ÖNERİ
Yasalarca suç sayılmış bazı edimlerin toplumun bir kesimi tarafından topluca paylaşılmasına sivil itaatsizlik diyoruz.
Sivil itaatsizlik yasalara göre suç olmasına rağmen demokrasi içinde de yeri vardır ve etkili biçimde kullanıldığında otoritelerin gücünü şiddetli biçimde sarsabilir.
Elbette her sorun sivil itaatsizlik ile çözümlenemez. Bu kavram bir bakıma sembolik bir anlam da içerir. Toplumun bir konudaki ortak tepkisini göstermesi açısından çok önemlidir.
Türkiye sivil itaatsizlik geleneği olan bir ülke değil. Hemen hiçbir konuda toplum ortak tavır koymayı ve gerekirse topluca yasaları çiğnemeyi göze almaz.
Ancak bazı konularda ortak tavır olmamakla birlikte sivil itaatsizlik uygulamalarına rastlıyoruz.
Örneğin yılbaşı akşamı bir grup vatandaş “yeni yıla daha keyifli girebilmek” adına Boğaz Köprüsü üzerinde araçlarını durdurdu ve inip o muhteşem manzarayı seyretti saatler tam 00.00’ı gösterirken yani 2010’u bitirip 2011’e girdiğimiz sırada.
Boğaz Köprüsü üzerinde araçların durması, yolcuların araçtan inmesi yasak. Bunun da ötesinde izin verilen özel günler dışında Boğaz Köprüsü üzerinde yayaların dolaşması da yasak.
Ama bu yasak çiğnendi. Topluca yapıldığı için de polis bir süre çaresiz kaldı.
Neyse ki tatsız bir olay yaşanmadı. Kargaşa çıkmadı. Birileri köprüden atlamaya kalkmadı.
Ama yine de diyorum ki sivil itaatsizlik sadece keyif amacıyla değil, gerçekten bir şeyleri protesto etmek ve otoriteyi uyarmak için de yapılabilse.
Örneğin son zamanlarda Alem FM’de Nihat Sırdar’ın başlattğı benzin zamlarını protesto için sabah 08.00’de ve akşam 19.00’da yapılan flaşör yakma ve korna çalma eylemi var.
Trafikte zorunlu olmadıkça flaşör yakmak ve korna çalmak yasak. Bu kuralı topluca çiğnemek de sivil itaatsizliktir.
Keşke yaygın biçimde yapmayı başarabilsek. Emin olun iktidar etkilenecektir.
DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER
Laikçi(!) vesayetin dansöz yasağı
Türkiye’nin başına musallat olan maskeli faşistler ve payandası oldukları iktidarın kimi sözcüleri, kendi amaçlarına ulaşabilmek için Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden Atatürk ilke ve devrimlerini yıpratmak, milli ve manevi değerlerimizi yok etmek için el birliği ile saldırıyor.
Bu kesim ordu ile ilgili olarak iki temel kavram üzerinden saldırıyor.
Birincisi Kemalistlik!.. İkincisi ise laikçilik!..
Kemalist kavramı faşist ve baskıcı bir rejimi anlatmak için kullanılıyor.
Laikçilik ise bir tür din düşmanlığı, inananların haklarına saygısızlık, ayırımcılık olarak niteleniyor.
Bu kavramlardan üzerinden ordunun darbeci bir zihniyet taşıdığı, özellikle inançlar konusunda oluşturulan resmi ideoloji ile halkın baskı altında tutulduğu ileri sürülüyor.
Peki “tamam” diyelim ama biraz geriye gidelim.
Yılbaşı akşamı gece saat 02.00’den sonra TRT ekranlarında “geçmiş yılbaşılar” vardı. 70’li, 80’li, 90’lı ve 2000’li yıllarda TRT’nin yılbaşı programlarından kesitler verildi.
O zaman dikkatimi çekti ve hatırladım. Geçmiş yıllarda, 80’lerde her yılbaşı TRT’de bir dansöz krizi yaşanırdı.
Dönem maskeli faşistlerin söylediği “askeri vesayet” döneminin en şiddetli olduğu dönemlerden. Üstelik TRT tam anlamıyla Genelkurmay’ın kontrolünde. Bunlara göre Genelkurmay “katı laikçi” ve bu nedenle inançlara saygı hiç yok.
Ama her nasılsa bu askeri vesayet döneminde, askerin en laikçi olduğu sıralarda TRT’ye “dansöz çıkması” sakıncalı bulunuyor. Bunun gerekçesi de “dini inançların rencide olması” olarak açıklanıyor. Yani dine karşı olan, inançları ezen asker ve o dönemlerin iktidarları “inançlar” nedeniyle göbeği görünecek diye dansöz çıkarmaya bile çekiniyor.
