İktidar ve yandaşları yine “zafer” çığlıkları atıyor. Türkiye yine yumruğunu masaya vurdu, ağırlığını gösterdi. NATO’yu ve Amerika’yı dize getirdi, Fransa’yı devre dışı bıraktı. Libya’ya saldıran güçlerin koruma ve kollama görevini üstlenerek bununla da yetinmeyip saldırının komuta merkezini İzmir’e taşıyarak yine “tarihi bir başarıya” imza attı.
Oysa işin aslı şudur:
Başbakan Erdoğan Libya olayları patlak verdiğinde, henüz üç ay önce elinden “insanlık ödülü” aldığı Kaddafi’yi karşısına almak istemedi. Tabii bu ülkedeki Türk yatırımları da ister istemez Başbakan’ın elini bağlıyordu.
Kendisini gerçekten Orta Doğu ve İslam ülkelerinin “ağabeyi” gibi gören Erdoğan, Mübarek’in aksine bu kez gizli bir telefon görüşmesi yaparak Kaddafi’yi ikna etmek istedi.
Eğer Kaddafi bu “nasihati” dinlemiş olsaydı Erdoğan Batı’nın gözünde önemli bir puan kazanacaktı. Ancak Kaddafi Erdoğan’ı dinlemedi bile.
İşler çığırından çıkmaya başlama eğilimi gösterince Batı petrol kaynaklarını kaybetme korkusu içinde NATO’nun müdahale etmesini dillendirmeye başladı.
Avantajın elinden kaçabileceğini gören Erdoğan, hiç düşünmeden ve belli ki danışmadan ani bir çıkış yaptı. “Bu ne saçmalık yaaaa. NATO’nun Libya’da ne işi var?” dedi.
Ancak beklenmedik bir şey oldu. Amerika ve müttefikleri çok hızlı bir çalışma yaparak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden “Libya’ya müdahale” kararı çıkarıverdiler.
Bu, Erdoğan ve kurmayları için de bir şok oldu. Birleşmiş Milletler kararına çaresiz boyun eğdiler.
Ve biliyorsunuz ardından yine beklenmedik bir anda Fransız uçaklarının öncülüğünde hava harekâtı başladı.
Türkiye bir anda devre dışı kalıverdi.
İşte o aşamada Erdoğan’a yaptığı hata anlatıldı. Neydi bu hata?
Erdoğan NATO müdahalesine karşı çıkarak aslında “kendi ayağına ateş etmiş” oldu. Çünkü eğer NATO, operasyonun yönetimini ele almazsa, Türkiye’nin söz hakkı da kalmamış oluyor.
Tersine, eğer NATO operasyonu olursa Türkiye üye ülke sıfatıyla “veto hakkı” dahil pek çok yaptırımda bulunabiliyor.
Şimdi iktidar “çevir kazı yanmasın” politikası uygulayarak Libya’ya gemiler gönderdi ve NATO inisiyatifi için bastırdı. Doğru sonuç başarıdır! ve zaten NATO da bunu bekliyordu.
Nedeni basit. Büyük ihtimalle hava operasyonlarına kara operasyonuna dönüşecek ve Libya’ya asker de indirilecektir.
İlk çatışmalardan ve duruma hâkim olunmasından sonra Müslüman Libya halkının kabul edebileceği askeri birliklerin ülke güvenliğini sağlaması gerekecektir.
Bu asker de Türk askeri olacaktır. Sonuçta Erdoğan’ın dediği gibi “Libya’ya kurşun sıkılmayacaktır ” ama işgal kuvveti olarak da Türk askeri görev alacaktır.
Afganistan’da da aynısını yaşıyoruz. Afganların Türk askerini çok sevdiğini gururla söylüyoruz. Evet Türk askeri güvenliği sağlıyor, Afganistan’ın kaynakları ise başkalarına akıyor.
O zaman türbanlı adayı siz gösterin
Bazen CHP’yi anlamakta çok zorluk çekiyorum. Durup dururken öyle bir şey yapıyor ki, hasarı temizlemek çok uzun zaman alıyor ve hatta enkazın bir bölümü hiç kaldırılamıyor.
