Lise mi çile mi?

7 Kasım 2014

Ben demiştim, demenin çok sinir bozucu olduğunu biliyorum ama söylemeye mecburum. Sadece ben değil, yüzbinlerce veli, öğretmen ve öğrenci de söylemişti! Ama nâfile! Bu yıl yapılan TEOG sınavı ve liselere öğrenci yerleştirme sürecinde yaşanacak problemler o kadar açık-seçik ortadaydı ki, herkes yaşanacak kaosun farkındaydı. Elbette ki, “büyüklerimiz”, ne çekenden ne de hekimden sormadılar! Veliler de eğitimciler de kendileri söyleyip kendileri işittiler. Günün sonunda olan yine çocuklara oldu! Büyük kaos kapıda! Binlerce veli, çocukları adına adalet aramak için ellerinde dilekçeler okul sırasında ve mahkeme kapısında! Gelin, olanı biteni ve bu hafta patlayan skandalı elimden geldiğince anlatmaya çalışayım:ÜSKÜDAR AMERİKAN VAKASIEfendim; ülkemizin en müstesna özel okullarından Üsküdar Amerikan Lisesi’ne, okulun belirlediği Türkçe-Matematik-Fen taban puanını tutturamayan bir öğrencinin, mahkeme kararıyla bu okula girmesiyle başladı her şey. Üstelik kontenjan çoktan dolmuş olduğu halde. Üstelik, olası bir alım için sırada bekleyen daha yüksek puanlı yüzlerce çocuk olduğu halde. Mahkemenin, ülkemiz için rekor sayılabilecek bir hızda karar alması da dikkat çekiciydi elbette. Varlıklı, iş ve politika dünyasında tanınan bir ailenin çocuğu olan öğrencinin özellikle adını vermek istemiyorum çünkü onun bir suçu yok. Aile de, zaten sakatlıklarla dolu olan sistemin bir açığını yakalamış ve çocuklarını istedikleri okula sokmanın yolunu bulmuş. Tabii bu arada, çok daha yüksek puanlı olup hakkı yenen çocuklara oldu olan! Ve şu anda, yüzlerce belki binlerce veli, yurt genelinde bu öğrenciyi emsal göstererek istedikleri ama giremedikleri okullara dilekçe veriyorlar ve dava açıyorlar. Peki nedir bu açık:TEOG, Türkçe-Matematik-Fen-İngilizce-Din ve Sosyal Bilgiler sorularını içeren bir sınav. Ancak, özel ++okullar sadece Türkçe-Fen ve Matematik sınavının sonuçlarına göre taban puan belirleyip öğrenci alıyor. Bunda da son derece haklılar çünkü çocuğun ezber bilgisine değil, zihinsel yeteneğine göre seçme yapmak istiyorlar. Kaldı ki çoğu yabancı ülkenin himayesindeki kolejler, haklı olarak din bilgisi ya da Kurtuluş Savaşı tarihimizle ilgilenmiyor. Zaten, fırsat eşitliği olması için de özellikle yabancı dil sınavının ortadan kaldırılması gerekir. Muş’ta bir köy okulunda okuyan öğrenciyle, 5 yaşından itibaren İngilizce okuyan kolej öğrencisini yarıştırarak zaten MEB büyük haksızlık yapıyor. Özel Okullar Birliği ise, dil sınavından muaf bir puanlamayı esas alıyor. Buraya kadar sorun yok gibi görünüyor ama gelin görün ki bunun yazılı bir anlaşması, kuralı ya da kanunu yok. MEB ve Özel Okullar Birliği’nin arasında sözlü bir müsaade bu. İddiaya göre, aile de tüzükteki bu açıktan faydalanmış. Üsküdar Amerikan Lisesi’nin Türkçe-Matematik ve Fen Bilgisi puanına göre öğrenci almasına itiraz etmiş ve Anadolu Liseleri’nde olduğu TEOG puanının esas alınmasını talep eden bir dava açmış ve kazanmış. Kimsenin böyle bir başvuru yapmak aklına gelmediği için de boşluktan istifade, çok daha yüksek puanlı öğrencileri atlayarak çocuklarını okula kaydettirmiş. Tabii bu durum hemen diğer okullara da sıçradı. Benzer durumlar başka okullarda da yaşandı. Önceleri üstü kapatılmak istenen konu bu hafta iyice ayyuka çıkınca, okulların önünde kuyruklar oluştu. Şimdi, puanı daha yüksek olan öğrencilerin velileri de aynı haktan faydalanmak istiyor. Gelin görün ki okullarda kontenjan yok. Bu yüzden, Üsküdar Amerikan ve Robert Kolej gibi okullar şaşkınlık içinde bu durumun içinden sıyrılmanın yollarını arıyor. Arap saçına dönecek Bu süreçte Özel Okullar Birliği de aileye karşı dava açtı. Eğer bu davayı Özel Okullar Birliği kazanırsa, taleplerin önüne geçilir ve sorun çözülür ama öğrenci kazanırsa... İşte o zaman olay Arap saçına döner... Yüzlerce, binlerce öğrenciyi yeniden yerleştirmek gerekir ki okulların kapasitesi nedeniyle bu çözümü imkânsız bir bilmeceye döner. Mahkemelerin genellikle öğrencilerden yana karar aldığını düşünürsek, bu kaos giderek büyüyecek gibi görünüyor.Tüm hesaplar karışacakBu sene sınava girecek öğrencilerin dikkatine: Şimdilik gelen yönetmeliğe göre, bu yıl özel liseler de, Türkçe-Matematik- İnkilap Tarihi-Fen-Din Bilgisi ve yabancı dil puanlarıyla öğrenci alacak. Geçen yıldan farklı olarak, tüm okullara giriş için 1’nci ve 2’nci dönem yapılacak sınavlar yüzde 50-50 etkili olacak. Ayrıca, yine geçen yıldan farklı olarak özel okullar da “okul başarı puanı” hesabını, 6-7 ve 8’nci sınıfların ortalamasına göre yapacak.

