Genç okurlar belki “istiskal” kelimesinin anlamını bilmezler, hemen söyleyeyim, istiskal “soğuk davranarak hoşnutsuzluğu belli etme, açıkça söylemeden (birini, bir şeyi) istemediğini gösterme” anlamına geliyor. Mana olarak genişletirseniz istiskal için “umursamama, kale almama, yüzüne bir şey söylemeyip ama iyi bir şey yapmama” diyebilirsiniz.
İşte Gazze’de terör estiren İsrail’in Türkiye’ye yaptığı budur. Başbakan’ı öfkelendiren, “bize de saygısızlık yapıldı” dedirten aslında istiskalden başka bir şey değildir.
Halkımızı da rencide eden sorun, iktidarın Türkiye kamuoyuna yaptığı propagandanın kötü bir sonucudur. Çünkü Başbakan, toplumun dünyayı izlememesinden ve izleyenlerin de genellikle kendisini desteklemesinden aldığı güçle, Türkiye’nin uluslararası alanda söz sahibi olduğunu, pek çok olayda gerek arabulucu gerekse barışı sağlamaya çalışan güçlü bir devlet gibi davrandığını söyleyebilmektedir.
Bu tamamen Türkiye’ye yönelik bir propaganda faaliyetidir. Oysa gerçek bu değildir. Bu iktidarın dış politikası diğer ülkelerde bir başarı örneği olarak görülmemektedir.
İktidar nerede bir sorun olsa sanki kendisi de olayın bir tarafı ya da güçlü bir müdahili gibi davranmakta, Kafkaslarda, Irak’ta, Suriye’de, Orta Doğu’da, İran’da hatta Avrupa’da belirleyici bir güçmüş gibi bir hava yaymaktadır.
Dışarıdan izlediğinizde Türkiye’nin bu konularda pek ciddiye alınmadığını hatta olayların çoğunda Türkiye’den söz bile edilmediğini görürsünüz.
İsrail-Filistin arasındaki son sorun, Türkiye’nin bu konuda da ciddiye alınmadığının çok somut göstergelerinden biridir.
Çok değil daha bir hafta önce İsrail Başbakanı Ehud Olmert Türkiye’deydi. Başbakan’la da görüştü. Erdoğan bu görüşmeyi Türk kamuoyuna aktarırken, sanki bölgede barışı sağlayan devlet adamıymış gibi davranıyordu.
Türk kamuoyu Başbakan Erdoğan’ın, işaret parmadığını sallayarak Olmert’i “Dikkatli olun, sakın Filistinlilere eziyet etmeye kalkmayın” diye azarladığını sandı belki de.
Şimdi İsrail Gazze’ye saldırınca Başbakan şaşkınlık içinde kaldı. Çünkü öyle sanıyorum ki Başbakan Türk halkına yönelik bu “güçlü devlet” propagandasına kendisi de inanıyor.
Siz Orta Doğu bölgesinde en çok İsrail ile ilişkide olacaksınız, karşılıklı silah imal edecek, askeri tatbikatları birlikte yapacaksınız, gizli anlaşmalar imzalayacak, İsrail’e karşı uluslararası arenada zarar verecek hiçbir şey yapmayacaksınız, ama iç politika gereği başınız sıkıştıkça İsrail’i kınayacak, hakarete varan açıklamalarda bulunacak, o ülkenin terörist dediği insanları ülkenizde ağırlayacaksınız.
Bu politikada onurdan söz edilebilir mi? Neyin saygısını bekliyoruz ki....
Ahlak dışı fotoğraf
Yıldırım Tuna’dan: Porno dergi yapımcısını “Ahlak Masası” polisleri sorguya almış. “Yanılıyorsunuz efendim..” demiş adam, “Bu resimlere ahlak dışı denemez!”
Aralarından bir fotoğraf seçip yapımcıya uzatan polis, “Şu ..” demiş, “Fotoğrafın ahlak dışı olduğunu düşünmüyor musunuz?..”
Fotoğrafı eline alan adam, “Bu mu?..” demiş, “Memur bey bu kadar tutucu olmayın lütfen..! Hayatta birbirine gerçekten âşık 7 kişiye birden hiç rastlamadınız mı?..”