İşte son örnek. Sanki çok lazımmış gibi “Meclis’e türbanlı bir milletvekili seçilirse, CHP’nin buna karşı çıkmayacağı” açıklandı.
Bu nasıl politikadır anlamak mümkün değil. AKP ’yi sıkıntıya sokan bir konuda bu kadar yardım yapmak akılla mantıkla bağdaşır mı?
Dikkat ediyor musunuz bilemiyorum, ama 15 gün öncesine kadar AKP ve yandaşları türbanlı milletvekili konusunu ağızlarına bile almıyorlardı.
AKP’li olmadıkları varsayılan bazı haber kanalları ısrarla “Meclis’e türbanlı milletvekili girsin” kampanyası başlattı. Bundan cesaret alan bazı yandaşlar ancak bu kampanyadan sonra konuyu dile getirdiler.
Buna rağmen Erdoğan ve yakın çevresi türbanlı milletvekili konusunda bir açık vermedi.
Tam bu aşamada gelen CHP’nin “Biz engel olmayız” açıklaması Erdoğan’ın elini güçlendirdi. Artık hiç çekinmeden istediği kadar türbanlı milletvekili adayı gösterip seçtirebilir.
Hayır, anlamadığım şu; madem türbana engel çıkarmayacak ve Meclis’in türbanlı kadınlarla doldurulması yolunu açacaksınız, bari türbanlı adayı siz gösterseydiniz; hiç olmazsa gururunuzla bir iş yapmış olurdunuz.
12 Eylülcüler de film yakmıştı
Halit Refiğ’in “Yorgun Savaşçı” filmi 12 Eylül darbesini yapan generaller tarafından sakıncalı olarak değerlendirilmişti. Bunun üzerine “en iyi çare” olarak filmin bulunması ve “imha edilmesi” olduğu kararına varılmıştı.
Film bulundu, özel bir odada yakıldı ve askerler bir filmden kurtulmanın mutluluğunu yaşadılar. Yanıldıkları şuydu ki, filmin bir kopyası daha vardı ve yıllar sonra ortaya çıktı, yayınlandı.
Ama bu arada Halit Refiğ ağır darbe almış, yıllarca bir kenara itilerek yok sayılmak istenmişti. Sonunda ne kadar haklı ve doğru olduğu anlaşılmıştı ama, geçen yılları da kimse geri getiremedi.
O günün askerleri gitti. Gittikleri gibi şimdi güya “ileri demokrasi” diyenlerin hesap sormasını bekliyoruz. Bırakın onlardan hesap sorulmasını, “ileri demokrasiciler” yine aynı yönteme sarıldı, tıpkı askeri darbe dönemindeki gibi. Güya “ileri demokrasi olsun” diye bu iktidara destek verenler de şimdi şaşkınmış gibi davranmıyorlar mı, işte o insanın içini eziyor.
Örneğin referanduma giden süreçte “yetmez ama bülteni” gibi çıkan bir gazete şimdi çok öfkeliymiş gibi yayın yapıyor. Sormak lazım “Yetti mi anacım?”
Sosyalist bir şeyler
6-7 genç İstanbul İstiklal Caddesi’ndeki Fransa Konsolosluğu’nun önüne kendilerini zincirlemişler. Pankart asmışlar, Fransa’nın Libya’ya saldırısını kınıyorlar. İmza da Sosyalist diye başlayan bir şeyler. Galiba şu meşhur “yetmezci sosyalistler.”
Hepsi gencecik, belli ki pek de cahiller, referandum sürecindeki gibi. Oysa biri hatırlatmalı, demeli ki “Çocuklar siz gazete okumuyor TV izlemiyorsunuz galiba. Fransa Türkiye’nin büyük başarısı sayesinde devre dışı kaldı, yerine Türkiye oturdu, üstelik saldırının komuta merkezi de İzmir. Siz yanlış yerde eylem yapıyorsunuz.”
Bırakın sosyalistliği, bunlar sosyalist kelimesinin bile canına okuyorlar ya. Güler misin ağlar mısın?
ÖSYM, YGS sorularının sınav sonrasında para karşılığı basına dağıtılacağını açıklamış. Dağıtımın “sınav sonrasında” yapılacağını garanti ettikleri sürece sorun yok! (Gani Yıldız)

