Erdoğan duble perçinler mi?

Haberin Devamı

Şimdi gözler Cumhurbaşkanlığı seçimlerine çevrildi. Abdullah Gül dün basın toplantısında fazla renk vermedi. Ne adaylıktan çekildiğini söyledi ne de aday olacağını ima etti.

Belli ki seçim sonuçları AKP içinde de “durumun yeniden değerlendirilmesi” gereği duyulmasına neden olmuş.

Öyle sanıyorum ki Tayyip Bey ve kurmayları önümüzdeki birkaç haftayı durumu değerlendirmek ve ortamı gözlemekle geçirmek istiyor.

Zaten bunun için süresi de var. Önce Meclis toplanacak ve yemin töreni yapılacak. Meclis’teki atmosfer görünecek.

Bu atmosfer ortaya çıktıktan sonra Meclis’in ilk sınavı, Başkanı’nı seçmekte yaşanacak. Meclis Başkanı’nın kimliği AKP kurmaylarının bundan sonraki siyasi davranışlarının da ip uçlarını verecektir bize. Arınç ya da benzer bir ismin seçilmesi gerginlik politikasının devamı olarak nitelenir, o halde Tayyip Bey her kesim tarafından daha kabul edilebilir bir ismi bulacaktır mutlaka. İşte böyle bir durumda Cumhurbaşkanlığı daha da önem kazanacaktır.

Hükümet de kurulup sıra cumhurbaşkanlığı sürecine gelince olasılıklar birden artacaktır. Tayyip Erdoğan bu kez kendini cumhurbaşkanı seçtirmek isteyebilir. Ve eğer bunu sürecin ilk gününde ilan edip başta CHP olmak üzere tüm siyasi partilere gidip uzlaşma ararsa bunu başarma şansı da yüksektir.

Çünkü durum mayıs ayındaki gibi olmadığı için Tayyip Bey’in cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkma gerekçeleri de son derece zayıflamıştır.

Erdoğan aday olur ve seçilir. Ardından 22 Ekim referandumu gelir. Buradan çıkacak sonucun “evet” olacağını şu anda biliyoruz zaten. Böylelikle cumhurbaşkanını halkın seçmesi resmen kabul edilmiş olur.

Ancak seçilmiş cumhurbaşkanının kazanılmış hakkı olduğu için, bu yeni uygulama 7 yıl sonraya bırakılır. Yalnız bu durumda Tayyip Bey’in verdiği söz gündeme gelir. Cumhurbaşkanını halka seçtirmek adına yola çıkıp, sonra başka yoldan bu makama oturunca 7 yıllık bir ertelemeye gitmek şık durmayabilir.

Gerçi sistemin rahatlamış olması ve yeniden bir seçim atmosferine girilmek istenmemesi de söz konusu olabilir.

Ama Erdoğan “Madem söz verdik, o halde uygulamak zorundayız” diyerek cumhurbaşkanlığından istifa ederek yeniden seçilmek üzere aday olabilir.

Bu bir risk olmasına rağmen Erdoğan’ın karşısına “kazanacak” bir adayın çıkması düşük ihtimaldir. Böylelikle Erdoğan hem Meclis hem de halk tarafından seçilmiş cumhurbaşkanı olarak zaferini perçinlemiş olur.




AKP’nin asıl oyu yüzde 60

AKP seçimden zaferle çıkarak yüzde 46’yı yakaladı. Ancak bana göre AKP’ye verilen oyların oranı yüzde 46 değil yüzde 60’tır. Çünkü bu seçimde de yüzde 20’ye yakın kesim oy kullanmadı. 2002’de de bu oran aşağı yukarı bu kadardı. O zaman “kimi ümitsiz kişiler oy kullanmadı, sonuç böyle oldu” denerek AKP’nin birinciliği tartışıldı.

Seçim sürecinde de herkesin beklentisi bu yüzde 20’nin gelip oy kullanması ve dengeleri değiştirmesiydi. Oysa büyük ihtimalle daha önce de oy kullanmayan yüzde 20 yine sandığa gitmedi. Bu durumda yüzde 20’nin “kim iktidar olursa onun yanındayım” dediği ortaya çıkar. Yüzde 20 dengeleri değiştirmek için oy kullanmadığına göre o oyları da AKP’ye eklemek gerek. Bu da yüzde 5’i zorunlu oy kullanamayanlar olarak ayırırsak, yüzde 60’lık bir destek demektir. Yani AKP’nin sorumluluğu daha da büyüktür.



Bir musibet bin nasihatten evladır

İki gündür seçim sonuçlarıyla ilgili bir nokta büyük öfke çekiyor. Seçime DTP adına bağımsız olarak katılan Sebahat Tuncel, tutuklu olduğu cezaevinden tahliye edildi.

Şimdi herkes “Olur mu böyle şey?” diye feryat ediyor. Olur tabii, bal gibi olur. Yıllardır dokunulmazlık konusuna hiç dokundurtmayan siyasetçiler şimdi oturup düşünmek zorunda.

Sebahat Tuncel’in cezaevinden çıkarılmasında hiçbir anormallik yok. Çünkü Tuncel hakkında henüz bir hüküm yok. Ama tutuklanma gerekçesi olan suç çok ağır ve eğer kanıtlar da yeterliyse çok ağır bir ceza alacak.

Buna karşın seçilmiş olması yargı sürecini de durduruyor. Madem dokunulmazlık var, herkese tahammül edildiği gibi buna da tahammül edilecek.

Elbette kişisel tercihim de şu. Meclis açıldıktan sonra savcılık tezkeresi gelir ve dokunulmazlığı kaldırır. İyi de sadece hepimizi öfkelendiren durumlarda mı dokunulmazlıklar gelecek aklımıza?



Baykal yine yaranamadı

AKP’nin 4.5 yıllık ilk iktidarı döneminde ilginç bazı olaylar da yaşadık. Örneğin medyanın neredeyse tamamı AKP’ye destek vermek amacıyla muhalefete muhalefet etme yolunu seçmişti. Baykal ve CHP herhangi bir konuda eleştiri dozunu artırınca, cümle medya Baykal’a yüklenmeyi ve “böyle muhalefet olur mu?” diye söylenmeyi adet haline getirmişti.

Ama ne ilginçtir ki “Böyle muhalefet olur mu?” diye öfkeli yayınlar yapanlar aynı zamanda “Türkiye’de muhalefet yok” gibi garip bir söylem de geliştirmişti.

Seçim yapıldı, Baykal ve partisi yerinde saydı. Demek ki 2002’de CHP’ye kim oy verdiyse yine onlar oylarını esirgememişler, ama CHP başka yerden de oy alamamış.

Şimdi yine tuhaf bir şekilde AKP’yi destekleyen ve CHP’nin yaptığı her muhalefeti eleştiren kişiler Baykal’ı yerden yere vuruyor. İyi de istenen olmadı mı, AKP kazandı, CHP kaybetti, daha ne isteniyor ki, Baykal’a neden bu kadar yükleniliyor?

CHP’yi destekleyen kişilerin Baykal’ı eleştirmelerini anlıyorum, ötekileri ise anlamıyorum.

DİĞER YENİ YAZILAR