Kutluğ Ataman’la “Aya Seyahat”
Sosyetenin ünlü simalarından Ayşegül Dinçkök, bu ay Madame Figaro dergisi için yönetmen Kutluğ Ataman ile Erzincan’da keyifli bir röportaj gerçekleştirdi
İşte size bu röportajdan birkaç ayrıntı. Devamı ise Madame Figaro’nun bu ayki sayısında...
Kutluğ’a Madame Figaro için bir söyleşi yapalım dediğimde “Ben Erzincan’da yeni bir proje üzerine çalışıyorum; çekimlere gel, hem Erzincan’ı da görmüş olursun, izlenimlerini yazarsın” dedi. Erzincan’a gideceğimi duyan yakınlarımın kiminin, yüzüme “Emin misin?” diyen gözlerle bakıp, kimilerinin ise “Orası için Doğu’nun Paris’i diyorlar” şeklinde ifadeler kullanması, bunun sıradan bir seyahat olmayacağının ipuçlarını verdi.
Doğu’nun Paris’ine uygun bir kıyafet içinde olup olmadığımı ayna karşısında defalarca test ettikten sonra, sonunda uçaktayım! Zihnimde hep çok uzaklarda olan bu güzel şehre, gerçekte İstanbul’dan sadece bir buçuk saatlik bir yolculuk sonucu ulaşabildiğimi görmek benim için ayrı bir sürpriz oldu.
Ekipten bizi karşılamaya gelenleri soru yağmuruna tutuyorum; Kutluğ neden Erzincan’ı seçti. Bu adam yurtdışında yaşayan bir sanatçımız değil miydi? İstanbul’dan kaç kişilik bir ekip geldi? Ne zamandır buradalar? Memnunlar mı? Karşılaştıkları ilginç şeyler neler? Ve can alıcı soru; terörden korkmuyorlar mı? Şehri geride bırakarak tırmana tırmana, Girlevik Çağlayanı’nın üzerinde mevzilenmiş Kalecik Köyü’ne yol alıyoruz. Karşımızda bütün heybetiyle Munzur Dağları beliriyor. Bir köprü üzerinde yavaşlıyoruz. Altımızdan Fırat Nehri akıyor... Tabiat Ana daha da bir ürkütücü geliyor. Doğu’nun kurak görüntüsü kafamdan hemen siliniyor. Burası 1200 metre rakımda yeşermiş bir su şehri aslında.
Yolda zaman zaman durup, akan sularda yüzümü yıkayıp bir bağdan kopardığımız üzümden yiyorum. 1200 metre rakımda üzüm mü olur demeyin. Erzincan’ın kara üzümü bir dünya markası. Hasat mevsimindeyiz. Yamaçlardaki uçsuz bucaksız bağlar üzümün rengiyle morarmış. Toplanmayı bekliyor.
Bir saat süren araba yolculuğundan sonra zirveye yakın Kalecik Köyü’ne ulaşıyoruz. Buradan daha yukarıda başka bir yerleşim yok. Sanıldığının aksine ovada terörden eser yok. Şirin bir alevi köyü burası. Şimdi bütün köy filmde oynuyor.
Kutluğ ve yaklaşık bir aydır burada olan İstanbul’lu ekibi çekimdeler. Arabadan indiğimde güneş en kızgın haliyle üstümüzde; kimse şikayetçi değil... Ben de karışıyorum aralarına. Tüm oyuncular bu köyün ahalisi. Bir tek genç kız rolündeki Gözde İstanbul’dan gelmiş; yani tek profesyonel o. Aslında bu, onun da ilk film denemesi.
