ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone‘nin görevine henüz başlamışken söyledikleri ortalığı karıştırdı. Büyükelçi “Türkiye’de hükümet bir yandan basın özgürlüğünden söz ediyor, diğer taraftan gazeteciler gözaltına alınıyor bunu anlamıyoruz” deyince AKP ayağa kalktı.
Önce Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Büyükelçi’nin sözlerine tepki gösterdi ve Ricciardone’nin “acemi” olduğunu söyledi. Sonra da Hüseyin Çelik AKP sözcüsü olarak kürsüye çıkıp “Büyükelçiler bizim iç politikamıza karışamaz, bizim iç politikamızı dizayn edemez” dedi.
Konuya devam etmeden araya gireyim. Çelik’in sözlerinden anladığımız kadarıyla Türkiye’de gazetecilerin hapse girmesi iç politika gereği yapılan bir işlem. Yani bu gözaltılar hükümetin bilgisi, hatta talimatıyla yapılıyor. Böyle olunca da tabii ki ABD Büyükelçisi’nin sözleri iç politikaya müdahale olarak algılanıyor demek ki.
AKP’den gelen bu tepkilerden sonra “şok” bir açıklama ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapıldı. Bakanlık sözcüsü “Büyükelçi’nin sözlerinin ABD yönetiminin düşüncesini yansıttığını” bildirdi. Yani Büyükelçi, bizim bazı gazeteci arkadaşlarımızın çırpınarak anlatmaya çalıştığı gibi “özel bir yemekte, sohbet sırasında, ağızdan kaçırılan” cümleler sarf etmemişti. Görüş Büyükelçi’ye değil, ABD yönetimine aitti.
Yine araya gireyim; bu gazeteci arkadaşlarımız herhalde AKP’nin sıkıntıya girmemesi için durumu sakinleştirmeye çalıştılar. İyi de bu onların görevi mi? Neredeyse “Yahu kim açtı bu konuyu, gazeteci dediğin iktidarı zora sokacak bir cevabın gelip gelmeyeceğini bilmeden sorular sorar mı” diye özeleştiri bile yapacaklar.
Derken Cumhurbaşkanı Gül de konuya girdi. ABD Büyükelçisi’nin “güven mektubunu” onaylayan, yani o kişinin “ABD’nin Ankara Büyükelçiliği görevini yapmasına izin veren son makam” Cumhurbaşkanı, “Bu beni ilgilendirmez” dedi.
AKP sözcüsü “Bu iç politikaya müdahaledir” derken, Cumhurbaşkanı konuyla ilgilenmiyor bile. Harika.
Sonunda Başbakan Erdoğan da konuşma sırasındaki yerini aldı. Ama sadece bir cümle ile; “Büyükelçi’nin henüz acemi olduğunu” söyledi. Demek ki acemilik dönemi geçince iktidarın işine yarayacak sözler söylemesi bekleniyor.
İşin şakası bir yana, ABD Büyükelçisi’nin sözleri de ona yapılan eleştiriler de aslında skandal boyutundadır.
İktidar, sözcüleri aracılığı ile Büyükelçi’yi eleştirmek yerine gereğini yapmalıdır. O da Büyükelçi’yi “istenmeyen kişi” ilan etmektir. “Henüz acemi, pişince bunları yapmaz” mantığı sadece Türkiye’nin itibarını düşürür.
Ancak bunu kimse beklemesin. Çünkü iktidar, Amerika’ya karşı dik duruyormuş havası yayarak kendi tabanına mesaj vermekten öte bir şey yapmamaktadır. Oysa dik duruş sözle değil eylemle gösterilir.
O elçi yerinde durdukça iktidarın yönelteceği eleştirilerin anlamı olmayacaktır.
Bu ne ikiyüzlülük
İktidar yandaşları ve maskeliler iki yüzlülük konusunda o kadar kendilerinden geçiyorlar ki, insanın nasıl canı sıkılmasın. Soner Yalçın’a yapılanları adeta kusar gibi yazılarla ve sözlerle destekleyenler, içinde kendilerinin de olduğu Türkiye gerçeğini unutuveriyorlar.
