Cumartesi günü TÜSİAD üyesi tanınmış bir iş adamıyla öğle yemeği yedik. Sohbetimiz doğal olarak son günlerin gelişmeleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine yoğunlaştı. TÜSİAD’ın Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olarak kalması yolundaki görüşlerini yadırgadığımı ama sonuçta bu söylemi zarif bulduğumu yazdığımı söylediğimde ünlü işadamı “Çok isabetliydi bugünkü yazın” dedikten sonra “İş adamı olarak başka ne yapabiliriz ki?” diye sordu.
Sohbetimizin çarpıcı noktalarını size de aktarmak istiyorum:
- Tayyip Bey’i gerçekten Başbakan olarak mı görmek istiyorsunuz?
- Bu bize bağlı değil ki.
- Öyle de, talep bu şekilde.
- Hepimiz öyle söylemiyoruz.
- Nasıl söylüyorsunuz?
- Partisinin başında kalsın diyenlerimiz çoğunlukta.
- Ne farkı var?
- Farkı biliyorsun.
- Söyle yine de.
- Başbakan kalsın sözünde başka bir temenni var, partisinin başında kalınca başbakan olmak için seçilmesi gerek.
- Evet aslında ince bir dokunuş.
- Başka türlü söylenemez.
- Gerçekten Tayyip Bey’i başarılı buluyor musunuz?
- Başarıları var tabii.
- Hangileri mesela.
- Ekonomiyi iyi idare ettiler.
- Kendileri mi yaptı?
- Elbette hayır, onlar gelmeden önce yapılan planları bozmadılar böylelikle istikrara bir şey olmadı.
- Ama vatandaş öyle demiyor.
- Demeyecek tabii.
- Sizler iyi diyorsunuz ama.
- Hedefler farklı. Bizim genel ekonomide istikrar oldu diyoruz. Ama halkın günlük yaşamı öyle değil.
- O zaman ekonomide istikrardan söz edilebilir mi?
- Bakış açısına bağlı.
- Peki halkın şikâyetleri siz korkutmuyor mu?
- Korkutmaz mı, biz de mal satamıyoruz.
- Ama ekonomi iyi, nasıl oluyor?
- Şöyle oluyor, biz de kendimizi toparlıyoruz, hesaplarımız istikrar kazanıyor, geleceğe göre plan yapıyoruz.
- Planlar tutacak mı?
- İşte istikrarı bunun için istiyoruz. Şu anda pek çok şey kötü. Ama iyiye dönebilir.
- Halk “TÜSİAD’çılar bu hükümetten çok kazandı bu yüzden destekliyorlar” diyor. Ne dersin buna?
- Çok haksız değiller.
- Yani çok kazandınız?
- Tam öyle denemez.
- Nasıl denir?
- Bazıları iyi kazandı.
- Kimler mesela?
- Bana dedikodu yaptırma.
- Destek bu yüzden mi?
- Çok kazanan için öyle olabilir, ama toplamımız açısından bakarsan, biraz önce söylediklerim geçerli.
- Peki geçekten Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması iş dünyası için önemli değil mi?
- Önemsiz olur mu, en önemli konu.
- Kısacası olsun mu isterseniz?
- İsteyenler olabilir ama azınlıktadırlar.
- Yani istemiyorsunuz.
- Öyle de denebilir.
- Neden peki?
- Nedenlerini herkes bilmiyor mu sanki...
- Yine de duymak isterim.
- Türkiye çok gerilir.
- Bu mu sorun?
- Bak bir şey söyleyeyim mi, ekonomi ve AB üyeliği için bazı reformlar yaptılar.
- Ne alâka şimdi?
- Devam ediyorum, ama Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyete gelince iş değişir.
- Nasıl değişir?
- Ona tahammül edemeyiz.
- Ciddi misin?
- Tabii ki ciddiyim. Bakma, o konuları konuşmuyor gibiyiz ama herkes bu konuda hassas.
- Bunu ona aktaran oldu mu?
- Arkadaşlarımızdan söyleyen olmuştur. Tabii bunları çok açık biçimde söylemek bizim işimiz değil.
- Sizler bu ülkede yaşamıyor musunuz?
- Canım dejenere etme lafımı, anlıyorsun sen ne dediğimi.
