Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları yanlarına bir uçak dolusu gazeteci alıp Eğirdir’deki Komando Eğitim Kampı’na gittiler. Gazetelerden okuduğumuz kadarıyla ilk gün komandoların eğitimlerinden örnekler sergilendi.
Dün de Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı basın toplantısı yapıp sorulara cevap verdi.
Bu basın toplantısından aklıma takılan tek şey “Orgeneral Büyükanıt’ın 12 Nisan basın toplantısında söylediği Irak’a yönelik operasyon yapılması talebini tekrarlaması” oldu.
Başbakan daha önce “Bu konuyu karşılıklı görüşmeden bir değerlendirme yapmam” demişti.
Şimdi bakın, böyle bir ülke olabilir mi?
Böyle bir ülke yönetimi olabilir mi?
Böyle bir devlet zirvesi olabilir mi?
Komutan iki ay önce askeri bir gereklilikten söz etti.
Hükümetten hiç ses çıkmadı. Ardından bu talep tekrarlandı. Yine bir ses gelmedi. Sonra bir daha tekrarlandı. Yine ses yok.
Bir gün bir baktık ki Başbakan kapı kapı geziyor. ABD Büyükelçisi de devreye giriyor. Sonra yine ses seda kesiliyor.
Peki ne oluyor, anlayan var mı?
Geçen 15 gün içinde bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısı, cumhurbaşkanının bulunmadığı bir zirve, bir ikili (Allah’ın tanıklığında) görüşme, bir brifing yapıldı.
İyi de kardeşim, devletin tepesini oluşturan bu zevat Irak’a yönelik operasyon konusunu hiç görüşmüyor mu ki Genelkurmay Başkanı iki ay içinde 4’üncü kez kamuoyu önünde bu talebi yüksek sesle dillendiriyor?
Anlaşıldığı kadarıyla görüşülmüyor. Ya da görüşülüyor da, Tayyip Bey’in bu konuda bazı açmazları var ve bir türlü adım atamıyor. Yoksa bir Genelkurmay Başkanı neden iki ayda 4 kez “Irak’a girmemiz gerek ama siyasi otoriteden emir bekliyoruz” desin?
Başbakan’ın ne hesap yaptığını anlamak asla mümkün değil. Dışişleri Bakanı’nın “Ben gizlice Genelkurmay’a girip çıkıyorum, Başbakan’ın bu konudaki talimalarını iletiyorum, her şeyi Genelkurmay’la birlikte yapıyoruz” sözleri artık tatmin edici olmaktan uzak.
Ortada çok garip bir durum var ve Türk halkı adeta aptal yerine konuyor.
Bu durumda Başbakan’ın kamuoyu önüne çıkıp “Asker siyasi otoriteden yetki bekliyor, ama ben bu yetkiyi şu nedenlerden ötürü vermem, veremem” desin.
Ya da Genelkurmay Başkanı bu gelişmelere noktayı koyup “Başbakan şu nedenlerle bize yetki vermemekte, verememektedir” desin.
Çünkü bu konu artık toplum içinde giderek “bölünmeye” neden oluyor.
Asker bu talebi hiçbir aydınlatıcı açıklama yapmadan dile getirdikçe, demokrasiyi askere karşı olmak şeklinde algılayan çevrelerin küfür ve hakaretleri artıyor.
Öte tarafta ise başta Başbakan olmak üzere hükümet üyelerinin giderek bir “ulusal güvenlik tehdidi” oldukları algılaması güçleniyor.
İkisi de fena.
Bekle ki Amerika’dan bir cevap gelsin
Çok da hakkını yememek lazım. Üstteki yazıda “neden bir açıklama yok” diye soruyorum biraz öfkelice, ama Tayyip Bey’in sıkıntısını da anlamak gerek.
Başbakan geçen hafta “Her şeyi konuştuk, şimdi Amerika’dan haber bekliyoruz. Ardından ben Başkan Bush’u arayacağım, sonra da gerekeni yapacağız” dedi.
