
.
Alper Saldıran’ı sezon finali yapan ‘Beni Böyle Sev’in ‘Ömer’i olarak izledik. Tembelliğini yenmiş, korkularının üzerine gitmiş. Şu anda mutlu ama bunun yetmeyeceğini söylüyor. Son dönemlerde adından en çok söz ettiren erkek oyunculardan Saldıran, Seninle dergisine konuştu.
İlk tanıştığınızda ‘çok mesafeli bir adam’ izlenimi yaratıyor.. Bir an için, ‘hiç gülmüyor galiba’ diye düşünüyorsunuz... Hareketleri sakin, çevreyi izlerken bakışlarında da sükunet hakim. Sonra birden konuşmaya başlıyor, ardından kocaman bir kahkaha patlatıyor ve çok samimi bir gülümseme ile karşılaşıyorsunuz. Muhabbeti çok derin, içten, beyefendi, esprileri ince... Kendini ve hayatı anlamaya çalışan, öğremeyi seven bir adam Alper Saldıran.Çocukluğundan beri süregelen hiperaktifliğini artık daha bir kontrol altına almayı başarmış, ilk gençlik yıllarındaki kavgacı kişiliği geride bırakmış. Arada sırada huysuz, ikili ilişkide en büyük gücün saygı olduğuna inanan biri. Detayları kendisinden öğreniyoruz...

Lisede ve üniversitenin ilk yıllarında turizm eğitimi almışsınız. O dönemlerde oyunculuk adına hiçbir şey düşünmediniz mi?
Turizm, lise sınavlarında son tercihimdi. Bu yüzden oraya başladım. O yıllarda düşünmüyordum oyunculukla ilgili şeyler, hayır. İlkokul yıllarında düşünmüştüm bir dönem. Okulda bir etkinlik olduğunda öğretmenlerim benim de katılmamı isterlerdi. Folklor oynadım aynı dönemlerde. Ardından ortaokulda dersler falan derken başka bir süreç gelişti.
Ortaokulda ilgi alanlarınızda ne gibi değişiklikler oldu?
Müziğe yöneldim, plak topladım. Gitar çalmaya başladım. O sıralar Queen, Led Zepplin gibi rock gruplarını dinlerdim.
Sonra birden hayatınıza yeniden oyunculuk girdi...
Evet aynen öyle oldu. Son tercihim olan turizm lisesinde okurken amacım bir sene hazırlık eğitimi aldıktan sonra düz liseye geçmekti. Okulun ilk yılında deprem oldu ve çıkarılan bir kanun ile meslek lisesinde okuyanların düz liseye geçme olasılığı ortadan kalktı. Ben de aynı lisede eğitimime devam ettim. Üniversite sınavlarında da iyi puan alamayınca iki yıllık okullara doğrudan geçiş yapıldığı için Marmara Üniversitesi’nde turizm üzerine öğrenimime başladım. Orada da bir yıl hazırlık okuduktan sonra çalışmak için Bodrum’a gittim ve iki haftanın ardından bu mesleğin bana göre olmadığını anladım. 40 yaşıma geldiğim dönemi düşündüm ve yapamam dedim. Ardından İstanbul’a geri döndüm, o sıra ne yapacağımı da bilmiyordum... Doktor mu olsam, avukat mı olsam, ne yapsam diye düşünmeye başladım.
O süreçte hala oyunculuk aklınıza gelmedi yani...
Yok düşünmedim. Sonra birden aklıma geldi, “Ben bunu seviyordum” dedim. Birinci sınıfa başlarken okulun tiyatro kulübünü araştırdım ve hemen oyundan bir rol kaptım. İlerleyen zamanda başka bir oyunda başrolü aldım. Derse ve sınavlara girmedim, okula sadece provalar için gittim. Tiyatro ile ilgili organizasyonlar yaptım okulda. Hayatımda en ciddi olduğum ilk an, tiyatro parçalarına çalıştığım zamanlardı.
Neden o döneme kadar hiç ciddi olmadınız?
Hoşuma gitmezdi.
Ciddiyetin sizin kafanızdaki tanımı neydi ki, hoşunuza gitmiyordu?
Protokol...
Stres yapmayı sevmem
Sizin hayatınızda pek çok şey tamamen yaşanılan süreçlerin getirdikleriyle oluşmuş sanki. Bazı insanlar çocukluktan itibaren ben bunu yapacağım diye kafaya takarlar. Sizin için her şey hayatın akışında değişmiş gibi.
Benim “Onu yapacağım, bunu yapacağım” demeye zamanım yoktu. Yaşadıkça şekillendi. Her zaman en çok ilgilendiğim şey, elimdeki işti. Tiyatro hakkında bilgim yoktu. Zamanla bilgi sahibi oldum, kitapları okumaya başladım. Prova, reklam görüşmeleri, okuma... Bu saydıklarım dışında hayatımda bir şey yoktu. Zaman yetmiyordu. Bu süreç sayesinde sınav döneminde genelkültürüm kendiliğinden gelişmişti. .






