AKP sözcüleri daha duydukları anda “Olmaaaaz” dediler sonra “Başbakan’ı beklemeye” karar verdiler ama CHP Genel Başkanı Baykal’ın “anayasa değişikliği paketini ikiye ayırma” formülü en makul çözümdür.
Çünkü iktidar, cumhuriyet değerlerini dönüştürme planı içinde bu anayasa değişikliği oyununu oynamak istiyor ama bu konu artık deşifre oldu. Değişiklik paketinin amacının “hukuk ve demokraside atılım yapmak” olmadığını, biraz aklı olan herkes biliyor artık.
Oyun açığa çıktığına göre Türkiye’yi uzun bir dönem gerginliğe sokacak bu planı yürütmenin âlemi yok.
Baykal’ın önerisi çok basit ve akılcıdır. Anayasa değişikliği paketinde hak ve özgürlükleri genişleten, çalışanların durumunu düzelten, çocuklarımızın zararlı etkilerden korunmasını sağlayan maddeler üzerinde zaten büyük bir tartışma yok.
Hatta tam tersine bu konularda mutabakat sağlanmış görünüyor. Muhalefetin de katkılarıyla bu maddelerde yapılacak bir iki küçük değişiklikle Meclis’te 367 sağlanır. Böylelikle Anayasa’nın bu maddeleri değiştirilmiş olur.
Ancak AKP iktidarı bu maddelerin arkasına sığınarak asıl amacını gerçekleştirmek istiyor. İster istemesine de oyun ortaya çıktı. İşin inandırıcılığı kalmadı. O halde hukukla ilgili üç madde ayrılabilir ya da şimdilik askıya alınabilir. Bu iktidarın işine gelmiyor. Çünkü iktidar gerçek anlamda bir demokrasi ve hukuk hizmeti vermek yerine, toplumu anlayamayacağı kavram tartışmalarının içine atıp, kafaları karmakarışık etmeyi amaçlıyor.
İktidar oyunu böyle oynamak isteyebilir ama yaratılacak gerginlik beklemediği anda kendisini de altına alabilir.
Sadaka Ekonomisi
Geçen hafta pazartesi günü özellikle çiftçilerin ve esnafın içine düştüğü sıkıntıları anlatan bir yazı yazmıştım. 9 bin 900 ailenin yaşadığı bir ilçede 10 bin icra davası bulunduğunu belirterek “İktidar sadaka ekonomisinde yeni aşamaya geçti. Şimdi bu borçların birkaç yıla yayılacağı fısıldanıyor kulaklara” demiştim.
Artık bu yazıdan mı kaynaklandı bilemiyorum Öge Demirkan ve İlker Akgüngör çiftçilerin içine itildiği bataklığı mercek altına aldı. İcra davaları, örnekleriyle sergileniyor iki gündür.
Sadaka ekonomisinin vardığı nokta da tüm çıplaklığı ile ortaya seriliyor. İki arkadaşıma bu başarılı çalışmasından ötürü teşekkür etmek gerek.
Muhalefetle paralel olmak
İktidar sözcüleri Türkiye’yi dönüştürme yolunda önlerinde kalan son engel yargıyı da “halletmek” için son atışlarını yaparken, yargının karşı çıkışını “muhalefetle, özel olarak da CHP ile paralel olmakla” karalamaya çalışıyorlar. “Yargı CHP gibi konuşuyor” diyerek güya hakaret etmek istiyorlar ama yanıldıkları noktalar var:
Öncelikle bir konuda “muhalefetle aynı görüşte olmak” yanlış değildir. Gün gelir aynı görüşte olursunuz, gün gelir farklı görüşte olursunuz. Bu ölçü olamaz. Sorun şudur: İktidar Türkiye Cumhuriyeti ile son hesaplaşmasını yapmaya hazırlanıyor. Eğer yargı alanındaki anayasa değişikliklerini dilediği gibi geçirebilirse bunu büyük ölçüde başaracak.