Devamını Oku

Dizilerde güz sancısı

1 Kasım 2014

Eylül ayı ile birlikte, dizi furyası da başladı. Aslında eskiden, yaz ve yeni sezon olarak sadece iki dönem yeni diziler başlardı ama şimdilerde durum değişti. Yaz-eylül-yeni yıl-mart olarak, dizilerimizin de dört mevsimi var artık. Ve ne gariptir ki birkaç sene öncesine kadar, sokaklardan eve dönüşe işaret eden, okulların açılmasıyla birlikte en mâkbul kabul edilen “Eylül” dönemi, yeni başlayan diziler için en sancılı dönem oldu son yıllarda. Bir dikkat edin; Eylül ayında başlayıp da vadesi uzun olan pek fazla yapım bulamayacaksınız. Gerçi, artık hemen her ay, pek çok dizi yayından kaldırılıp yerine yenileri başlıyor. Şu anda da pek çok yeni tanıtım görüyoruz ekranlarda. Yine de seyirciyi ekrana kilitleyen dizilerin çoğunluğunun, Mart dönemi başlayanlar olduğunu da hatırlatmak isterim. Bu yıl Eylül ayı başlayan dizilerin çoğu ne yazık kalkmak üzere. Sadece üç ya da dört dizi yola devam edecek. Gidenlerin yerine gelecekler, tanıtımlarıyla boy göstermeye başladı bile. Sektör, bir değirmen gibi yapımları hızla öğüttükçe sanıyorum ki daha çok yeni fragman izleyecek seyirci. Reyting sistemindeki güvensizlik, reklam verenleri de etkiliyor. Ülke genelindeki huzursuzluk da eklenince, bir an önce doğru hamleler yapılmazsa, televizyon sektörü için kriz kapıda görünüyor. Son yılların en iddialı giriş yapan dizisi “Kurt Seyit ve Şura”, bu sezon Zerrin Tekindor ve Fahriye Evcen’in katılımıyla şansını yeniden denedi ama maalesef beklenen atılım gerçekleşmedi. Üstelik, 26 bölüm yırtdışı satışı, bölüm başı 250 bin dolar civarı bir fiyata yapıldığı halde, dizi zarar edince erken final yapma kararı geldi. Hikâyesi aynı adlı çok satan romandan alınan, kadrosu, çekimleri, yapım kalitesi bu kadar özenli bir dizinin bile ayakta kalamaması sektörde iş yapan herkesin bir kat daha endişelenmesine ve umutsuzluğa kapılmasına yol açtı. Çok bileşenli dizi sektöründe, yüzde yüz geçerli bir formül olmasa da oyuncu seçimi, hikaye, yapım kalitesi gibi bilinen tüm parametreler hesaba katılarak tasarlanan “Kurt Seyit ve Şura”dan sonra bir kez daha anladık ki seyirciyle mesafeyi ortadan kaldıran “o his” olmadan, olmuyor işte. Benzer bir durum, “Benim Adım Gültepe” için de geçerli oldu. Kağıt üzerinde her şey dört dörtlük planlanmış ve başarıyla uygulanmıştı ama seyirciyle, bir histe buluşamadı ne yazık ki. “Olmayınca olmuyor” diye düşünmeden edemiyor insan. Belki de yapımcılar mükemmel olanı aramaya çalışmak yerine, iç güdülerinin sesine daha çok kulak vererek kalbe dokunanın peşinden gitmeli. Örneğin; oyuncular, hayran kitlesi garanti görüldüğü için ya da dönemin gözdesi diye değil, role gerçekten uygun oldukları için seçilmeli. Hikâye oluştulurken, tüm yaş gruplarını yakalamak için streteji geliştirmeyi bir yana bırakmalı belki de. Kısaca, bu işe emek verenler biraz daha hislerinin peşinden gitmeli. Kim bilir o zaman seyirciyle dizilerin arasında oluşan buzlar kırılabilir. Şu anda başlayan hiçbir dizinin yüzde 20’lik bir izlenme oranı yakalayamadığını düşündüğümüzde, sanırım denemeye değer.SEYİRCİNİN İÇİNİ ISITAN DİZİLER BU SENE İPİ GÖĞÜSLERGelelim, bu yıl şansı en yüksek olan ve seyirciye en çok dokunan yapımlara: Ülkemizde yaşanan siyesi huzursuzluk, felâketler, ekonomik gerilim seyircinin de tadını kaçırmış belli ki. Birazda yaşadığımız güvensizlik ortamının etkisiyle olsa gerek, seyircinin “sıcak, neşeli, aile, huzur, umut, dayanışma” gibi temalara ağırlık veren hikâyeleri tercih ettiklerini görüyoruz. Açıkçası ben de kendimde benzer bir eğilim farkediyorum. Toprak, komedi ya da gençlik dizisi... Seyircinin içini ısıtan diziler bu sene ipi göğüsleyecek gibi görünüyor. Yaz aylarında başlayan “Ulan İstanbul”, “Kiraz Mevsimi” ve “Güzel Köylü”nün yakaladığı başarı, iyi birer örnek. Sıcak, samimi, eğlenceli... Tabii biraz da macera... Sanırım içinden geçtiğimiz sıkıntılı süreçte, hepimizin bunlara ihtiyacı var.URFALIYAM EZELDENBülent İnal ve Sinan Tuzcu’nun hikâyesini birlikte hayal edip, gerçekleştirmeyi başardıkları ve bence dizi piyasasına taze bir soluk getirdikleri farklı bir iş. Bülent İnal dizinin başrolünü üstlenmiş, Sinan Tuzcu ise senaryo ekibinin başında kalarak projeyi yürütmeyi seçmiş. Oyuncu hissiyle karıldığı belli bu hamurun; toprak hikâyesi ama ağır değil. Trajik bir geleneğe dayanan hikâye, seyredeni tebessüm ettiren bir üslûpla işlenmiş. Yapımcı Faruk Turgut’u (Gold Film) elini taşın altına koyarak “oyuncu kafası”na destek verdiği için ayrıca kutlamak gerek. Kanal D’nin en iyi çıkış yapan dizisinde başrolleri; Bülent İnal, Settar Tanrıöğen, Dolunay Soysert, Öykü Gürman, Meral Çetinkaya, Menderes Samancılar paylaşıyor. Müzik de bu dizide destekleyici unsur olarak değil, hikayenin temelinde yer alıyor. Türküler de hikâyenin başrolünde aslında. Tabii, yönetmen Faruk Teber’in yarattığı büyülü atmosferin de seyirci üzerindeki etkisini unutmamak gerek. Ben çok sevdim. Hem de sevindim. Çünkü, oyuncuların, dizi sektörünün mutfağına girmesinin çoktan vakti gelmişti. Yolu açık, seyircisi bol olsun.KADERİMİN YAZILDIĞI GÜNKlasik bir toprak hikâyesi. Çocuk veremediği için ezilen kadın. Farklı olan, taşıyıcı anneliğin hikâyeye katılması. Ezilen bir başka kadın daha... Ve bir çapraz aşk. Bilinen ve genellikle seyirci üzerinde işleyen toprak hikâyesi formülü tam olarak uygulanmış. Özcan Deniz’in, Asmalı Konak’taki karizmasını özleyenler bu dizinin peşini bırakmayacak gibi. Uzun soluklu olması için karakterler arası ilişkilerde biraz daha sıcaklığa ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.GÖNÜL İŞLERİBennu Yıldırımlar, Timuçin Esen, Selma Ergeç, Sinem Kobal, Fırat Çelik ve Sezai Aydın’ın başrollerini paylaştığı bu aile dizisine İpek Bilgin de katılıyor. Tıpkı gündelik yaşamdaki sorunlar, tanıdık insanlar... Samimi, hem de çok. TMC’nin yapımcılığını üstlendiği Star TV’nin bu yeni dizisi gösterişten uzak, naif anlatımı ve oyunculuklarıyla seyirciyi yakalamışa benziyor. Ben çok sevdim. Size de öneririm.

Devamını Oku

Çocuğunuzda hiperaktivite, aşırı sakarlık varsa dikkat!

