Son günlerde milyonların katıldığı büyük mitingler ile ilgili sohbetlerde benzer sorularla karşılaşıyorum.
Diyorlar ki: “Kürsüde konuşulanları dinliyor musun, onlara katılıyor musun?”
Bunun neden sorulduğunu elbette anlıyorum.
Çünkü bizler burada bu büyük uyanışı anlatırken Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri sayıyor, bunlara karşı toplumun duyarlı olmasını sağlamaya çalışıyoruz.
Ancak kürsülerde konuşulanlar sadece bu kapsamda olmuyor çoğu kez.
Kürsüde konuşan bazı isimler Avrupa Birliği’ne karşı çıkıyor örneğin. Ya da özelleştirmelerin vatanı satmak olduğunu ileri sürüyor. Yabancı sermayeyi istemiyor. Hatta bazı konuşmacılar dinle ilgili söylemlerinde milyonları rencide edecek hassasiyetlere bile özen göstermiyor.
İşte soru soranlar bunu kastediyorlar.
Hemen söylemek istiyorum. Bizzat gidip yerinde gözlediğim iki büyük mitingde de kürsüde konuşulanları dinleme şansım olmadı. Çünkü büyük kalabalığın çevresini dolaşıp içlere doğru girip çıktım. Ancak bu süre içinde kürsüdeki konuşmaları dinlemek de mümkün olmadı. Edip Akbayram’ın şarkıları hariç. O nostaljik şarkılar toplumu nasıl da canlandırıyordu.
Buna karşın bazı konuşmaları daha sonra yapılan tekrar yayınlarda dinleme şansını buldum.
Yine hemen söyleyeyim, kürsüdeki tüm konuşmalara katılmak ve benimsemek elbette mümkün değil. Ancak şurası da unutulmamalı ki, o mitingler sadece bir partinin ya da görüşün temsili değildi. Özellikle katılımcıların belki de yarıdan fazlası kendisini bir partiye oy verecek kadar bile politize görmüyordu.
Kürsüde konuşulanlara gelince; AB’ye karşı çıkmak, yabancı sermayeyi istememek, her özelleştirmeye peşkeş çekmek olarak bakmak doğru değil.
AB’nin Türkiye’ye yönelik dayatmacı politikalarına, bizim siyasetçilerimizin teslimiyetçi politikalar uygulamalarına karşı çıkmak başka, tümden AB’yi istememek başkadır. Elbette AB’den yanayım, ama bu topluluğun karşısında başı dik alnı açık olmak kaydıyla.
Yine bazı özelleştirmelerin önceden yapılan pazarlıklarla bir peşkeşe dönüştüğünü söylemek gerek. Ancak devletin sırtına yük olmuş, siyasetçilerin oy uğruna büyük zararları göze alarak adeta iş bulma kurumu gibi çalıştırdıkları bazı kuruluşların özelleştirilmesine de karşı çıkmamak gerek. Bu ekonominin temel bir yasası artık. Yabancı sermaye ise hiç de korkulacak bir şey değil. Önemli olan yabancı sermayenin Türkiye’de istihdam yaratması ve ülkeye artı değer bırakması.
İthalat yapıp üretilen malları çok küçük bir katma değerle ihraç etmek, bir kişiye bile yeni iş alanı açmamak yabancı sermaye olarak değerlendirilmemeli.
Sıcak para adı altında milyar dolarlar getirip sonra faizini halktan toplayıp gidene de yabancı sermaye demem.
Sonuç olarak mitinglerdeki kürsülerde konuşulanların çok farklı ama katılımcıların çok farklı olduğunu söyleyebilirim. Belki canlı yayın yapan televizyonlar da bu ayrıma özen göstererek sadece kürsüleri göstermezler artık.
*****
Çelik ile Büyükanıt
Genelkurmay bildirisinde ilk öğretim kurumlarındaki bazı törenlerde minik çocuklara dini gösterilerin yaptırıldığının da yer alması üzerine Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik çok telaşlanarak Genelkurmay Başkanı’nı ziyaret etmişti. Aralarında hayli uzun bir görüme olmuştu.
Bakan Çelik bu görüşmeden sonra Meclis kulislerinde AKP’lilere görüşmeyi anlatırken “Paşa’yı ikna ettim” diyerek şöyle konuşuyormuş: “Paşam keşke bize söyleseydiniz, hemen tedbir alırdık dedim. Paşa da bana hak verdi. Aramızı düzelttik, artık bir sorun çıkmaz.”
Çelik’in bu konuşması Genelkurmay’a da gitmiş. Kuliste bir AKP’li Çelik’in kulağına “Paşa anlattıklarına çok bozulmuş, gerçek böyle değil diyormuş” demiş. Çelik’in yüzü birden asılmış.
*****
Karşıt slogan
AKP iktidarı elinde tuttuğu belediyeler aracılığı ile büyük kentlerin açık hava reklam yerlerini canının istediği gibi kullanıyor.
İstanbul Belediyesi neredeyse tüm köprülerin korkuluklarını kendi reklam aracı haline getirdi. Buralara asılan dev pankartlarda ya kendini övüyor ya da AKP ile ilgili sloganlar yazıyor. Son günlerde köprülerin üzerine asılan sloganlardan biri de “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Öyle kalacaktır.” Bu neyi çağrıştırıyor. Atatürk’ün sözünü alıp sonuna yapılan ekleme ile “Türkiye laiktir, laik kalacaktır” sloganına üretilmiş bir karşı slogandır bu. AKP’liler “zekâ” adı altında bu tür “kurnazlıklara” çok başvuruyor. Ankara mitinginden bir kaç gün önce bütün sokakları sözde Spor Toto ilanı adı altında “Suça ortak olmayın” sloganıyla doldurmak, bilboard’lara Atatürk’ün kalpaklı resimlerini koyarak “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demek, köprülerin üzerine Atatürk’ün ünlü “Tek bir makam vardır, o da milletin kalbinde ve vicdanındadır” sözünü yazmak bu kurnazlığın örnekleri. Ama görüyorsunuz artık bu kurnazlıkların hiçbiri para etmiyor. Ayrıca Belediye de bedava yaptığı bu reklamların hesabını verebilecek mi acaba?
*****
Mutsuz Erdoğan
Tayyip Bey sanıyorum en mutsuz günlerini Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanlığı adaylığına atadıktan sonra yaşadı. Abdullah Gül 367 oyu sağlamak için o kapı senin bu kapı benim gezerken medyada da hakkında pek çok şey yazıldı. Eleştirileri bir kenara bırakalım, Tayyip Bey’i mutsuz eden Gül’le ilgili övücü yazılardır. Çünkü ne dendi Abdullah Gül için: Daha güler yüzlü. Daha uzlaşmacı. Daha medeni. Daha eğitimli. Lisan biliyor. Dünyada daha etkili.
Buradaki anahtar kelime “Daha”dır.
Kime göre “daha” elbette ki Erdoğan’a. Ondan daha güler yüzlü, ondan daha uzlaşmacı, ondan daha medeni, ondan daha iyi eğitimli, yurt dışında ondan daha etkili ve üstelik lisan biliyor. Tayyip Bey bu övgüleri okurken herhalde “Ben ne yaptım?” diye geçirmiştir içinden. Demek ki artık Abdullah Gül bir daha Cumhurbaşkanı adayı olmayacaktır.
Kürsü farklı meydanlar farklı
Kürsüde konuşan bazı isimler Avrupa Birliği’ne karşı çıkıyor örneğin. Ya da özelleştirmelerin vatanı satmak olduğunu ileri sürüyor.
Haberin Devamı