Belli ki Tayyip Bey Amerika’dan gelecek haberi bekliyor. Asker de (bunu bilmiyor galiba) talebini tekrarlıyor.
Tamam da Amerika’dan beklenen haber nedir? Tayyip Bey’in tahmin ettiğinin dışında bir haber gelirse ne olacak? Amerika “Sakın ola Irak’a falan girmeye kalkma” derse Tayyip Bey’in bunu kaldırması çok zor olabilir. Ya da “Haydi madem asker çok ısrarlı bari sınırlı bir şey yapın” izni gelirse, bu da bizi rencide edecektir.
Tayyip Erdoğan’ın seçime giden yolda olağanüstü sıkıntılı anlar yaşadığını sanıyorum. Kendisini en güçlü gördüğü anda alması gereken çok önemli bir kararı alamamak aslında iktidar olup muktedir olamamanın en çarpıcı kanıtı.
Diyorum ki, Allah kimseyi Tayyip Bey’in şu anda içinde bulunduğu duruma düşürmesin.
Hüzünlendiren ama gururlandıran bir öykü
Son birkaç gündür Ercan Çitlioğlu’nun yazdığı “Gölgedeki sessiz tanıklar” kitabını okuyorum. Kitap, canlarını Türkiye için hiçbir menfaat beklemeden veren bir avuç insanın öyküsünü anlatıyor.
Çitlioğlu “Bu insanlara şükran borcumuz var, onları tanımasak da bu böyle” diyor.
“Gölgedeki sessiz tanıklar”da Türkiye’nin ulusal güvenliğini sağlamak için, asla ortaya çıkmayan ama çok gizli çalışmalarla hep sonuca ulaşan insanlarımızı tanıtıyor.
Hiçbirinin kimliği yok. Çünkü onların asıl kimliğini belki de aileleri bile bilmiyorlar. Hatta kazandıkları başarılar, ülkeye yararları devletin en gizli toplantılarında bile konuşulmuyor. Kimse söz etmiyor onlardan.
Şehit olduklarında cenazeleri de bayrağa sarılmıyor, tören de yapılmıyor. Hiçbir gazete onlardan söz etmiyor, kimse cenazelerde “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye de bağırmıyor.
Onlar milletin yüreğinin bilinmeyen bir noktasında yatıyorlar kimseye fark ettirmeden.
İşte Ercan Çitlioğlu, devlet için çalışan, asla çeteleşmeyen, kendi menfaatlerini asla düşünmeyen ve bu uğurda şehit olanların kahramanlık öykülerini yazıyor bu kitapta. Ne bir isim verebiliyor ne de imada bulunabiliyor.
Ama diyor ki “Bilin ki bu isimsiz kahramanlar bu millet için canlarını verdiler. Onları tanımasanız da, varlıklarını bilin ve asla unutmayın.”
Çok hüzün verici ama aynı zamanda gururlandırıcı bir kitap, tavsiye ederim.
Egemen Bey’e düşen görev
AKP’li milletvekili Egemen Bağış, Tayyip Bey tarafından yeniden aday gösterilmesi şerefine İstanbul’da bir davet verdi.
İstanbul sosyetesinin de büyük ilgi gösterdiği bu davette Bağış yeniden iktidar olduklarında ne yapacaklarını anlattı.
Davete katılanlardan öğrendiğim bir ayrıntıyı ve Egemen Bey’e düşen büyük görevi anlatmak istiyorum. Bu davette Egemen Bey davetlilere içki servisi de yaptırmış. Olumlu bir gelişme. Demek ki Egemen Bağış, içki içmenin siyasal İslamcı görüşü ile ters düşmeyeceğine inanıyor. Oysa partisi bu konuda çok tutucu tavrı çoğu zaman eleştiri konusu da oluyor. Egemen Bey Tayyip Bey’e “davetlerimizde içki içilmesi bize zarar vermiyor, tam tersine, iş dünyası bize daha da sempati ile bakıyor, hakimiyet alanımızdaki yerlerde içki yasağını bir kere daha düşünsek” dese hiç de fena olmaz. Değiştiklerine iş dünyası iyice inanır.