31 Ekim 2014

Her gün, beyin işlevleriyle beslenme arasında bağ kuran çalışmalara bir yenisi ekleniyor. Çocuklarda, zihinsel kaynaklı pek çok problemin, beslenme ile tedavi edilebildiğini artık biliyoruz. “Aktifim Toplumun İçindeyim; Engelli Çocuk Ve Gençler İçin Fiziksel Aktivite Merkezi” engelli çocukların hayatını değiştirecek.Her gün, beyin işlevleriyle beslenme arasında bağ kuran çalışmalara bir yenisi ekleniyor. Özellikle çocuklarda, zihinsel kaynaklı pek çok problemin, beslenme ile tedavi edilebildiğini artık biliyoruz. Beyin ve barsaklar, sandığımız gibi birbirine uzak iki organ değil, tam tersi doğrudan etkileşim içinde olan vücudun işletim sisteminin lokomatif takımını oluşturuyormuş meğer. Beslenme ve çocuklardaki zihinsel aksaklıkların tedavisi ile ilgili, sosyal sorumluluk projesi kapsamında henüz dün halka açılan bir merkezden söz etmek istiyorum. Eğer çocuğunuzda hiperaktivite, öğrenim bozukluğu ya da aşırı sakarlık varsa lütfen bu yazımı okuyun! Gedik Üniversitesi, Pendik Belediye Başkanlığı ve Pendik Kaymakamlığı işbirliği ile hazırlanan ve İstanbul Kalkınma Ajansı tarafından desteklenen “Aktifim Toplumun İçindeyim; Engelli Çocuk Ve Gençler İçin Fiziksel Aktivite Merkezi” projesi, Gedik Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Dilara Özer koordinatörlüğünde yürütülüyor. Ayrıca; tüm dünyada son dönemde gittikçe yaygınlaşan, beslenme ile zihinsel rahatsızlıkların giderilmesine yönelik özel diyet programını da beslenme-diyet uzmanı ve psikonöroimmünolojist Yeşim Temel Özcan uyguluyor. Çok sayıda ailenin bu merkezden yararlanacağına ve hayatlarının değişeceğine eminim. Dilerim; Türkiye’de ilk kez uygulanan bu projeyi, önce İstanbul, sonra diğer illerdeki belediyeler de sürdürerek, yurt genelinde çocuk sağlığı için bu çok önemli adımı yaygınlaştırırlar. Peki nedir bu projenin amacı ve merkezde neler yapılıyor?0-24 yaş arası engelli çocukların hayat kalitesi artıyor“Aktifim Toplumun İçindeyim; Engelli Çocuk Ve Gençler İçin Fiziksel Aktivite Merkezi” projesinin amacı: Aileleri de eğitime dahil ederek, 0-24 yaş arasında, her engel grubundan 250 çocuk ve gencin, hareket kapasitelerini artırmak. Mümkün olabildiğince aktif bir yaşam sürebilmeleri için gerekli, fiziksel ve motor yeteneklerini geliştirebilecekleri bir “Aktif Yaşam Merkezi” kurmak. Katılımcılar çok duyulu oda, motor aktivite öğretimi, bebek cimnastiği ve masajı, temel spor eğitimleri alanı olmak üzere dört farklı alanda eğitim alıyorlar. Engeli olan çocuklara yönelik düzenlenen fiziksel aktivite etkinliklerinin yanı sıra, ailelere yönelik eğitim seminerlerini, engeli olan ve olmayan çocukları kaynaştırmak amacıyla spor şenlikleri de düzenleniyor.Proje merkezinde kimler görev alıyor: Aile katılımlı olarak planlanan bu eğitim hizmetleri; proje koordinatörü, proje asistanı, proje sekreteri, eğitim koordinatörü, laboratuar şefi, fitness lideri, beden eğitimi öğretmenleri ve beden eğitimi uzmanları, çocuk gelişimi uzmanları ve beslenme ve diyetetik uzmanından oluşan geniş bir kadroyla yürütülüyor.Doğru beslenmeyle engellerin önüne geçmek mümkünBeslenme ile zihinsel problemlerin tedavisi nedir?Sağlıklı bir bağırsak florasında milyarlarca faydalı bakteri bulunur. Normal insan bağırsağında zararlı mikroplarda vardır ama faydalı mikroplar bunların hastalık yapmasına izin vermiyor. Eğer hastalık yapan mikroplar üstünlüğü ele geçirirlerse bağırsak duvarını tahrip ediyorlar ve buna bağlı olarak bağırsağın hücrelerinin arası açılıyor, geçirgenlik yani “sızdırma” başlıyor. Bu geçirgenlik nedeniyle ise birçok patojen mikroorganizma hücre içine giriyor. Çocuk bu durumda yediğini sindiremiyor ve yiyecekler kötü patojenlere dönüşüyor ve bunlar emilip kana karışıyor, sonuçta beyin bu toksinlerle zehirleniyor. Merkezde, Dr. Natasha Campbell’ın onbinlerce otizmli çocuğa uyguladığı GAPS (beyin- bağırsak sendromu) programı ve yine uluslararası bir program olan DAN (Defeat Autism now- Otizmi şimdi yen!) protokolünün birleşimi uygulayarak bu zehirlenmeyi ortadan kaldırmayı amaçlıyoruz.Çocukların hiperaktif, aşırı sakar (dispraksi) ya da öğrenme güçlüğü (disleksi) çekmesinin beslenmeyle nasıl bir bağlantısı oluyor?Bu bebekler normal doğarlar ama yukarda anlattığımız nedenlerden dolayı bağırsak florası zarar görür ve bebekler kendi floralarından zehirlenirler. Başlangıçta çocuğun ruhsal ve motor gelişimi tümüyle normalken kazandığı özellikleri yavaş yavaş kaybeder. Bebekler duyusal organlarını kullanarak öğrenirler ve bilgi toplarlar. Bu bilgi beyine gider ve beyin bu bilgiyi işler. Ancak bu ‘sızdırma’ nedeniyle çocuk toksin bulutunun içindedir, ne yapacağını bilemez, bilgiyi kullanamaz. Sonuç olarak: Otizm, Hiper aktivite, dikkat eksikliği, disleksi (öğrenme güçlüğü), dispraksi (aşırı sakarlık) oluşur... Beyinde zamanla oluşmuş hasarı önlemek için, bu toksik yükden biran önce kurtulunmalıdır. Çocuğuyla ilgili bahsettiğimiz yönde problemler gözlemleyenleri merkezimize bekliyoruz. Beslenme ile bunların tedavisi mümkün. Lütfen aileler korkmasın ve bu durumu bir engel olarak algılamasın. Unutmayalım ki icatlarıyla hepimizin hayatını değiştiren Edison ve ünlü ressam Picasso da disleksi yani öğrenme güçlüğü çekenlerden. Harry Potter karakterini canlandıran aktör Daniel Redcliff ise dispraksi yani aşırı sakarlıktan muzdarip. Doğru beslenmeyle, tüm bu engellerin önüne geçmek mümkün.Çocuklarda nasıl belirtileri gözlemlemeliyiz?Zor yemek beğenme, öğrenme bozukluğu, aşırı sakarlık, tatlı ve nişastalı yiyecekler ile sınırlı beslenme, bağırsak düzeninde sıkıntı.