“Aya Seyahat” kurmaca bir sinema filmi değil. Kurmaca ya da belgesel arasında gidip gelen daha önce hiç denenmemiş, yine Kutluğ’a has, kendi yarattığı bir anlatım türüyle, geçmişteki bir hikayeyi anlatıyor. 1957’de Erzincan’ın bir köyünde Erzincanlılar’ın aya seyahat etmeye çalışmış olmalarından yola çıkarak, bu inanılması güç olayı tekrar günyüzüne çıkartmaya çalışan bir proje. Köylüler aya seyahatin yollarını arayarak kendilerine cami minaresinden bir ay aracı yapıp havalanıyorlar. Havalanan köylülerden bir daha haber alınamıyor.
Bu olayın gerçek olup olmadığı bilinmiyor. Ama işte filmi gerçek. Projede Kutluğ’un vurguladığı temel nokta Türkiye’nin batıyla karşılaşma, modernleşme serüveni. Kutluğ aya seyahati, günümüzdeki Avrupa Birliği süreci olarak da görüp hikayesini bu yönde bir metaforlar silsilesiyle anlatıyor.
Niye Erzincan?
“Ailem, ana ve baba tarafım, atalarım Erzincanlı. Ben birinci sınıfa burada başladım. Buranın dokusunu, kokusunu, insanını çok iyi biliyorum. Geçirilen üç büyük depremde mallarımızın çoğu yıkılmış da olsa hâlâ köklerimiz burada. Bazen takılarak bana “Ağasın sen” diyorlar. Ama ben Erzincan’ın ağası olmaktansa Erzincan’ın sanatçısı, sinema yönetmeni olarak bilinmeyi isterim” diyerek gülüyor ve ekliyor “Uzun yıllar yurtdışında yaşadım, yeri geldiğinde Türkiye’yi, yeri geldiğinde Amerika’yı, İngiltere’yi uluslararası platformda temsil ettim. Ama şimdi doğuya yönelmenin vakti geldi. Dünya’da kazandıklarımı Erzincan’a da kazandırmak istiyorum. Doğuyu hep yok farzettik. Ama Doğu burada.”
Kutluğ ve ekibi Ocak ayına kadar Erzincan’dalar. Sonra Moskova, Tokyo ve Los Angeles’ta konuyla ilgili çekimler yapıp Şubat ayının ilk haftalarında projeyi Avusturya’nın Linz kentinde, Linz 2009 Avrupa Kültür Başkenti projesi kapsamında sergileyecekler. Daha sonra Roma’da açılacak olan MAXXI müzesinin açılış sergisi Mesopotamian Dramaturgies ile yapılacak. Türkiye’den Vehbi Koç Vakfı ve Borusan Vakfı’nın da desteği alınmış.
Akşam yemeğini Ekşi Su’da yiyoruz. Doğal maden suyu kaynaklarının olduğu bir mesire yeri burası. Su insanlara mutluluk katmış bu yörede. Yerli halkla sohbet ederken çekilen acılara rağmen hayatın esprili bir yanını da kıvrak bir şekilde yakaladıklarını görüyor, etkileniyorum. Kutluğ’un, ailesi hakkında anlatılan hatıraların hepsinden ayrı birer senaryo olur bence. Söylediğimde gülüyor. Bundan sonraki projesi bir komedi filmi yapmak. Neden yine Erzincan’ı seçmesin? Burada malzeme bol. İnsanlar sıcak. Yerel yönetim onun değerini biliyor ve destek veriyor.
Tarladan sete
Çekim aralarında oyuncularla, köylülerle sohbet ediyorum. Neden orada olduklarını bile tam anlamış değiller. “Kutluğ Bey çağırdı, geldik” diyorlar. Başta konuyu, senaryoyu hiç bilmiyorlarmış ama yönetmenin “yap” dediklerini büyük bir dikkatle dinleyip oynuyorlarmış. Ama şimdi anlamışlar ve her gün tarlada işlerini erkenden bitirip aceleyle sete koşuyorlar. Resimlerini çektiğim için, “Sen gazeteci misin?” diyorlar. “Evet” cevabımı aldıklarında “Oh, bari köyümüz de, biz de meşhur oluruz bu sayede” diyerek gülüyorlar.










