ANAVATAN Genel Başkanı Erkan Mumcu şu anda hangi duygular içindedir bilemiyorum. Birkaç gün öncesine kadar sağdaki en önemli isimdi. Partisi bırakın barajı aşmayı, yüzde 3 bile alamayacakken, sağda birleşme adı altında belki de 40’ın üzerinde ANAVATAN’lı meclise girebilecekti.
Oysa şimdi aday listelerini bile hazırlayamayan, bu nedenle düzeltme imkânı veren 48 saatlik süreyi kullanır hale gelen parti durumuna düştü.
Gelelim Mehmet Ağar’a. O da barajı aşma sıkıntısı yaşarken, meydanların da baskısıyla “sağda ittifak” adına nefes alma şansı bulmuştu. Ancak fırsat iyi kullanılamadı ve Ağar’ın partisi, artık DP demek gerekiyor, yine baraj sıkıntısı içine düştü.
Erkan Mumcu bütün bu yaşananların ardından çıkıp “Türk halkına bir özür borcumuz var” diyor Mehmet Ağar’ı da ortak ederek. Sonra bir adım ileri çıkıp “ben özür diliyorum” diyor. İyi güzel de, bir kuru özürle her şey bitecek mi yani?
Gerek Mumcu gerekse Ağar sağa olduğu kadar demokrasiye, daha da önemlisi halkın umuduna darbe vurdular.
Ellerinde bayraklarıyla, demokrasi ve cumhuriyet için meydanlara dolan milyonlarca insanın beklentilerini yıktılar.
Ağar ve Mumcu tarihi bir sorumluluk altına girmişlerdi. Ancak bu sorumluluğu kaldıracak ağırlıkta olmadıklarını gösterdiler.
Şimdi halkın önüne çıkıp binlerce kez özür dilemelerinin hiçbir anlamı yok.
BİR EK: DP’nin bazı illerde aday listelerini boş bırakmış olması “acaba son dakikada bir anlaşma sağlanır mı?” umudu doğurmuş bazı çevrelerde. Şimdi bu çevreler bu akşam saat 17.00’yi bekliyor. Saat 17.00’de listeler son ve kesin şeklini almış olacak. Bu elbette bir umut yaratabilir, ama yaşananlardan sonra dikiş tutar mı orası meçhul.
“Sen içeriye bak”mı demek istiyorlar?
Dikkat ediyor musunuz, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt terörü durdurmak için Kuzey Irak’a yönelik sınır ötesi harekâttan söz ettiği günden beri, Irak sınırına hayli uzakta pek çok PKK eylemi oldu.
Ankara’da bomba patladı, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi büyük kentlerde patlayıcı maddeler bulundu, canlı bombalar ele geçirildi.
Sanki gizli bir ses “Sen bırak Kuzey Irak’ta PKK’yı takip etmeyi, PKK senin içine sızdı, git onunla uğraş, Irak’ı rahat bırak” demek istiyor.
Son yılların haberlerini şöyle bir gözden geçirince, Tunceli’de 8 askerimizin şehit olduğu saldırı gibi bir eyleme hiç rastlamıyoruz. Peki PKK nasıl oluyor da birden karakol baskınlarına başlıyor?
Amerika’nın Avrupa’nın “Sakın Irak’a girme fena olur” tehditleri sürerken, PKK’nın Türkiye’nin çeşitli illerinde hiç de akıllıca olmayan eylemlere kalkışmasının altında yatanı anlamak gerçekten güç.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı’nın 8 şehide rağmen hâlâ susuyor olması da ayrıca manidar geliyor. Bir şeyler saklanıyor ama, ne acaba? Yakında çıkar...
Artık herkes mutlu olur herhalde
Listeler açıklandı. Hemen her partide sürpriz isimler var. Doğal olarak tartışmalar hatta kavgalar da. Şimdi bir şeyi anlamakta zorluk çekiyorum.
Nedense bazı çevreler ısrarla AKP’nin merkeze çekilmesini istiyor. Bunu bir misyon gibi görüp “Gelin arkadaşlar el birliği ile AKP’yi merkeze çekelim, ondan sonra rahat edelim” diyenler de var. Bu açıdan bakınca AKP listeleri bu çevreleri çok mutlu edecek cinsten.
Ama bir gariplik de yok mu. Hem Cumhuriyet mitinglerini ağır dille eleştirerek, bunları toplama kalabalıklar olarak niteleyip “Biz istesek beş mislini toplarız” diye babalanacaksınız, hem de listenizi aslında sizden olmayan, hatta mitinglere katılmış milyonlara benzeyen isimlerden oluşturmaya çalışacaksınız.
Mitinglere katılanları küçümseyip “biz beş mislini toplarız” diyorsanız, halkın büyük çoğunluğunun mitinge katılanlar gibi olmadığını düşünüyorsunuz demektir.
Size göre halkın büyük bölümü mitinge katılanlar gibi düşünmüyor hatta onlara karşı çıkıyor ama, iş adayları sıralamaya gelince nedense isimler onlara yakınlar arasından seçiliyor.
Bu ne çelişkidir böyle?
Herhalde AKP ve yandaşları şunu düşünüyor. “Mitinge katılanların beş misli zaten ne olursa olsun bize oy verecek. Mitinge katılanlar gibi üç beş kişiyi de listelere serpiştiririz. Onların da oyunu alırız. Demokrasi değil mi bu, büyük çoğunlukla iktidara geliriz.”
Siyaset galiba herkesi sersem yerine koymanın bir başka türlüsü.
Şeyh
Maktum
Levent’teki İETT arazisini satın alan Dubaili Şeyh Maktum parayı ödemiyor. Bahanesi, “Henüz mahkeme devam ediyor, ters bir karar çıkarsa çok zarar ederim.” Mantıklı ve doğru bir yaklaşım.
Ancak ihale açıldığında bu tür sorunlar çıkacağı biliniyordu. Madem öyle Maktum ihaleye katılmadan önce bunu söyler, kendisi girmeyeceği gibi diğer katılımcıları da etkilerdi.
Ancak sanıyorum Maktum’un korkusu AKP’nin iktidardan gitmesi. Eğer AKP’nin iktidarda kalacağına inansa parayı öder, mahkeme kararı falan dinlemezdi.
AKP’yi yüzde 40’larda görenler, Maktum’un davranışını bu gözle değerlendirmeli.
O kadar değil
Demokrasimiz sağlıklı ve iyi mi? Değil. Zaten şu milletvekili adaylarını belirleme yöntemi bile demokrasiye ne kadar uzak olduğumuzun bir kanıtı.
Ancak şu anda yaşadığımız demokrasi oyunu bile bazı sululukları kaldırmıyor, bu çarpık haliyle doğruyu buluyor.
Mehmet Dülger eski DYP kökenli bir siyasetçi. Ama 2002 seçimlerinde AKP’yi daha garanti gördüğü için adaylığını da oradan koymuştu. AKP bu milletvekilini iyi değerlendirdi.
22 Temmuz seçimleri çıkagelince, Mehmet Bey’in eşi de siyasete atılmaya karar verdiğini söyledi. Ama o eşi gibi düşünmüyordu ve DP’den aday olmaya karar verdi.
Mehmet Bey yine AKP’den eşi de DP’den aday adayı oldular. Medya da bu tuhaflığı şişirerek hatta “işte demokratik aile” diye duyurdu.
Sonra sonuçlar açıklandı. Mehmet Bey AKP’den eşi de DP’den aday gösterilmemişti. İki lider de bu sululuğa “O kadar da değil” dedi herhalde.