Devamını Oku

Bu ülkede gömülecek o kadar çok şey var ki

25 Ekim 2014

Türk Sineması’nın kült yapıtlarından “İnşaat” 10 yıl aradan sonra ikinci filmiyle 7 Kasım’da vizyona giriyor. 10 yıl sonra hapisten çıkan filmin iki kahramanını canlandıran Şevket Çoruh ve Emre Kınay’ı yeni filmin heyecanı sarmış durumda: “Kaldığımız yerden gömmeye devam ediyoruz. Ama bu defa çok acayip! Sadece adam gömmüyoruz. İnsanların gömmek isteyeceği ne çok şey varmış, şaşıracak seyirci. İşkilli olanların sadece ayağına değil, her yerine basar bu film. Tam yarası olanların gocunacağı bir yapıt. Gariban suçludur dünya alemde...” Türk Sineması’nın kült filmlerinden “İnşaat”, 10 yıl aradan sonra, ikinci filmiyle 7 Kasım’da vizyona giriyor. 2000’li yılların en farklı, en cesur ve en çok sözü olan filmlerinden biridir “İnşaat”. Üstelik bunu öyle başka bir üslûpla başarır ki; gülelim mi gerilelim mi, eğlenelim mi üzülelim mi, şaşırır izleyenler. Son derece mütevazi bir şekilde vizyona girmiş ve daha ilk haftasında İstanbul’un tarihinde en büyük terör eyleminin gölgesinde kalmıştı film. “Sinemalarda İnşaat var” fragmanı gerçek olmuş, İngiliz Konsolosluğu’ndaki patlamanın etkisiyle Atlas Sineması’nın tavanı çökmüştü. Öyle, gişede hasılat rekorları falan kırmamış, kıyamet koparmamış ve ülke gündeminin en cakalı olayı olmamıştı. Ama her değerli şey gibi, yavaş ama kıymeti artarak elden ele dolaştı film.Topluma duyarlı, sanata meraklı üniversite öğrencilerinin fenomeni oldu zamanla. “DVD” dünyasının kralı oldu sonra. Son derece yalın anlatımı, abartısız mizahı ve sahici oyunculuklarıyla bize bizi anlatıyordu çünkü. Ortadoğu üzerine yazılan tezlere konu olmuştu yıllar içinde ve bu coğrafyayı anlamak için izliyordu yabancılar artık. Ve 10 yıl sonra, yine çoğunluğu aynı oyuncularla ve yine Ömer Vargı’nın benzersiz imzasıyla İnşaat kaldığı yerden bu ülkenin tortularını kazmaya devam ediyor. Filmin iki kahramanı, oyunculuklarına hayran olduğum, arkadaşım oldukları için gurur duyduğum, Şevket Çoruh ve Emre Kınay’la, film gösteriminin arifesinde yaptığımız dost sohbetini paylaşıyorum sizinle. Ve heyecanla, ülke sinemamızın en güzel filmlerinden İnşaat 2’yi izlemek için 7 Kasım’ı bekliyorum.10 yıl sonra bir sürü avantajı var film içinİnşaat filminin fanatiklerinden biriyim ve size de hep sorardım “İnşaat 2” ne zaman diye... Ve 10 sene sonra artık umudu kesmişken, yeniden...Şevket: Vallaha biz de Ömer Abi’ye (Vargı) sorduk yıllarca ama vakit şimdiymiş demek ki... Biz de ümidimizi kesmiştik. Çünkü; Ömer Vargı, tarzını da değiştirmişti. İnşaat ve “Her şey çok güzel olacak” tarzı filmler yapmıyordu artık. Aslında , bunu planlamış mıydı bilmiyorum ama inandırıcı olması açısından bu zaman aşımı muhteşem oldu. Çünkü, iki inşaat işçisinin hapse girişiyle bitmişti film ve 10 yıl hapis yattıktan sonra yeniden inşaata dönmeleriyle başlıyor. Ertesi sene “10 yıl sonra” diye çeksek, bu kadar gerçek olmazdı. Çünkü, 10 yıl geçti ve biz sahiden değiştik. Emre: Düşünsene Berna, hangi makyaj bizi bu kadar sahici yaşlandırabilirdi ki? Sadece fiziksel değil, tıpkı filmde canlandırdığımız karakterler gibi ruhen de yol aldık hayatta ve elbette yıprandık. Tüm bu paralellik, filmin gerçekliğini sağlamakta işimize çok yaradı.İlk filmin finaliyle mi başlıyor?Şevket: Fragman öyle ama tam olarak biz de bilmiyoruz.Peki ilk filmle şimdikini yan yana koyup kendinize bakmak nasıl bir duygu?Emre: Vallaha Şevket’e yıllar yaramış ama kendim için aynı şeyi söyleyemem maalesef.Şevket, sen çok çok zayıftın. Şimdi gözümün önüne eski halin geliyor da...Şevket: E hapiste 10 yıl geçirince insan kilo alıyor tabii (gülüyoruz) Bak, diyorum sana, gerçekten 10 yıl sonra çekmenin bir sürü avantajı var film için. Peki, bir tarafıyla da siyasi sözü ve eleştirisi olan bir film bu. 10 yılda çok şeyler değişti Türkiye’de, bu filme nasıl yansıyacak?Şevket: İnşaat öyle bir kara-komedi ki bu ülkedeki her zaman olan karalığa denk düşmesi çok zor değil. Gömülecek çok şey var bu coğrafyada. Zaten, tanıtımın biri şöyle: “10 yıl sonra kaldığımız yerden gömmeye devam ediyoruz.” Ama bu defa çok acayip! Sadece adam gömmüyoruz. İnsanların gömmek isteyeceği ne çok şey varmış, şaşıracak seyirci.Emre: Evet ya ben senaryoyu ilk okurken “ben bunu nasıl düşünemedim” dedim bir sürü gömülen şey için ama söylemeyelim sürprizi kaçmasın.Rahmetli, Suna Abla (Pekuysal) vardı ilk filmde. Pencereden konuşurdu. Bu filmde kimler var ilk filmden?