçip Beşiktaş pazarını gezmeye başlamıştı. Bağış, Ahmet Necdet Sezer’den “adamın biri” diye söz edince kendisini dinleyen balıkçı “Adamın biri dediğiniz Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer” diyerek aslında bir ders vermişti.
Tabii iktidar gücünün her yerde geçtiğini sanınca böyle potlar kırılıyor. Normalde aynı tepkiyi göstereceğini sandığım Sibel Çarmıklı ise “çaresiz” gülümseyip yürümekle yetindi.
Sibel Çarmıklı Beşiktaş’ta, Etiler’de, Levent’te çok tanınan bir isim. İstanbul sosyetesinin bilinen kişilerinden. Tabii ki AKP’li kimliği ile değil. Gözlediğim kadarıyla Beşiktaş’ta Çarmıklı’ya kızan ve hatta kendisini ayıplayan pek çok kişi var.
Buna karşın bir grup sosyetik ismin Çarmıklı’ya seçim kazandırmak için kolları sıvadığını da öğrendim.
Sosyetenin önemli bazı kadınları tüm tanıdıklarını arayarak “Sibel (Çarmıklı) için çalışıyoruz, sen de bize katıl” diyorlarmış.
“Ama Sibel de (Çarmıklı) çok ayıp etti, ne işi var AKP’de” diye tepki gösterenlere sosyetik kadınların cevabı çok net oluyormuş. Diyorlarmış ki “Canım ne alakası var. Sibel (Çarmıklı) AKP’li değil ki, üstelik ne kadar karşı olduğunu biliyorsun. CHP’ye kızdığı için buradan aday oldu. Ama sonuçta kazanan AKP olmayacak, biz kazanacağız. Birlikte Beşiktaş’ta çok güzel işler yapacağız.”
İşte böyle. AKP’liliği eğreti olanlar da bu tür söylemle “zevahiri kurtarmaya” çalışıyor. (Zevahiri kurtarmak: Bir işi yapar görünmek, bu yolla eleştiriden kaçmak)
‘İncil de var’
Çok yakın bir dostum anlattı, inanmamam mümkün değil. Olay şu: İstanbul Kurtuluş’ta yalnız başına oturan bir kadının kapısı çalınıyor. Kadın kapıdaki göz deliğinden bakıyor, iki türbanlı, bir çarşaflı kadın... Bunun üzerine kapının zincirini takıp açıyor.
Kadınlar “Biz Ak Parti’den geliyoruz, biraz konuşabilir miyiz, içeri girmemize gerek yok” diyor. Bunun üzerine kadın kapıyı açıyor, kapıya gelen üç kadın da merdivenlere oturuyor. Daha sonra anlatıyorlar ki AKP’nin Şişli Belediye Başkan adayına oy istiyorlar. Sonra da “Eğer oy verirseniz size bazı hediyelerimiz de olacak” diyorlar. Ardından da küçük bir torba çıkarıyorlar, içinde kadınlar için birkaç hediye ile bir çeyrek altın. Kadınlar “Bu hediyeleri veririz ama siz de oyunuzu Ak Parti’ye vereceğinize dair yemin edeceksiniz” diyerek bir Kuran’ı Kerim çıkarıyorlar.
Ev sahibi bunun üzerine “Ama ben Hristiyanım” deyince kadınlardan biri çantasından hemen bir İncil çıkarıyor ve “O zaman bunun üzerine yemin edin” diyor. Kadın reddedip kapıyı kapatıyor. Arkadaşım bana bunu anlattıktan sonra “Acaba kadın Yahudi olduğunu söyleseydi yanlarında Tevrat da var mıydı?” diye sormaktan kendisini alamadı.
Senfoni’de bu hafta
İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın bu cuma konseri yine saat 19.30’da Caddebostan Kültür Merkezi’nde verilecek. Jurgen Hempel’in yönetimindeki orkestra Willam Walton’un Viyola Konçertosunu ve Dimitri Şostakoviç’in 8. Senfonisi’ni seslendirecek. Programın solisti Viyola sanatçısı Paul Silverthorne.
Üçüz
İki kadın üçüz doğuran arkadaşları hakkında konuşuyorlarmış. “Biliyor musun?” demiş birisi, “Bu olay 12 binde bir olurmuş.” Diğeri
“Hadi ya” demiş “Nasıl vakit bulup ev işi falan yapıyordu ki?”
(Yıldırım Tuna)
Kocanız evde mi?
Pazarlamacı çiftliğin birine gidip kapıyı çalmış. Kapıyı açan evin hanımına “Kocanız evde mi bayan? Onun ilgisini çekecek bir şey göstermek istiyorum” diye sormuş. “Ahırda...” demiş kadın, “Tek başına ineklerin arasında...”
- Kolay bulabilir miyim?
- Tabii, hasır şapkalı ve bıyıklı!..
(Yıldırım Tuna)