İşe bakın ki, zamanında TRT’ye dansöz çıkmasını büyük sorun eden zihniyetin bugünkü devamı olan güya muhafazakâr AKP döneminde ekranlar dansözlerden bile daha açık saçık giysiler giyen kadınlar tarafından dolduruldu.
Türkiye gerçekten tam bir çelişkiler ülkesi değil mi?
MERAK ETTİKLERİM
Şimdi de Mekke’nin fethi
Yılbaşını hâlâ bir “Hıristiyan âdeti” sananlar, -ne yazık ki Diyanet de bu yıl bu kervana katıldı- güya alternatif yılbaşı törenleri düzenlemeye çalışır yıllardır. Bu yıl da aynısı tekrarlandı.
Mekke’nin fethedilişinin yıldönümü adı altında Kuran okumalı, dualı, tesettürlü küçük çocukların sahneye çıkarıldığı bir gece düzenlendi.
Bir Müslüman olarak Mekke’nin fethini kutlayamaz mıyız?
Elbette kutlarız.
Ama kutlamayı tam yılbaşı gününe getirmek ve güya alternatif yılbaşı yapmak sadece ve sadece inançların sömürülmesidir.
Ay takviminin kullanıldığı bir dönemde Mekke’nin fethinin tam da Miladi takvime göre 31 Aralık’a denk gelmesi herhalde akla ve mantığa uygun değildir.
Tıpkı, tüm dini günlerin Ay takvimine göre uygulandığı ülkemizde “Kutlu Doğum Haftası’nın” her nasılsa 23 Nisan Ulusal Egemenlik Haftası’na denk gelmesi gibi.
BAŞIMDAN GEÇENLER
“Kollarımızı kaldırdık abla”
Yılbaşından bir gün sonra özellikle haber kanallarını izlerken içime fenalıklar geldi. Sanki yılbaşının tek önemli haberi büyük kalabalıklarda yaşanan taciz olaylarıymış gibi, yaşanan birkaç olayı yayınladılar da yayınladılar.
Bu tür şeyler aslında son derece normal. 15 milyonluk bir kent. Meydanlarda yüz binler toplanıyor. Herkes içki içiyor. Elbette hoş olmayan şeyler de yaşanacaktır.
Bunlar yayınlanmasın diye bir önerim yok ama defalarca bu görüntülerin verilmesi de hiç hoş değil. Tabii bu arada İstanbul polisine yakılan yağlar da sanıyorum benim gibi bir çok izleyicinin dikkatini çekmiştir.
Oysa o çok başarılı polis, nedense trafik konusunda sınıfta kaldı. Gece yarısı kilitlenen trafiği düzenlemek için ortada tek polis bile yoktu. Çünkü onlar sota yerlerde alkol denetimi adı altında yılın ilk parsasını toplamakla meşguldüler. Elbette alkol denetimi de yapılmalıydı ve bu sürdürülmeli, ama trafik düzeninin korunması da polisin görevi değil mi?
Neyse, o konu ayrı, tekrar değinirim. Yılbaşında gece yarısına az kala Nişantaşı’na gittim. Gerçekten heyecan vericiydi. Topluca herkesin yüzünü güler görmek her zaman rastlanan olay değil.
Çok büyük kalabalık vardı, insanlar oradan oraya yürüyorlar, özellikle tam 00.00’daki gösterileri yakından izlemek istiyordu. Ama kalabalık yüzünden adeta yapış yapıştılar.
Önümden iki genç kadın yürüyordu. Doğal olarak kalabalığı yarmaya çalışıyorlar ve herkes birbirine sürtünüyor ister istemez.
Beş altı genç ellerinde bira şişesi ile kadınlar geçerken ellerini havaya kaldırdılar. Sonra biri “Abla bak kollarımı kaldırdım, rahatlıkla geç” diye seslendi.
Artık gençler kameralara takılıp “tacizci suçlamasından kurtulmak mı” istiyorlardı yoksa Nişantaşı’nın zarafetine uyan biçimde “kalabalık ve taciz” konusuna yeni bir boyut mu kazandırmışlardı bilemem.
Ama o sırada geçenlerin yüzlerine yayılan sevimli gülümsemeyi de unutmam mümkün değil.
Adalet Bakanı, “Hâkim ve savcı adaylarını fişliyoruz.” demiş. Demek referandum öncesinde, “Fişleme ayıbına son!” diyenler “son” kelimesini, “Son ki üç dört!” için kullanıyormuş. (Gani Yıldız)