Şevket: Bülent Abi (Kayabaş ) bu sefer camdan konuşuyor. Allah ömür versin. Yine Yeşim Büber var ilk filmden. Aslında bir Binnur (Kaya) yok, ona da bir selam çakıyoruz telefon konuşmasıyla.O günden bugüne çok zaman geçti. Karakterlere yeniden girmek zor oldu mu?Emre: Şevket meselâ, set başladı ağzına çay sürmedi role girince. Hapiste onca yıl çay içmiş, nefret etmiş diye aldı rolü çünkü. Ve sahiden film boyunca tiksindi çaydan. Bak şimdi içiyor. İnşaat 2 yarası olanların gocunacağı bir filmNasıl bir film İnşaat 2?Emre: Hem gergin, hem komik, kimi zaman çok korkunç. Şimdi söylemiyeyim ama korkunç şeyler oluyor filmde.Nasıl başlıyor film?Emre: Hapisten çıkmışlar. Bir yazlık inşaat çalışmasına gidiyorlar yine.Şevket: Birinci filmdeki Remzi, hani “bizim yüzümüzden çok çekti çocuklar” deyip, kıyak yapmak için sayfiyeye getiriyor bu defa yine inşaatta çalıştırmak için.Emre: Veeee dakika 1...Şevket: Suç seni tâkip eder, filmin temeli bu.Emre: Şarkıdaki gibi, “Gariban suçludur dünya alemde...” Filmin mottosu bu hatta.Ama aslında bu adamlar kimseye bir şey yapmıyor değil mi?Emre: Bunlar kimsenin burnunu kanatmıyor, kanatanların pisliğini temizliyor. Zaten bunlar neden hapis yattı diye de bir tartışması var filmin. Öyle çok ki bu ülkede başkasının yerine hapis yatan. Daha dün tanıştım biriyle; 20 yıl yatmış.”Öyle gerekti” dedi. “Bizi içeri koyanlar, çoluk çocuğumuza baktı...” Adaletin, bir de bu şekilde, gerçekleştiğini sandığımız durumları var memleketimizde. Paran varsa yırtıyorsun!Bu film birilerinin ayağına basar mı?Şevket: Tabii ki...Emre: İşkilli olanların her yerine basar. Tam yarası olanların gocunacağı bir film.Şevket: Bire bir, kimseyle örtüşmüyor. Ama, pisliğini temizleten o kadar çok adam var ki hikayedeki gibi. Bak küçük bir örnek: Komşusunun köpeğini öldürüp, gömdürmek için bizim adamlara başvuran var bir sahnede. Sebep bulması kolay bu ülkede. Birileri birilerini öldürüyor, birileri temizliyor. Film de bunu anlatıyor.Emre: Suç ve suçluluğu da tartışıyor... İlk filmi, İngiltere’de bir hoca 1 aylık ders yapmış. Ortadoğu’da, faile meçhule nasıl gülerek yaklaşıldığını anlatmak için.Kızım İnşaat 1’de annesinin karnındaydıBu yıl “Sil Baştan” ile ekranlardasın, nasıl gidiyor?Emre: Vallaha iyi ama bu sene başlayan hemen hiçbir iş öyle seyirci patlaması yaşamıyor. Bizimki de ne kadar sürer kestiremiyorum şimdiden.Tiyatro?Emre: “Sondan Sonra” oyunumuz 5’nci yılında. O da bizim İnşaat filmi gibi sonradan daha çok talep edilir oldu. Bir tane de yeni oyun olacak.Sen, İnşaat’ı çekerken, Duru yoktu ortada.Emre: Galasında, annesinin karnındaydı.Bir daha evlenip, çocuk sahibi olmak ister misin?Emre: Filmi çekerken Yeşim’in ikizlerle birlikteydik. Şahanelerdi, ki canım çekmedi değil. Kısmet bu işler. Ama Duru istemiyor. Net!“Benim yaptığım işler tutuyor” diye havaya giren varsa, aklına şaşarımSen çok erken baba oldun. Gülenay kaç yaşında şimdi?Şevket: Lise sonda.Annesi Günay Karacaoğlu, inanılmaz yetenekli... Sen, keza öyle... Var mı kızının oyunculuğa meyili?Şevket: O bize benzemiyor. Daha mantıklı, ağırbaşlı bir kız. Çocukken yaramazlığa teşvik ederdik, yapmazdı. Öyle yani... Başarılı ve zeki bir öğrenci. Çocuğu hakkında ne der insan yahu kötüleyecek hâlim yok. Ama şaka bir yana, Türkiye’deki eğitim sisteminden çok şikâyetçi, yurt dışına gitmek istiyor. Ben de bir yandan gidecek diye tedirgin oluyorum ama üniversitelerin geldiği noktayı gördükçe de gitsin istiyorum. ODTÜ dışında, dünyada ilk yüze giren üniversitemiz yok. Ama Amerika çok uzak, istemem. İngiltere olacak herhalde.Günay’la ayrıldınız ama aileyi dağıtmadınız.Şevket: Asla... Daha dün kızımızla beraber üçümüz yemekteydik.24 yaşında baba oldun. Çok erken değil mi?Şevket: Vallaha tavsiye ederim, bak arkadaşlarımız yeni çocuk sahibi oluyor, sonra beşik sallamakta zorlanıyor. Ben kızımı koluma takıp geziyorum rahat rahat. Onlar perişan. (Her halinde ciddiyetle karışık bir espri var Şevket’in tavrında. Tıpkı rol aldığı , “İnşaat” filmi gibi onun da hayatı ele alışta üslûbu farklı)“Arka Sokaklar” nerdeyse 10 yıl olacak ama hala devam ediyor. Nedir sırrı?Şevket: Bilsem,Türkiye’nin en zengin yapımcısı olurdum.Senin her işin maaşallah çok tutuyor. “Çakallarla Dans” sinema filmi olduğu halde, serisi oldu. Demek ki sende keramet!Şevket: Tamamen şans. Türkiye’de “benim yaptığım işler tutuyor” diye havaya giren varsa, aklına şaşarım. Kimse kendine pay çıkarmamalı. Şans işi...Tekrar bir dizi yapacak olsan?Şevket: “Sultan Mâkamı” diye bir dizim vardı. Öyle, sakin bir şey olsun isterim.

