Dünkü Vatan’da herhalde en çok okunanların başında “Neden AKP’ye oy verdiler?” başlıklı haber gelmiştir.
Ortaya çıkan tablo gerçekten çok ilginç. Çünkü demokrasi tarihimizde çok uzun yıllar sonunda ilk kez bir partiye oy verenlerin gerekçeleri çok sayıda. Kimi hastanelerin rahatlamasını, kimi ilaçlarını çok kolay alabilmelerini, kimi eskiye oranla daha çok para kazandığını, kimi Erdoğan’ı sevdiğini, kimi askerlere tepki duyduğunu, kimi iktidarın çok çalıştığını söylüyor.
Mutlaka vardır ama, AKP’yle oy verenler arasında “Dindar olduğum için, türbanın serbest bırakılmasını istediğim için” diyenler fazla değil.
Bu da AKP’nin kamuoyu gözünde giderek dini bir parti görünümü vermekten uzaklaştığını gösteriyor. Bu AKP adına çok önemli bir kazanç olduğu gibi, aynı zamanda en büyük de handikaptır.
Seçim öncesi AKP’yi ekonomi açısından yere göğe sığdıramayanlar bile seçimden sonra bazı gerçekleri söylemekten kendilerini alamıyor. Örneğin daha önce hiç söz etmedikleri halde “Sadece Türkiye değil, benzer pek çok ülke bu sürede hızlı büyüdü, paralarının değerini artırdı, Türkiye çok özel bir konumda değildi” demeye başladı.
Bazı uzmanlar ise seçimden hemen sonra bir ekonomik sıkıntının kapıda olduğunu vurgulamaya ve sıcak para saadetinin bir süre sonra tersine dönebileceğini ileri süren yorumlar yaptılar.
Gerçekten de belki tesadüf ama seçimden hemen sonra Amerikan para piyasalarındaki dalgalanma anında Türkiye’yi etkiledi.
Bu açıdan bakınca, çok çeşitli gerekçeler bulan ve AKP’ye destek veren kesimler, farklı bir rüzgârın esmeye başlamasıyla birlikte paniğe kapılabilirler. Örneğin dünya ekonomi piyasalarında meydana gelebilecek bir dalgalanma döviz fiyatlarının hızla artmasını, enflasyonun yükselmesini beraberinde getirebilir. Bu da pembe hayalleri bir anda yıkabilir.
İşte böyle bir anda AKP’ye verilen destekler bir anda sona erebilir. Buna karşın iktidar yine ayakta kalır. Ülkede yoğun bir tartışma ortamı hatta gösteriler bile başlayabilir.
Burada beni endişelendirecek olan AKP’nin böyle bir süreci yönetemeyip daha radikal yöntemlere başvurmasıdır. Çünkü halkın desteği azalsa bile iktidarı değiştirmenin şartları belli olduğuna göre, bu hükümet her durumda devam edecektir. Ancak böyle ortamlar iktidarları hırslandıracağı için yanlışa da sürükler. Dilerim muhtemel bir ekonomik kriz Türkiye’de böyle bir çalkantıya neden olmaz.
Bağımsız kadınların görünümü
Meclis ilk kez bu kadar çok kadın milletvekili ile açılacak. Keşke daha fazla kadın milletvekili olsaydı diyorum ama bu bile siyasetimiz için önemli bir aşama.
Burada en çok dikkatimi çeken noktalardan biri Güneydoğu’daki illerimizden bağımsız olarak seçilip gelen kadın milletvekillerinin kılık kıyafetleri oldu.
Hemen hepsi etek pantolon giymiş olarak kayıtlarını yaptırmaya geldiler.
Meclis Genel Kurulu’na bu kıyafetlerle girmek yasak. Genel Kurul çalışmalarına kadın milletvekilleri etek ceket ya da kadınların kullandığı deyimle döpiyes giyerek gelecekler.
Bağımsız kadın milletvekillerinin kıyafetleri, bölge halkının kıyafetleriyle hiç benzeşmiyor. Hepsinin başı açık, saçları genellikle uzun ve özenli. Bu halleriyle Meclis’e ayrı bir renk getirecekleri şimdiden belli.
Ancak bu kadın milletvekilleri görünüm olarak yerel hallerinden ayrılabiliyorsa, fikir ve görüşlerini ifade etme konusunda da duyarlı olabilirler demek ki.