O halde Cumhuriyet’ten, ilkelerinden ve temel ruhundan yana olan herkesin bu değişikliklere karşı çıkması gerekir. Yargı da temel olarak laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinden yana taraf olduğuna göre bu değişikliklere karşı çıkacaktır.
İktidar sözcüleri bu gerçeği dile getiremedikleri için yargıyı muhalefetle ortak gibi göstermeye çalışmaktadır. Bu oyuna gelinmemelidir.
Olmaya devlet cihanda
Hani “Allah nazardan saklasın” denir ya, ben kolay kolay hasta olmam. Olursam da bu genellikle kocaman bir şey olur. Örneğin belimden ayağıma şiddetli bir ağrı vuruyordu, doktora gittim, “Bel fıtığı olmuşsun” dedi, bir hafta sonra ameliyat oldum.
Bir gün Sabah’taydık, henüz İkitelli’de, arabama bindim, kontağı çevirdim, başım döndü, kendimden geçiyordum ki, o zaman araba telefonu vardı, gazetenin santralini arayıp “Amanın acıdan kıvranıyorum, kapının önündeyim” diyebildim. Hemen hastaneye yetiştirdiler, doğru ameliyathaneye aldılar, böbreğimden ceviz büyüklüğünde taş çıktı.
Bunların dışında sağlık sorunlarını belki de çok önemsemediğimden, hastalık da pek bulaşmaz. Lüzumsuz yere asla ilaç almam, vitamin, güçlendirici, gençleştirici gibi yan sanayi ilaç sektörüne de hiçbir katkım olmaz.
Ama her gün mutlaka doğal (poşet değil) bitki çaylarımı içerim. Kahvaltıda tereyağını eksik etmem, yemeklerde zeytinyağından şaşmam, sebzelerin olabildiğince organik olmasına dikkat ederim.
Soğukta ve sıcakta kendimi korumaya çalışırım. Oramda buramda normal ötesi bir durumla karşılaştığım an hemen bir doktora gider ve almak zorundaysam onun yazacağı ilaçları içerim. “Karnımda bir ağrı var, ne iyi gelir?” diye sorup, asla bir şey bilmediği halde doktorculuk oynayanların dolduruşuna gelerek cebimi ilaçlarla doldurmam.
Münasebetsiz bir saatte hastalık ya da benzeri bir durumla karşılaşırsam kendime sürekli “iyi olmam gerektiğimi telkin ederim”ki bu pek çok kere işe yaradı, ister inanın ister inanmayın.
Ama bu kez hiçbir şey fayda etmedi. Hafta başında hafif öksürükle başladı, iki gün içinde doktora gidip ilaçlarımı aldığım halde adeta boğmacaya çevirdi, üstüne bir de ateş bastırınca belki yıllardır ilk kez yatağa çakılıverdim.
Ve yanılmıyorsam ilk kez “hasta olduğum için” yazı yazamadım. Çünkü ne yazdığımın bilincine varamamaktan çekindim. Oysa böbrek ameliyatı olduğumda bile yazılarıma ara vermemiştim. Ama bu farklıydı; öyle bir öksürük ki, uyku uyutmuyor, boyun ve göğüs-karın bölgesi acıdan adeta tutmuyor.
İşte böyle birkaç gün geçirdim. Şimdi yine ayaktayım. Sesim biraz “buğulu” çıkıyor ama olsun, yazmama engel değil.
Bu sırada sizlerden gelen geçmiş olsun mesajları ise en büyük desteğim oldu. Biliyorum, kendi kurallarımı bile çiğneyip hiçbirinize cevap yazamadım, beni bağışlayın. Bu arada neredeyse yazdığım her yazıyı en ağır biçimde eleştiren birkaç okurum var, onlardan da “geçmiş olsun” mesajı geldi. Sağolsunlar, görüş farklılığı ile insanlığı birbirine karıştırmadıkları için...