Devamını Oku

Öğrenci için pratik diyet!

24 Ekim 2014

Üniversite öğrencisi İrem Tonguç kurduğu Otuz6beden adlı şirketi ile kilo problemi olanları zayıflatıyor? Nasıl mı? Sabah 04’te kalkıyor ve müşterilerine gün içinde yiyecekleri yemekleri pişirip evlerine gönderiyor. İşte ünlü diyetisyenlerin izindeki üniversiteli müteşebbis...Son bir yıldır, kimi görsem yemeği yanında dolaşıyor. Çocukluğumda, babamın sefer tası içinde evden yemekle mesaiye gidişini hatırlatıyor bana bu. Tabii amaç artık çok farklı. Herkes zayıflama derdinde. Zaten yanlarında taşıdıkları yemekler de evden değil, diyet merkezlerinden... Paranın alabileceği güzel bir lüks bu. Sabah kapınıza bir kutu ya da torba içinde o gün yiyeceğiniz tüm öğünler servis ediliyor. Cevizden ayrana, bitki çayından ekmeğe tüm ihtiyacınız kalorisi hesaplanmış ve yemekleriniz diyete uygun pişilirilmiş olarak ayağınıza geliyor. Size de kutunun üzerinde yazan vakitlerde yemek kalıyor. Bir ara ben de denemek istediysem de ismi bende saklı bir televizyoncu arkadaşımın paketinden dörde kesilmiş yağsız, tuzsuz, içi geçmiş marul çıktığını görünce vazgeçtim. Doğum sonrası dışında doğru düzgün hiç diyet yapmamış bendeniz için, yemek yemek hayatın en büyük zevklerindendir. Şansım var ki kilom hep orta karar olmuştur. Benim yediğim yemeği normal metabolizmalı biri yese herhalde 100 kiloyu bulurdu. Ama yine de her yıl tam da bu vakitler 3-4 kilo alırım. Yine aldım. Ve algıda seçicilik, çevremdeki pek çok kişinin yanından ayırmadığı paketlerle daha çok ilgilenmeye başladım. Biraz isim yapmış kişilerin, aylık 10 bin lira aldığını duymam da caydırıcı sebeplerden olmuş olabilir benim için. Üstelik, duyduğuma göre, tıpkı gazetelerde sıkça yayınlanan tarzda haftalık diyet listesi almak için toplu WhatsApp grubuna dahil olmak için 5 bin lira ödeyenler olduğunu duyunca mevzuudan iyice soğudum. Sonunda tesadüf eseri, kendime göre birini buldum. Saffet Emre Tonguç’un Paha Biçilmez İstanbul programına gittiğimde, sevgili dostum Saffet de öğle yemeğini çantasından çıkarınca, “sende mi yahu” dedim. Ve şimdi sizinle tanıştırmak istediğim Saffet Emre Tonguç’un gencecik yeğeni İrem Tonguç ile böylece tanıştım.Amaç, lezzetli rejim yemekleri yapmakİrem, Marmara Üniversitesi’nde öğrenci. Her zaman diyet yemekleri lezzetli hale getirmeye meraklı olmuş, bununla ilgili eğitimler almış ve pek çok yabancı kaynağı takip ederek kendini geliştirmiş. Artık, diyet yemek aşçılığı İrem için hobi olmaktan çıkmış. Otuz6beden isimli bir şirketi var. Diyetislenlik bölümünü dereceyle bitirmiş , kendi gibi genç iki arkadaşıyla birlikte “online diyet” servisi veriyor. Nerden aklına geldi böyle bir girişim?Ben mutfağa hep meraklıydım ama sadece diyet yemekler yaptım hep. Yabancı diyetleri takip ettim, eğitimlere katıldım. Değişik tarifler geliştirdim. Amaç, lezzetli diyet yemeklere yapmak ve mahrumiyet yaşamadan kiloyu korumak.Yaşa göre ideal kilo değişiyor mu?Kesinlikle... Otuz6beden bünyesinde birlikte çalıştığım diyetisyen arkadaşlarım o yüzden kiliye özel listeyi çok önemsiyorlar.Bana da lezzetli yemekler hazırlayarak diyeti kolaylaştırmak görevi düşüyor.Nasıl çalışıyor iş modelin?Kilo vermek için bizimle çalışmak isteyen kişi, telefonla ya da @otuz6beden Instagram hesabımızdan bize ulaşıyor. Formları doldurmasını ve tahliller yaptırmasını istiyor diyetisyen arkadaşlarımız. Sonra, her sabah 07.00 ‘de tüm gün yiyeceği yemekleri ve atıştırmalıkları kapısına bırakıyoruz. Yemeklerin taze olmasını çok önemsiyorum, o yüzden sabah 04.00’te kalkıp yapıyorum. Yiyeceği fındıktan, akşam tatlısına kadar her şey pakette oluyor. Kişi gün içinde dışardan hiçbir ekleme yapmaya gereksinim duymuyor.Günlük yemeklerle fark yaratıyorumBir de yürüyormuşsun müşterilerinle okul öncesi ya da sonrası, tabii zayıf kalırsın sen bunca koşuşturmaya.Çok yeni kurdum işi, hevesliyim ve önemsiyorum. Bu da bana ekstra enerji veriyor galiba.İktisatçı olacaksın, peki gidip bir şirkette yönetici olmayı filan düşünmedin mi?Aslında geçen yıl finansal staj yaptım ve kurumsal hayat bana çok sıkıcı.Bunun üzerine iyice emin olup daha öğrenciyken otuz6beden’i kurdum.Fiyatlar ne alemde? Bin liradan 15 bin liraya kadar fiyatlar duyuyorum ortalıkta. Tabii isim yapanların fiyatı yüksek oluyor. Bazıları da ucuza mâl edebilmek için sağlıksız plastik kaplarda yemek servis ediyorlar. Ve çoğu firma bir gün önceden pişiriyor yemekleri. Ben, özel kaplar ve günlük yemeklerle, aynı zamanda sağlıklı bir beslenme sunarak fark yaratmaya çalışıyorum.Fiyat?Aylık 3 bin 500 lira.Hangi bölgelere servis veriyorsun?Gebze dahil tüm Anadolu Yakası ve Avrupa Kıyısı sahil şeridi ve Mecidiyeköy civarı. Ötesine şimdilik gidemiyorum. Fiyat da adrese göre değişmiyor.Kilo kontrolünü nasıl yapıyorsunız müşterilerin?İsteyenle hergün, dileyenle haftada bir telefonla konuşup verdiği kiloya göre diyetini haftalık yeniden şekillendiriyoruz. Kimi protein ağırlıklı beslenince daha kolay kilo kaybediyor kimi meyve-sebze. Listeyi değiştirerek bunu tespit ediyoruz.Bende istiyorum. Ama tatlı filan olacak mı, çayın yanı da hesaplanacak mı?Vanilyalı soya sütü filan gibi farklı malzemeler kullanarak yapılmış, kalorisi düşük nefis ve sağlıklı tatlılar olacak hem de.