Melih Gökçek kendisini gömüyor
Siyasetçi zor durumlarda riske girmeyi, gözü kara davranmayı gerekirse her şeyini kaybetmeyi göze alacak karakterde olmalı.
Oysa Türkiye’de siyasetçi asla riske girmiyor, sadece elinde gücü tuttuğu sürece gözü kara davranabiliyor ve asla hiçbir şeyini kaybetmeyi de göze alamıyor.
Bunun en somut örneklerinden biri Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek. Gücü elinde tuttuğu sürece herkese bulaşabilen, aklına estiği gibi konuşan, vurup kırmaktan hiç çekinmeyen Gökçek, adaylığı resmen açıklanmadığı için süt dökmüş kedi gibi davranıyor.
Günlerdir gazetelerdeki başlıklar beni bile rahatsız etmeye başladı. “Gökçek’e Çin işkencesi, Erdoğan eziyeti, Ankara’da anket bitmedi, Gökçek’in durumu kesin değil” başlıklarını Gökçek okurken neler hissediyor anlamakta zorluk çekiyorum.
Siz 15 yıl Ankara gibi bir kentin neredeyse imparatoru olacaksınız, sonra partiniz sizi aday göstermekte tereddüt edecek ve siz hiçbir şey yapamadığınız gibi şirin gözükmek için bin takla atacaksınız.
İşte o zaman gerçek bir siyasetçi olamazsınız. Sadece liderin iki dudağına bakan ve onun adına güç kullanan sıradan biri haline gelirsiniz.
Bu saatten sonra Melih Gökçek aday olsa ne olur olmasa ne olur? Bu kadar aşağılandıktan, hakarete uğradıktan sonra deyin ki Erdoğan “adayımız yine Gökçek’tir” dedi. Bu bir başarı mı, bir zafer mi?
Tam tersine “kötü siyasetçi” olmanın tescili olacaktır bu.
Oysa eğer siyasi onuru varsa Gökçek’in yapması gereken “Asıl ben sizin adaylığınızı istemiyorum” diyerek ve ister bağımsız ister kendini kabul edecek bir başka partiden aday olmak veya siyaseti bırakmaktır.
Ama Ankara’da gerçek anlamda siyaset yapılmadığı için Gökçek’in genel başkanıyla pazarlık halinde olduğu, karşılıklı olarak restleşildiği, dosyaların havada uçuştuğu ve konunun bu nedenle bir türlü sona ulaşmadığı kulaktan kulağa yayılıyor.
Gökçek’in adaylığı konusu “Siyasetin ne kadar kirli olduğunun” bir kanıtıdır bence.
Kütükler kimlik numaralarına göre sorgulansın
Yüksek Seçim Kurulu’nun bir yıl öncesine göre seçmen sayısının 6 milyon artığını açıklaması ister istemez kuşku yaratıyor. Kütüklerdeki kargaşa, bitmemiş binalarda bile oturuyor gözüken seçmenler, seçimlere hile karıştırılacağının kanıtı olarak gösteriliyor.
Şu anda işin içinden çıkılamıyor, belli ki YSK, ülkeyi bu kütüklerle seçime götürmekte kararlı.
Yetkililer kütüklerin adres bildirimine göre yapıldığını söylüyor. Bu durumda seçmen gözüken herkesin T.C. kimlik numarasının da kaydedilerek bilgisayarlara geçirilmiş olması gerekiyor.
O halde basit bir bilgisayar programı ile seçmen kütüğü taranmalı ve “mükerrer T.C. kimlik numarası” olup olmadığı ortaya çıkarılmalı. Bu çok basit bir işlem. Eğer “mükerrer” kimlik numarası yoksa, kütüklerin de doğru olduğu ortaya çıkar. Tersi olursa tüm “mükerrer” olanlar ayıklanır, seçime yine gönül rahatlığı ile gideriz. Tabii bunu yapanlardan hesap sormak kaydıyla.
Kendisini idare edemeyen, başkasının emri altında yaşamaya mahkûmdur.
Victor Hugo

