Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ çok net konuştu; Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik yıpratma kampanyasının “devletin bekasını” etkileyeceğini söyledi.
Komutan bir başka deyişle Türkiye’yi bekleyen tehlikeyi anlattı.
“Beka” eski bir kelime. Anlamı şu: “Kalıcılık, varlığını sürdürme.”
Devletin bekası, devletin varlığını sürdürmesi, kalıcı olması, yaşaması anlamına geliyor.
Genelkurmay Başkanı “kâğıt parçası” olarak nitelediği belgeyi hazırlayanların devletin bekasını tehdit ettiklerini söylerken, herhalde bu konuda bazı bilgi ve kanaatleri olduğunu da belirtmek istiyor.
Her ne kadar “Bu belgeyi kimler hazırlamış olabilir?” sorusuna “Elimizde henüz belge, bilgi yok” diye cevap verdiyse de, bu konuda dağarcıklarının o kadar da boş olmadığını söylemiş oldu.
Peki komutanın altını çizdiği “devletin bekasını” kim tehdit ediyor?
Silahlı Kuvvetler’in bu konuda bir kanaate vardığını hissedebiliyoruz. Şu anda devletin bekasını tehdit eden en önemli unsur “Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine bir İslam devleti kurma hayali içinde” yaşayanlardır. Asker bunu bugüne kadar hiç saklamadı.
Nitekim bugüne kadar toplanan milli güvenlik kurullarında Türkiye’deki en önemli tehdit unsurlarının başında irticanın geldiği her seferinde vurgulanmıştır.
Ancak bugüne kadar, izlenen ve raporlanan çeşitli faaliyetler MGK’da gündeme getirilirken; ilk kez MGK dışındaki bir ortamda, üstelik komplo yapıldığı beyan ediliyor. Bu çok önemli bir gelişmedir.
Bundan sonrası artık AKP iktidarının işidir. Eğer bugüne kadar olduğu gibi medyadaki kalemşorlarıyla olayı çıkmaza itmeye çalışmaz da komployu yapanları ortaya çıkarmak için çaba harcarsa Türkiye demokrasi sınavını başarıyla geçer.
Yok yine eski kafayla devam ederse demokrasiye ve hukuka inançsızlığını bir kez daha kanıtlamış olur.
AKILSIZ BİR TARTIŞMA
Dikkatinizi mutlaka çekmiştir, belge ile pek çok şey yazdım ama şu imza meselesine hiç girmedim.
Hâlâ bilmediğimiz bir şey var. Belge denilen şey yazılı bir kağıt mı yoksa bilgisayardaki bir görüntü mü?
Belgenin nasıl bulunduğu şöyle anlatılıyor: Ergenekon sanıklarından birinin avukatı da sanık sıfatıyla gözatına alınıyor ve bilgisayarında inceleme yapılıyor. Bu inceleme sonunda bir yazı bulunuyor.
Bu durumda imzanın gerçek olup olmadığını tartışmanın hiçbir anlamı yok. Gerçek ya da değil, fark etmez. İmza albayın değil Genelkurmay Başkanı’nın da olabilir, Başbakan’ın da, Cumhurbaşkanı’nın da. Çünkü fotokopiye istediğiniz kişinin gerçek imzasını koyabilirsiniz.
O halde “imza gerçek mi değil mi?” diye tartışmak, albayın 20 tane eski imzasını bulup karşılaştırmak hiç de akıllıca değildi.
Milleti aptal yerine koyanlar bu akılsız tartışmayı günlerce sürdürdüler.
HABER KAYNAĞINI AÇIKLAMAMAK NE KADAR AHLAKİ?
Genelkurmay “Belge benim değil, şimdi siz bunu kimin hazırladığını bulun” diyor. Belgenin kim tarafından hazırlandığını ortaya çıkarmanın çok basit bir yolu var ama bunu önerince işin içine basın özgürlüğü ve haber kaynağının gizliliği kavramları giriyor.