Henüz açılmamış olan Meclis’te en büyük endişe, bu bağımsız milletvekilleri başta MHP olmak üzere diğer partilerin üyeleri arasında bir çatışma ortamının doğması.
Bağımsızlar kılık kıyafetlerine gösterdikleri özeni çatışma ortamının çıkmaması için de gösterir, önceliği kimlik tartışması yaratmaya değil de, Güneydoğu sorununun çözümü için gerçekçi adımlar atılmasına verebilirlerse, önemli bir reformun ilk adımını da atmış olurlar.
Bu Meclis’in ve iktidarın nasıl bir üslup takınacağının ilk sinyallerini Meclis Başkanı seçiminde göreceğimizi daha önce de yazmıştım. Güneydoğulu şimdilik bağımsız milletvekillerinin tavrı da yeni dönemin ipuçlarını verecektir bize.
Su ve elektrik
Türkiye’yi şu anda bekleyen en önemli iki sorun su ve elektrik sıkıntısıdır. Enerji zaten en önemli sorunumuz. Ancak biraz da doğanın azizliği ile büyük kentler ciddi su sıkıntısı yaşıyor. Ankara neredeyse kente su veremeyecek durumda. İstanbul içinse alarm zilleri çalıyor.
Çok ciddi bir fiili durum yaşıyoruz. Elbette bunun sorumlularını eleştirmek ve çözüm önerileri üzerinde tartışmak zorundayız. Tamam da, eleştirmek ya da uzun uzun çözüm toplantıları yapmanın yanı sıra vatandaş olarak üzerimize düşeni de mutlaka yapmamız gerek.
Tek çare tasarruf etmek. Alışkanlıklarımızı bir süre kenara bırakacağız. Musluğumuzu boşuna açık tutmayacağız, bahçemizi az sulayacak, arabamızı yıkamak yerine sileceğiz. Kullanmadığımız her ampulü söndüreceğiz.
Bunları yapabilirsek, geçmişi de bugünü de eleştirmek hakkına kavuşuruz. Hem de kıyasıya.
Paşaları siyasete zorla sokmak
AKP’nin zaferle çıktığı 22 Temmuz seçimlerinde, AKP’ye verilen oyların tahlilini yapan pek çok uzman “askerin cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tavrı olumsuz etki yarattı ve demokrasinin yara almasından çekinen bazı kesimler oylarını AKP’ye verdi” yorumunu yaptı.
Bunda doğruluk payı elbette vardır. Özellikle askerin rejim konusundaki kaygılarını tıpkı bir sivil toplum kuruluşu gibi açıklama ihtiyacı duyması, o süreçte medyanın önemli bölümünde ağır eleştirilerle karşılandı. Hatta daha önce de yazdığım gibi bazı çevreler işi askere hakarete kadar götürdü. Bunun kamuoyunu etkilememesi mümkün değil. Ancak acaba asker mi siyasete çok karışmak istiyor, yoksa medya kimi zaman bilerek kimi zaman işgüzarlıkla askeri siyasete çekmeye mi çalışıyor?
Örneğin emekli orgeneral Edip Başer yabancı bir gazeteye demeç vererek “Eğer cumhurbaşkanlığı seçiminde yine dayatma olursa askerin siyasete müdahalesi olabilir” dedi.
Edip Paşa bunu neden söyledi, ne gereği vardı, anlamak mümkün değil.
Buna karşın hemen ertesi gün bazı gazetelerde isim verilmeden askerin bu sözlere karşı çıktığı manşetlerde yer aldı.
Şimdi, kaynak göstermeden, ister askeri korumak ister karalamak adına olsun bu tür haberler vermek de bir anlamda askeri siyasete çekmeye çalışmaktır.
Eğer Edip Başer yanlış bir şey söylediyse, askerin bunu resmi biçimde yalanlaması ya da sözleri düzeltmesi gerekir.
Bize 28 Şubat’ı hatırlatan “Önemli bir komutan” ifadelerinin de artık medyada yer almaması gerek gibi geliyor bana. Eğer askere atfen bir şey yazılacaksa bunun çok açık olması en yararlı yoldur. Eğer medya “bir komutan” ifadesinin arkasına sığınarak yayın yapmazsa, askerin siyasete müdahalesi tartışmasına da artık hiç girmeyiz.