Son üç gündür “basın özgürlüğüne darbe” tartışmaları yapıyoruz.
Aklı başında, vicdan ve namus sahibi gerçek gazeteciler, basına yönelik baskıları ve sindirme operasyonlarını eleştiriyorlar.
Oysa yandaşlar ve maskeliler muhalif gazetecilere baskı yapılmadığını, kimsenin yazdıklarından dolayı gözaltına alınmadığını, konuya yargının karar vereceğini söyleyip duruyorlar.
Ardından bu söylediklerini unutup kendileri hakkında açılan davalara şiddetli tepki gösteriyorlar.
Taraf Gazetesi yönetici ve yazarları günde 20 kere mahkemeye gidiyormuş, Star Gazetesi’ne 2000 dava açılmış, kimi yandaş yazarlar tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıyayıymış, bazıları 30 yıl bile hapis yatabilirmiş.
“Şimdi yandaş ve maskeli mantığı ile bakalım; ne var bunda üzülecek, bağırıp çağıracak. Yargı karar verecek işte, bekleyin, sonucunu görün.”
Böyle mi konuşalım biz de? Hayır, fark bu işte. Dürüst, namuslu, vicdanlı, gerçek gazeteciler yazdıkları nedeniyle soruşturmaya uğrayan, hapis cezalarıyla tehdit edilen ve hapse atılan tüm gazeteciler için mücadele ediyor. Gerçek gazeteci “senden benden” ayırımı yapmıyor.
Gerçi ne söylesem anlamayacaklar ama, kayda geçsin bari.
Men dakka dukka
Başbakan Erdoğan dünkü genişletilmiş il başkanları toplantısında uzun uzun basın özgürlüğünden söz etti.
Başbakan’a göre Türkiye’de baskı nedeniyle kapanmış tek yayın organı bile yok. Şu anda kim kapandı kim açıldı muhasebesi yapamam, ama söyledikleri doğrudur.
Baskı nedeniyle kapanan medya organı yok galiba.
İçi boşaltılan var ama.
Etkisiz hale getirilen var ama.
Korkudan kılını kıpırdatamayan var ama.
Sırf kendilerini koruyabilmek için çareyi yalakalıkta bulanlar var ama.
En önemlisi artık medyaya baskı yapmaya da pek gerek kalmadı.
Çünkü bu iktidar eski iktidarlar gibi medyaya sürekli baskı uygulamak yerine medyayı fiilen satın alarak kendi egemenliğine sokmayı başardı. Bakın medya sahiplerinin yarıdan fazlasına, hepsi bu sektöre yeni giren, en önemli özellikleri iktidar partisine yakın olmak olan kişileri göreceksiniz.
Zaten neredeyse dikensiz bir gül bahçesi oluşturulmuş, kalanlar da birer birer temizleniyor.
Tabii işin önemli noktalarından biri de, Başbakan’ın her biri demokrasi ve hukuk dersi gibi süslü cümleler kurmasına rağmen sonunda yine kendini tutamayıp gerçeği dile getirmesi.
İşte dün de oldu. Başbakan yine ders verdi, basın özgürlüğünün tam olduğunu söyledi ama lafın sonunda “Men dakka dukka” deyiverdi. Sonra ekledi “Alma mazlumun ahını...”
O kadar basın özgürlüğü nutkundan sonra “Sen dak dersen biri duk der” deyimini kullandı. Yanisi şu ki, “Basın özgürlüğü falan hikâyedir, gün bizi eleştirenlerden intikam günüdür. Duk günü gelmiştir.”
Bilmem anlatabildim mi?
Üretimdeki başarı insana rahatlık, paylaşmadaki başarı ise huzur verir.
(Rüştü Alçı)
İçişleri Bakanı, “Türkiye, basın özgürlüğü açısından Amerika’dan daha çok basın özgürlüğünün olduğu bir ülkedir” demiş. Görünen o ki
Bakanımız basın özgürlüğü açısından “Amerika’yı yeniden keşfetmeli!”
(Gani Yıldız)