Devamını Oku

'Taş fırınım bana bir şey olmaz'

19 Ekim 2014

Fotoğraflar: Barış ACARLIBu hafta, Tamer Karadağlı, çok büyük bir motorsiklet kazası yaptı. Gece yarısı Twitter’dan haberi ilk aldığımda, bunun bir sosyal medya spekülasyonu olabileceğine ihtimal vererek hemen Tamer’i aradım. Ne yazık ki ses yoktu. Kaza doğruydu, çok şükür ki Tamer ucuz atlatmış, sadece el bilekleri kırılmıştı. Peki sadece şans mıydı? Sevgili arkadaşıma yaptığım hasta ziyareti sonrası, kazaya dair merak edilenleri konuştuk.Ne zamandır motor kullanıyorsun? 30 yıldır. Usta bir sürücüyümdür. Ama “biliyorum” demem. Hala eğitimlere katılıyorum ve yeni şeyler öğreniyorum. Böyle bir kazadan sonra da bu bilgilerim sayesinde ayaktayım.- Gözünün önünden neler geçti o saniyelerde?Hayatım geçmedi. Kaza yaptığımı anladım ve kurtarmak için kontrollü kaldım. Önce, önümdeki arkadaşımın tekerinin kaydığını gördüm. O sırada benimkinin kaydığını farkettim. İyi ki ben öndeydim. Arkada 30 tane motorcu vardı ve herkesin kıyafet donanımı benim kadar sağlam değildi. Başkasının başına gelseydi, sonuç daha ağır olabilirdi,- Daha önce böyle kazalar yaşadın mı?Her motorcu bir kere düşer. Ben de ufak tefek düşmeler yaşamıştım ama böyle bir kaza geçirmedim daha önce.Ülkemiz bir ‘muz cumhuriyeti’ değil- Yolda zeytinyağı varmış diye duydum, doğru mu?Evet doğru. Gemlik tarafında kaza oldu. Tabii oralar zeytincilik ve zeytin yağı üretim bölgeleri. Yolun yağlı olabileceğini hesap ederek yol alıyordum ama tabii yolun vıcık vıcık zeytinyağı kaplı olacağını tahmin edemezdim. Bu ülkede çocuklar başına keçi düşüp ölüyor, ben de zeytinyağında kaydım. Ama bunların normalleştirilmesine itirazım var. Bu ülke, dünyanın en güzel ülkelerinden biri. “Burası Türkiye” diyerek, ülkemize “Muz Cumhuriyeti” muamelesi yapılmasını ve bu durumun kanıksanmasını kabul etmiyorum. Ben ülkemi seviyorum ve her şey iyiye gitsin istiyorum.- Amerika’ya gitmiştin yeni değil mi? Yine bir motor festivali için. Orada, motorsiklet kullanmak daha mı az riskli?Güney Dakota’ya gitmiştim, evet. Risk, her yerde var. Son dönemin popüler deyişiyle, “bu işin fıtratında var”. Ama yurt dışında, motor kullanana saygı var. O yüzden, herkes çok dikkatli. Bizde trafik kazaları sadece bir istatistik. İnsan canı, sayılarla ifade ediliyor. “Bayramda 40 ölü!” O kadar basit! İnsan canının kıymeti yok!- Bundan sonra yurt içinde motorla seyahat edecek misin yine, yolların tekinsizliğine rağmen?Tabii ki... Burası benim ülkem ve çok güzel bir coğrafya. Niye dışarıya mecbur olacakmışım. Ben, mücadele edip, bazı şeyler iyi olsun, bir daha bunlar yaşanmasın diye uğraşmayı seçiyorum. Güzel ülkemde, özgürce motorumla, canım ülkemde gezmek ve bunu takep etmek en doğal hakkım. Yollarla başa çıkabilmek için illa cip mi almamız lâzım? Dilerim, başıma gelen doğru dersler çıkarılmasına vesile olur.Kızımın hayallerinin gerçekleşmesini görmeliyimBiraz da güzel şeyler: Kızım, “absolut” kulak çıktı. Yani, müzik kulağı çok iyi. Ankara Devlet Konservatuvarı Piyano bölümünde okuyor artık.Arzu ile birlikte, anne-kız Ankara’ya taşındılar. Ben de sık sık gidip geliyorum. Kızımı konserde izlemek o kadar heyecen verici ki. Ben çok şanslı bir adamım, hayatta kendime ait hayallerimin çoğunu gerçekleştirebildim. Bundan sonraki hayalim, kızımın kendi hayallerini gerçekleştirebildiğini görmek.Motosiklet binmeye heves eden gençlere tavsiyelerBen de delikanlıyken bu kadar temkinli değildim.“Deli-kan”, adı üstünde biraz tehlike içerir ve dikkat edilmesi gerekir. Hem gençlerin hem ailelerin bazı kurallara uyması çok önemlidir.1- Paranız çok bile olsa, yüksek motor hacmi olan bir araç almayın. Bu araba için de motorsiklet için de aynı. Motor gücü tahrik eder ve olgunlaşana kadar sakıncalı olabilir.2- Düşük hacimli, basit motorlarla başlayıp, tecrübelendikçe bir üst motora geçin.3- Bu zevk için ayırdığınız paranın tamamını motora harcamayın. Güvenli kıyafetler ve eğitim için mutlaka para ayırın. Eğer üzerimde kevlar pantolonum olmasaydı, bacaklarım paramparça olurdu ama bende sıyrık yok.4- Eğitim şart! Şaka değil! Ben hala devam ediyorum. Ancak o zaman güvenliğinizi koruyabilirsiniz. Motoru kullanmayı değil, yolu okumayı öğrenmelisiniz.5- İyi motor kullananlarla birlikte yola çıkın. Şu anda bu sohbeti “Gis Akademi” de yapıyoruz. Burda çok eğitim aldım. Kazayı ucuz atlatma sebeplerimden biri de bu.Arzu dostum olduğu için çok şanslıyımKadınlara bakışı... Kızım benim her şeyim. Kızım olduktan sonra, kadınlara bakışım değişti. Her kadın, tıpkı benim Zeyno’m gibi, babasının en değerlisi. Artık, çok daha kıymetli görüyorum kadınları. Arzu’nun yeri ise bende çok başka. 7 yıl önce boşandık ama kopmadık. Biz ayrıldık ama ailemizi parçalamadık. Arzu, benim her zaman ailemdir. Benim için çok değerlidir. Çocuğumun böyle bir annesi olduğu için ve Arzu dostum olduğu için çok şanslıyım.Belediye Başkanı o yağlı yolu vatandaş Tamer için de süpürmeli!- Peki orası zeytincilik bölgesi ise ve yollar yağlıysa o yolda her tür trafik kazası kaçınılmazdır. Araba da olsa zeytinyağında kayar. Daha hafif bir motor olsa daha feci kayardı. Gerçi pahalı motor olması da suçlama konusu olabiliyor. Bir gazetede, Belediye Başkanı ya da yetkililerden biri, “Tamer Bey geçecek diye yolları mı süpürseydik” demiş diye okudum?Ben de okudum ama “dememişlerdir” diye düşünüyorum. Yoksa, böyle bir açıklama karşısında kanım donar. Üstelik, ben tamamen hatasız olduğum hâlde, hiç şikâyet ya da veryansın eden bir cümle kurmadım. Keşke bir “geçmiş olsun” deselerdi. “Bizim de bir hatamız varsa, bundan sonra başka kazaların olmaması için düzeltmeye çalışalım” gibi cümleler kursalardı. Ama yeri geldi söyliyeyim; tabii o yolu süpürecekler. Tamer bey için değil, vatandaş Tamer ve o yoldan geçen herkesin can güvenliği için çalışacaklar. Ama bizim ülkede “aman ihâle bana kalmasın” mantığıyla hemen karşı tarafa suç atılmaya çalışılır. Ordaki köylülerin zaten yapabileceği bir şey yok, ben de biliyorum, o bölge insanı zeytincilikle uğraşır. Ama ben o “bilmem kaç bin liralık” denilen motorumun vergisini ödüyorum. Karayolları için de vergimi ödüyorum. Köylüler zeytini toplayacak, yola yağ elbet akacak ve belediyeler de o yolları süpürecek. Ölsem daha mı iyiydi! Gene de ben şikâyet filan etmiyorum. Umarım benim geçirdiğim kazadan olumlu dersler çıkar, kimsenin bundan sonra canı yanmaz.Güvenlik için para harcanır- Hiç kaza geçirmiş gibi değilsin maaşallah, ne dayanıklıymışsın. Hem bedensel hem de psikolojik olarak.Öyle çok sevgi gördüm ki bu kadarını beklemiyordum. O sayede çabuk atlatıyorum. Sevgi iyileştirdi beni.- İki tane Harley Davidson motorun varmış. Kaza geçirdiğin motor, 500 kiloymuş. Ama en çok magazine haber olan, bir de kaskın varmış. “4 bin dolarlık kask” diye, sürekli magazinlerde gösteriliyor. Var mı böyle bir kask?Predator filminden esinlenmiş bir kaskım var, evet. Ama kazada o yoktu. Ayrıca 4 bin değil, bin dolar civarıdır o da. Kazada, Harley’in çok iyi bir kaskı vardı başımda. 800 dolar fiyatı. Zaten, canım kurtulmuş, bunun fiyatı olabilir mi? Güvenlik için para harcamaktan daha doğru ne olabilir!Bahara yine yollardayımGelelim, güvenlik meselesine... Kurallara her zaman uyar mısın?Kuralları severim ama özel hayatımda kimi zaman “kurallar yıkılmak içindir” derim. Ama söz konusu trafikse, arabayla da olsam, motorla da, yaya da trafik kurallarına uyarım ve uyulmasını isterim. Ama ne yazık ki ülkemizde kurallara o kadar az uyuluyor ki... Kazalar da bu yüzden çok. Hayatta her şeyin bir riski vardır ama önlemini alarak, kurallara uyarak bu riski minimalize edersin. İşte, bu denli büyük bir kazadan sağ salim kurtulmamı sağlayan da budur.Elbiselerin mi korudu seni en çok?Sırtı ve beli çok iyi koruyan bir ceketim ve çok özel yanmaz-yırtılmaz bir pantalonum vardı. Tabii ki sağlam da bir kaskım. 30 yıllık motor sürücülüğü tecrübemi de unutmayalım. Üstelik ben eğitim almayı hiç bırakmadım. Kaza geçirmeseydim, yine Amerika’da bir ileri sürücülük eğitimine gidecektim. Öğrenmeye devam ediyorum. Ayrıca kurallara uyuyorum. Biz orda 33 motor, konvoy halinde, en fazla 70-80 km. arası hızla gidiyorduk. Eğer, 200 km ile gider bir kamyonun arkasına yapışırsan, kask da seni koruyamaz. Bunların hepsi bir bütün.Ne zaman yeniden motora bineceksin!Özellikle sağ bileğim epey hasarlı ama düzelecek. Yine de 2-3 ayı var. Bahara inşallah yollardayım.

