Bu işin artık bir “skandal” olduğunu kabullenmek zorundayız. Bir yılda “oluşan” 6 milyon seçmeni Yüksek Seçim Kurulu ve AKP’liler dışında kimse savunamıyor ve mantıklı bir zemine oturtamıyor.
Yargının elinden alınarak “Adres bildirimine göre” ve “devlet memurları tarafından” düzenlenen seçim kütükleri üzerindeki şaibenin kalkması çok zor görünüyor.
İki gün önce yazdığım yazıda Ümraniye Aşağı Dudullu Mahallesi’ne bağlı bir sitedeki bazı blokların tümüyle “yok göründüğünü” anlatmıştım.
Bu, sadece bu köşede yayınlanan bir örnek. Günlerdir pek çok TV kanalında “hiç yazılmayan” evlerle veya aynı dairede oturuyor görünen birkaç aile ile ilgili haberleri izliyorsunuz.
Muhalefet ve vatandaşlar istedikleri kadar bu skandalı anlatmaya çalışsınlar Yüksek Seçim Kurulu, Nuh diyor peygamber demiyor. “Gidin nüfus müdürlüklerine, hatayı düzelttirin” demekle yetiniyor.
Oysa seçmen kütüklerinde kendisini bulamayanları nasıl bir maratonun beklediğini de biliyoruz. Ki buna rağmen pek çok duyarlı vatandaş her türlü zorluğu göğüsleyerek seçmen kütüklerindeki yerini almak için çabalıyor.
Ancak bu noktada insanın aklına başka bir şey daha takılıyor. 6 milyon yeni seçmen olduğunun açıklanmasına rağmen, kaç kişinin hiç yazılmadığını tam olarak bilemiyoruz. Ülkenin her yerinden “Adımı listelerde bulamadım” şikâyetleri geliyor. Bu sayı kaçtır, ne kadar vatandaş ister kasıt ister yazım hatası nedeniyle kütüklerde yer almamakta ve adını yazdırabilmek için zor bir yola sokulmaktadır?
Bu arada en azından bizlere ulaşan haberlere göre “hiç yazılmayan” seçmenlerin ortak bir özelliği var. O da “potansiyel olarak” AKP’ye oy vermeyeceği düşünülen vatandaşlar olmaları.
Örneğin benim yazdığım Ümraniye olayında, kaybolan bloklarda oturanların AKP’ye pek sıcak bakmadıkları ve bu bloklardan AKP’ye çok az oy çıkabileceği belirtiliyor. Diğer medyadaki haberlere bakıyorum, onlarda da aynı ortak özellik var.
Bu durumda AKP’nin kendisine bağlı yerel yönetimleri çok iyi çalıştırdığı, AKP’ye oy verme eğiliminde olmayanları aşağı yukarı saptadığı ve her nedense “kaybolan seçmenlerin” hep bu kesimden çıktığı şüphesi derinleşiyor.
Eli kolu bağlı başkan
Başbakan Erdoğan yılbaşından bu yana birer ikişer gün arayla partisinin yerel yönetici adaylarını açıklıyor. Bunun için büyük toplantılar düzenleniyor ve ne kadar haber kanalı varsa bu açıklamalar canlı olarak yayınlanıyor.
Erdoğan bu aday açıklama törenlerini en az 10 haber kanalı canlı yayınladığı için çok ciddi bir seçim propagandasına dönüştürmeyi başarıyor.
Bu canlı yayınlarda Erdoğan çok önemli bir durumu da gözler önüne seriyor. Partilerine ait belediyeleri tek tek sayıp yaptıkları hizmetleri anlatıyor ama bütün bunların “merkezi otoritenin, yani hükümetin bu belediyelere destek olmasına” bağlıyor.
Erdoğan’ı dinlediğimde şu kanıya varıyorum: “Tamam, Gaziantep’te çok güzel işler yapılmış, ama eğer bu belediye hükümette AKP olmasaymış hiçbir şey yapamazmış. Tamam, Adana’ya büyük yatırımlar gitmiş. Ama hükümet AKP’de olmasaymış bunların hiçbiri gitmeyecekmiş.”
Kısacası Erdoğan belediyelerin tüm hizmetlerini aslında kendisinin yaptığını anlatıyor bu canlı yayınlarda. Demek ki şu söylenmek isteniyor: “Eğer seçeceğiniz belediye başkanı bizden olmazsa, hizmeti unutun.” İzmir bunun güzel örneğidir.
Tabii bu tavır Özal’ın 1989’da yaptığını hatırlatıyor ister istemez. Özal o yerel seçimde verdiği gazete ilanlarında ANAP’lı olmayan belediye başkanlarını eli kolu bağlı olarak tasvir etmişti.
Bu “cin” propagandaya halk tepki gösterdi ve pek çok yerde “kesin favori” olan ANAP yerine başka partilere oy verdi.
Bu artık ayıptır
Ne olduğu, kime çalıştığı bilinmeyen, sıfatı konusunda hiçbir ipucu bile olmayan bir adam aylardır TV ekranlarından, gazete sayfalarından herkese çamur atıyor. Ortada hiçbir kanıt belge olmadan insanları yabancı ülkelerin gizli servis elemanı olmakla suçluyor, ana muhalefet partisinin hırsızlar ordusu olduğunu ileri sürüyor, elindeki bazı kasetleri “yayınlatacakları!” şantajını yapıyor.
Medyamız ise önüne gelene mikrofon uzatıp “Bu iddialarla ilgili ne düşünüyorsunuz, bu açıklamalar sonucunda süreç nasıl işler?” diye soru soruyor.
Bunu bana da soranlara artık şunu söylüyorum: “Bu çok ayıp bir hale geldi. Hiçbir sıfatı olmayan bir adamın söylediklerini doğru kabul edip, adı geçenler üzerinde spekülasyonlar üretmeyi lütfen artık bir kenara bırakın. Tam tersine çeteleri ortaya çıkarmak istiyorsak bu tip magazinel şovları elimizin tersiyle itip gerçeği ortaya çıkarmak için bilgi ve belgelere yönelelim. Ortada hiçbir bilgi ve belge olmadan bir adımın sözlerini doğru kabul etmek, bundan korkuya kapılmak hepimizin ortak ayıbıdır. Gün korkma, sinme, çekinme günü değil, bu çirkin oyunları ortaya çıkarma, cesurca konuşma ve araştırma günüdür.”
Bu arada bu ne idüğü belirsiz kişiyi, parasını kamunun ödediği devlet televizyonuna çıkarmak ve tam 4 saat konuşturmak asla habercilikle açıklanamaz. Bu kurumun Genel Müdürü mutlaka istifa etmelidir. Onu oraya atayanların da sorumluluğunu ve müdahale etmelerinin zorunluluk haline geldiğini de hatırlatmak isterim.
Bisküvi
Fıkra Yıldırım Tuna’dan: Adam kendini psikiyatristin koltuğuna atıp “Yardım et doktor” demiş, “Kendisimi bisküvi zannediyorum! Bu konuda ne düşünüyorsunuz?”
Ardından doktorla konuşma başlamış:
- Kare misiniz?
- Evet.
- Üzerinizde bir sürü delik var mı?..
- Evet... Evet...
- İncecik tuz tanecikleri üzerinize serpili mi?..
- Evet, evet, evet..!
- İşte şimdi saçmaladınız. Siz bisküvi değil, resmen bir tuzlu krakersiniz!
Hiçbir şey ayağınıza gelmez; en azından iyi olan hiçbir şey. Gidip almanız gerekir.
Charles Buxton