Belge denilen yazı Taraf Gazetesi’nde yayınlandı. Savcılar belgeyi getiren muhabirin bilgisine başvurdu ancak muhabir haber kaynağını açıklamadı.
Bu dünyanın her yerinde geçerli bir kuraldır. Muhabir haber kaynağını açıklamak zorunda değildir. İşte ahlaki tartışma da tam bu noktada önem kazanıyor. Haber kaynağının gizliliği hangi durumda korunur? Örneğin haber yalan çıkarsa, belgenin sahte olduğu anlaşılırsa haber kaynağını açıklamamak ahlaki midir?
Şu anda Türkiye “darbe” ile ilgili bir belgeyi tartışıyor. Üzerinde tartışılan konu Türkiye’ye ağır bedeller ödetebileceği gibi pek çok kişinin de mağdur olmasına neden olabilir.
Belgeyi bulan muhabir ve yayınlayan gazetenin bunu nereden aldığını açıklaması halinde belgenin doğru olup olmadığı konusundaki gerçek büyük ihtimalle ortaya çıkacaktır.
Şu anda “böyle yapılmalı” gibi bir yargıya varmak istemiyorum, ama başta Taraf Gazetesi olmak üzere medyanın bu konuyu tartışması gerektiğini belirtmeye çalışıyorum.
SAVAŞ İLANI
Genelkurmay Başkanı “Belge denilen kâğıt parçası ile ilgimiz yok. Konu sivil mahkemelerin işi. Ama biz bu belgenin doğru olup olmadığını incelemelerini değil, bu komployu kimin hazırladığının ortaya çıkmasını istiyoruz” dedi.
Ergenekon savcıları bu açıklamadan üç saat sonra belgede imzası olduğu ileri sürülen Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’i ifadeye çağırdılar. Komutan “Demokrasi dışı faaliyetleri olan kimseyi barındırmayız” dedi. Ergenekon savcıları 8 subayı ifadeye çağırdı. Demek ki Ergenekon savcıları da AKP’liler gibi Genelkurmay Başkanı’nın doğru söylemediğine inanıyor. Sivil savcılar bir anlamda Genelkurmay Başkanı’na savaş ilan etmiş durumda artık.
İLGİNÇ KELİMELER
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ basın toplantısındaki konuşmasının başında çok sertti. Bu sert üslup ilerleyen dakikalarda yumuşadı.
Başbuğ’un kullandığı bazı kelimeler ise çok ilginçti.
Örneğin “belge” için “kâğıt parçası” dedi ki herhalde bu tanımlama basın toplantısının en önemli sözüydü.
Saygısız, küçümseyici, fitne, fesat, çıkarcı, abes, asimetrik saldırı gibi kelimeleri bu tür toplantılarda pek duymayız aslında.
SALİHLİ KİRAZI ARTIK PATENTLİ
Türkiye’nin dünyaca ünlü Salihli kirazı Türk Patent Enstitüsü’nden patent almış. Salihli Ticaret ve Sanayi Odası’nın üç yıl süren çabasından sonra Salihi Kirazı artık “coğrafi işaret koruması” altındaymış.
Bunları Sanayi ve Ticaret Odası’ndan gelen mektup sayesinde öğrendim, Salihli kirazının özelliği yüksek yerlerde yetişmesiymiş. En bilinen üretim yerleri de Allahdiyen, Gökköy ve Bahçecik köyleriymiş.
Hiç dikkat etmemiştim, Salihli kirazının görünümü kalp gibiymiş. Dün elime bir kiraz alıp inceledim, gerçekten kalp gibi.
Ayrıca sapı diğer kiraz saplarından daha ince, hatta incecik... Alırken siz de dikkat edin.
Ayrıca kabuğu parlak kırmızı olan Salihli kirazı etli, tatlı ve sulu.
Bahar ve yazların en güzel iki meyvesi bana göre erik ve kiraz. İkisinden de her gün kilolarca yiyebilirim. Keşke bütün yıl boyunca bulunsa.
Bu arada Arjantin’den kış ortasında gelen kiraz var ama Salihli kirazı ile kıyaslanamaz bile.