“Cahil yöneticiler”
Genç Bakış’ta izledim. Gecenin ikisi olmuş. Bir öğrenci depremle ilgili projesini anlattı. Daha sonra jüri üyeleri konuyu tartışıyor. Profesör Doktor Celal Şengör depremin kesinlikle olacağını anlatıyor. Bir soru geldi: “Bu kadar biliniyor, peki tedbir neden alınmıyor?” Şengör hiç tereddüt etmeden yanıtlıyor: “Böyle cahil yöneticilerden başka ne beklenir ki?”
Yüzlerce öğrenci alkışmalaya başlıyor. Doğaldır, herkesin hoşuna giden bir şey söylendiğinde bu tür alkışlar çok gelir.
Ama bu kez farklı. Alkış bir dakika sürüyor, iki dakika sürüyor, üç dakika sürüyor, hâlâ kesilmiyor. Sonunda sunucu Abbas Güçlü müdahale ediyor. “Herhalde bu şahsi değildi değil mi?”
Şengör bu soruyu yanıtlamıyor, “Ben de bu alkışlayanları alkışlıyorum” diyor.
O yüzlerce kişi içinde her görüşten öğrenci var. Ama tepki de böyle işte.
‘Her şey dahil’ turizmi nedir?
Geçen hafta bir günlüğüne Antalya’ya gitmiştim. Açılışa hazırlanan Ela Quality Oteli’nin eğitim programını izledim. Gözlemlerimi önümüzdeki günlerde yazmak istiyorum. Bu arada bölgedeki turizmcilerle konuştum, merak ettiklerimi sordum. Örneğin en merak ettiğim konuların başında son yıllarda çok yaygınlaşan “her şey dahil turizmi gerçekten yararlı mı?” sorusuydu.
Her şey dahil turizminde turist otele giriyor ve hiç çıkmadan bütün ihtiyaçlarını ekstra para ödemeden karşılıyor. İşte bu sistem eleştiriliyor. Bölge esnafı “Biz turistten yararlanamıyoruz, her şeyi otelciler alıyor” diye sızlanıyor.
İşte bu doğru muydu?
Konuştuğum turizmciler “Her şey dahil turizminin” kaçınılmaz olduğunu belirtiyor ve şunu söylüyor: “Aslında bizi bu yola itenler şimdi turist bize gelmiyor diyenlerdir.”
Çünkü, Antalya’da da başka yerlerde de, esnaf, özellikle halıcılar, mücevherciler, lokantacılar ve işportacılar turistleri o kadar taciz etmiş, o kadar kazıklamış ki, herkes illallah demiş.
Turizmciler “Belki bazı halıcılarla, lokantacılar iş yapmıyor, ama insaf edin, eti, peyniri, sütü, yumurtayı, sebzeyi kimden alıyoruz. Boya badana işlerini, musluk tamirini, elektrik işlerini kimler yapıyor, çöpü kim alıyor? Turizm 38 ayrı sektöre iş sağlayan bir dev” diyor.
Bir turizmci ise ekledi: “Biz bir otel için 100 milyon dolarlık yatırım yapıyoruz. Bizi eleştirenlerin üç kuruşluk hayrı var mı? Biz turisti getirmek için yılda en az 2 milyon dolar promosyon yapıyoruz. Oysa bizi eleştiren turist getirmek için bir kuruş bile harcamayıp, benim getirdiğimden yararlanmak istiyor.”
Söylenenler bunlar. Karar sizin.
Kuru gürültü
Ali Babacan yabancı gazetecilerin sorusu üzerine Türk Silahlı Kuvvetlerini, “ellerindeki gücü kaybeden elitler” olarak niteleyerek “Bunlar gürültü çıkarıyor” dedi. Babacan daha sonra tanımlamasının şiddetini artırarak “Biz buna Türkçede kuru gürültü deriz” diye ekledi.
Türkiye’de, sadece asker değil, laik demokratik cumhuriyetin tehdit altında olduğuna inanan ve sesini yükselten çok büyük bir çoğunluk var. Ali Babacan “Türkçede kuru gürültü” deyiminin olduğunu hatırlatıyor. Türkçe’de bir de “Gürültüye gitmek” deyimi vardır. Hani deyimler dağarcığına katkım olsun istedim.