Devamını Oku

Hedef #1MilyonÜye

17 Ekim 2014

Bu hafta, Fenerbahçe Spor Kulübü, belki de tarihinin en büyük projesini resmen başlattı. Hedef 1 Milyon Üye... Lansman Four Seasons Otel’de düzenlenen basın toplantısına, eski ve yeni tüm yöneticilerin yanı sıra, futbol, basketbol ve voleybol takımlarının oyuncuları da katıldılar. Gecenin sunuculuğunu da ben yaptım. İşte bu özel geceye ait notlarım:- FB TV’nin hazırladığı, kulübün bir asırı aşan tarihini anlatan, Rutkay Aziz’in sesiyle hayat verdiği kısa filmi izlerken tüm konuklar duygulandı.-Başkan Aziz Yıldırım çok heyecanlıydı. Uzun yıllardır hayalini kurduğu bu projeye evladı gibi baktığı her halinden belliydi.- Öğrendik ki, Fenerbahçeli futbolcular da kulübe yeni üye olmuşlar. .- Bu arada, Bekir’le konuştuktan sonra, Caner’e dönüp “Bekir” diyerek konuşmaya devam etmem epey espri konusu oldu. Caner, Mehmet’e dönerek “Ahmet” diye şaka yapınca, “Aslında Volkan’la Kuyt’u karıştıracaktım” diye ben de espriyi sürdürdüm. Salonda epey kahkaha koparan bu ânların, bazı gazetelerde “büyük gaf” diye yer alması ise mânidardı. Gaf; kabul görmüş toplumsal kuralların ihlâline denir, basit bir dil ya da zihin sürçmesine değil, hatırlatmak istedim!-Obradovic’in, “niye 1 milyon üye hedef anlamadım, en az 2 milyon olmalıydı” demesi üzerine büyük alkış koptu.-Ömer Onan’a, “EA7 Emporio Armani maçı, son maçın olacakmış. Emin misin, son kararın mı” diye sorduğumda. Salonda, Ömer Onan için büyük alkış ve tezahürat vardı.Peki, nedir “Hedef 1 Milyon Üye” ve üye olmanın avantajları neler? -Eskiden sadece Kongre Üyeliği vardı. Şimdi, “Temsili üyelik” getirilerek, üye sayısını 1 milyona çıkartmak ve Fenerbahçe’yi dünyanın en büyük kulüplerinden biri yapmak, amaç. Artık, sadece refah düzeyi yüksek bir kesim değil, öğrenciler dahil herkes üye olabilsin diye, DenizBank ile bir anlaşma imzalandı. Bundan sonra, 36 ay vade ile Fenerbahçe’ye resmen üye olmak mümkün. Temsili üyeliğin bedeli 2 bin lira.- Bu projeyle üye olanlar, tıpkı Kongre Üyeleri gibi ve aynı şartlarda, Fenerbahçe’nin tüm tesislerinden faydalanma hakkına da sahip olacaklar.- Üyelikler arasındaki tek fark; her kongre üyesi oy ve seçilme hakkına sahipken, temsili üyelerde 200 kişilik gruplar adına bir kişi söz sahibi olabilecek.- Üyelik, manevi olduğu kadar maddi olarak da kazandıran, avantajlı bir kartı da beraberinde getiriyor. Anlaşmalı pek çok marka ve kuruluşlarda çok özel indirimler sağlıyor.- Başkan’ın hedefi, bu projeyle her ilde Fenerbahçe için araziler alıp, spor tesisleri ve kulüp binaları açmak.- Üye olmak için: www.hedef1milyonuye.comBugün, günlerden futbolGalatasaray-Fenerbahçe maçı var: Türkiye’nin en önemli futbol karşılaşması. Yine ben “derbi sayılmaz artık” dediğim için çok kızan Galatasaraylılar oldu. Evet, artık bu maça eskisi kadar önem vermiyorum. Çünkü, sürprizi kalmadı. Ya taraflar, beraberliğe yatarak iç bayıltan bir futbol ortaya koyuyorlar. Ya da kavga-dövüş, seyirci karmaşası derken sahada futbol göremiyoruz. Zaten, taraftarın bir arada maç seyredemediği günümüz karşılaşmaları gittikçe seyirciyi futboldan soğutuyor. Dileğim, adil bir maç olsun ve olaysız, şaibesiz, hakeden kazansın. İtiraf edeyim ki, gönlümden geçen, çoğunlukla olduğu gibi Fenerbahçe kazansın. Ama, Galatasaray kazanırsa da tabii ki kutlarım. Taraflar, elbette şakayla karışık biraz birbirine takılsın ama sonuçta kazananı tebrik ederek mevzuu noktalansın. Uzun kâfın kısası: Biraz heyecan, biraz eğlence olsun, ama lütfen herkes medeni olsun! Bu akşam 19:00 da oynanacak GS-FB maçı için skor mu dediniz? İşte tahminim: 1-2. İzleyip görelim. Ve inşallah, eski “derbi gibi derbi” günlere dönelim!

Devamını Oku

Suyun kutsadığı kent

11 Ekim 2014

Çocukluğumun büyülü coğrafyasıydı benim için Pamukkale. Tıpkı masallardaki gibiydi. Bembeyaz, içinden şifalı sular akan, periler ülkesiydi. Yıllar sonra hayal kırıklığımın adresi oldu. Suları çekilmiş, travertenleri kararmış bir çöplüktü artık bu yeryüzü cenneti. Ve birkaç yıl önce, İz-Tv’nin Kültür Bakanlığı için hazırladığı Türkiye’nin “Dünya Kültür Mirasları” belgeselinde, Pamukkale’yi anlatma fırsatım olduğunda, büyük bir sürprizle karşılaştım. Zümrüd-ü Anka kuşu gibi, binlerce yıllık geçmişine yakışır şekilde, Pamukkale kendi kül karasından yeniden doğmuştu. Bilimsel bir keşifle yeniden şifalı suya ve bembeyaz örtüsüne kavuşmuştu. Özellikle çocuklar için unutulmaz bir keşif olacağını düşünüyorum. Sakın Pamukkale’ye yazın gitmeyin. Mevsim olarak şu anda ziyaret için en doğru zaman dilimlerinden birindeyiz. Bu büyülü ve efsanevi kentin belgesel filmini çekerken öğrendiklerimi, eşimin henüz geçtiğimiz hafta çektiği bölgenin yepyeni fotoğrafları eşliğinde sizinle paylaşmak istedim. Karşınızda, suyun kutsadığı kent Pamukkale ve 2200 yıllık geçmişi olan Antik kenti “Hierapolis”... 12 bin kişilik antik tiyatrosu var“Suyun, hayatın ve şifanın kaynağını takip eden insanıoğlunun hikâyesini anlatıyor bize Hieropolis’in taşları.” İşte böyle başlıyor, Pamukkale’yi anlatan belgeselimiz. UNESCO’nun koruması altındaki ülkemizdeki 11 Dünya Mirasından biri. M.Ö 2’inci yüzyılda, doğal bir oluşum olan Pamukkale travertenlerinin yanına kurulmuş, Hierapolis. Hem eşsiz bir doğal güzellik, hem de muhteşem antik kentlerden birini iç içe barındırıyor Pamukkale. Hierapolis’in anlamı, Kutsal Kent. Kutsallığının kaynağı olan “su”, bu muhteşem kentin hem hazinesi, hem de yarattığı depremlerden dolayı felâketi olmuş tarih boyunca. Kentte farklı inanışlara ait pek çok yapı var. Hierapolis’in ne denli büyük bir yerleşim olduğunu anlamak için, 12 bin kişilik tiyatrosuna bakmak yeterli. Bu görkemli yapı, Anadolu’da sahnesiyle birlikte ayakta kalmış tek tiyarto. Kentin ilk yerleşim noktası: Apollon Tapınağı. Apollon, geleceği gören, Anadolulu bir tanrıdır. Taşlardaki yazılara göre, o dönemin insanları geleceklerini okumaya çalışmışlar. Haç yolunun önemli noktası“Cin deliği” ise, Antik kentin en efsanevi mağaralarından biri. Rahiplerin, bir zamanlar içine nefeslerini tutarak girip, ölmeden çıkarak güçlerini ispatladıkları bir alan. İçinde yine Pamukkale’nin karbondioksit oranı yüksek suyu olan bu mağara, yine de insanda ürperti yaratıyor.Aziz Filipe, Hz.İsa’nın havarilerinden biri. Hıristiyanlığı yaymak için Hieropolis’e geliyor ve burada öldürülüyor. Günümüzdeki kazılarla, mezar olduğu gibi ortaya çıkarıldı ve Hıristiyanlık için Haç yolunun önemli bir noktası haline gelmiş oldu. Buranın tarih boyunca dinlerin kutsal coğrafyası olmasının sebebi, aslında suya olan inanç. İnsanları, suyun hayat veren gücü, farklı inançların ortak noktası olmuş. Büyük “Akropol”, yani mezarlıklar bölgesi de kanıtı. Şifa bulmak ya da iyileşemiyorsa da burada ölmek için, bu topraklara gelmiş insanlar. Mezarların, anıtsal güzelliğini de miras bırakmışlar.Gelelim, Pamukkale’nin 35 ila 100 derece arasında akan şifalı sularının bulunduğu travertenlere. “Bulutların üzerinde gibiyim ya da yumuşacık, ama sıcak karlarda yürüyorum.” İşte böyle anlatmıştım, belgeselde, suyun içine adım attığımdaki hislerimi. 2 bin yıl önce Hieropolis’in kurulmasına sebep olan şeyle, bugün iki milyon turisti kendine çeken sebep aynı: Şifalı su. Bu su, hidro karbonatlı. Sürekli aktığında, travertenleri karartması bu sebeple. Günümüzde, belli bir program dahilinde su akıtılıyor ve beyazlık korunuyor. Elbette dünyada benzer başka oluşumlar var, ama bu denli büyüleyici görsellikte olanı yok.

Devamını Oku