Saçlarımı briyantinleyip güzellik kraliçesiyle röportaja gittim
Gazeteci, yazar, CHP eski Genel Başkanı Altan Öymen “Bir Dönem, Bir Çocuk”la başlayan ve “Değişim Yılları” ile süren anılarına kaldığı yerden “Öfkeli Yıllar” ile devam ediyor. Yani 1950’li yılların burnundan soluyan Türkiye’siyle... Bu 1967 Komünist Davası’nın, Malatya Suikasti’nin, 6-7 Eylül olaylarının, basına diz çöktürme politikalarının ve daha pek çok sert olayın yaşandığı bir dönem. Ancak her daim sorun üstüne sorun yaşayan, geleceğe bir türlü umutla bakamayan bir ülkenin vatandaşı olarak ister istemez soruyor insan “Öfkesiz bir dönemimiz oldu mu?” diye... Altan Öymen’in yanıtı “Olmadı ama bu dönem biraz da faklı” oluyor. Öymen’le magazin gazeteciliği yaptığı yıllardan, öfkeli yıllara yeni kitabını konuştuk.
* Kitabınızın adı; “Öfkeli Yıllar”. Türkiye tarihine baktığımızda öfkesiz bir dönem göremeyiz, bu yılları diğerlerinden daha öfkeli kılan nedir?
Doğru, öfkesi hiç eksik olmamış Türkiye’nin. Ama 1950’lerin öfkesi daha çok. Çünkü burada iktidarın da muhalefetin de yerlerine pek alışamadığını yani çok partili dönemi hazmedemediğini görüyoruz. Çünkü Türkiye’nin demokrasi tecrübesi henüz çok az. Demokratik olmak aileden başlar. Şiddet uygulayan bir ebeveynin demokratlığından çok bahsedemeyiz. İlla dediğini yaptırmak isteyen çocukların da... Ama 1950’lerde teknik olarak bu alışkanlık hiç yoktu. Demokrat Parti’nin başkanı da yöneticileri gibi tek parti döneminde yetişmişti. Celal Bayar Atatürk’ün son başbakanıydı. Menderes 1930’lu yıllardan beri milletvekiliydi. Koraltan, Fuat Köprülü de öyle... Hepsi tek parti döneminin alışkanlığı içinde olduğundan karşılarındakine toleransları azdı.
* Kitapta 1950’lerin Türkiyesi ile günümüz Türkiye’sinin en benzediği noktalardan biri iktidarla basının ilişkileri... Mesela bugün bir “yandaş medya”dan bahsedilirken o zaman da “besleme basın” dan bahsediliyormuş...
Bu ismi büyük gazeteler koymuştu. Gerçi, onların da büyük kısmı iktidarı destekliyordu. Bunu yeni kurulan gazeteler için demişlerdi. Hükümet yeni gazeteleri bazı mekanizmalarla destekliyordu. Mesela resmi ilanları bunlara veriyordu. O zamanlar bu ilanlar çok önemliydi çünkü özel teşebbüs gelişmediği için ilan falan vermiyordu. Bu yüzden resmi ilanlar bir gazete için çok önemliydi. Sonra kağıt tahsisi vardı. İzmir Kağıt Fabrikası’nın kağıtları sınırlıydı, yetmezse ithal edebilirdi ama bunun için de hükümetten izin almak gerekirdi. Yani bir gazetenin kağıdını da ilan gelirlerini de hükümet elinde tutardı. Mesela iktidar bin satan gazeteye 20 bir tirajlı kağıt verirken 50 bin satan gazeteye 10 bin tirajlı kağıt verebiliyordu. O da kağıdı karaborsadan almak zorunda kalıyordu. Karaborsa da fazla kağıdı olan gazeteden... Bankalar zaten devlet bankasıydı. Bu yüzden besleme gazeteler ortaya çıkınca hükümeti destekleyen büyük gazeteler ilan gelirleri azaldığı için onlara bu ismi koymuşlardı. Yani bu bir havuç politikasıydı.
* Besleme gazeteler için bir havuç politikasıydı dediniz. “Yani benim istediğim gibi olursam senin için iyi olur” diyen bir politika... Ama dönem “öfkeli yıllar.” Ya sopa politikası?
301. maddenin o zamanki muadili 159. maddeydi. Bu şekilde birçok kişi, muhalif mahkemeye verilirdi. Mahkeme onları beraat ettirdiği zaman da mahkemelere kızılmaya, yüksek yargıçları görevden alma çabaları vardı, bunun için kanun çıkarıldı zaten. Tabii para cezaları da vardı. Nihat Erim’in günlüklerinde var, Yani Sabah Gazetesi’nin sahibi Safa Kılıçlıoğlu anlatıyor. O zamanlar Yeni Sabah, Hürriyet’le rekabet ediyor. En büyük rekabet alanı da yabancı memlekete muhabir gönderip yazı dizisi yayımlamak. Yeni Sabah Esat Mahmut Karakut’u kimsenin gitmediği Moskova’ya gönderiyor. Ama netameli bir yer olduğu için (komünist derler diye) çekinip adına “Kutuplar ve Moskova” diyorlar. Ama Moskova lafı yetiyor. Önce afişleri yırtıyorlar, sonra dava açıyorlar, cezayı para cezasına çeviriyorlar. Üstüne de maliye müfettişi gönderiyorlar. Safa Kılıçlıoğlu “kafamın üstünde kılıç gibi duruyorlar” diyerek anlatıyor tüm bunları.
O zamanlarda bir yazı yüzünden ceza aldınız diyelim. Size verilen cezanın beş katı gazeteye de verilirdi. Böyle böyle gazete sahibinin sermayesini aşan cezalar oluşmaya başladı. Sonra yine tıpkı bugünkü gibi hükümet maliye müfettişleri de gönderiyor, vergi cezası çıkarması için.
Magazin muhabirliği hoşuma gitti o günkü gençlik olsa yine yapabilirim
* Magazin gazeteciliği de yapmışsınız... Saçlarınızı briyantinleyip Ankara güzeline röportaj gitmişsiniz...
Tabii, ben her şeyi yaptım gazetecilikte. Gazetecilikte acayip işler vardır; tapu kadastro müdürünün basın toplantısını izlemek veya belediyenin kanalizasyon çalışmaları hakkında bilgi almak gibi. Bunların yanında güzel bir hanımefendinin karşısında not almak bence daha enteresandı. O zamanlar briyantin modası vardı. Ben bir ara ben de denedim ama baktım saçlarım pek marifetli değil yapışıyor, vazgeçtim.
* Ben magazin gazeteciliği yapmam diye itiraz etmediniz mi?
Yooo tam tersine, hoşuma gitti. Bir güzellik kraliçesi, devlet tiyatrosundan bir oyuncu ile veya ses sanatçısı ile konuşmak daha enteresandı. Tabii o zaman bugünkü gibi kapılarda beklemek, fotoğraf çekmeye çalışmak yoktu. Magazin sujelerimiz bugünkü gibi hareketli ve çok değildi. Bugün yapabilir miydim? Aynı enerjide ve gençlik olsa olabilir, neden olmasın?
Türkiye’nin öfkeli myıllar arasında neşeli
zamanları oldu
* Türkiye’nin neşeli yılları var mı?
(Düşünüyor) Galiba yok. En fazla öfkeli yıllar arasında neşeli zamanlar olabilir. Bunlar da bireysel zamanlar. İşte bu kitapta mektep arkadaşlarımla olan anılarım, onlarla geçirdiğim zamanlar gibi. 1960’ları düşünüyorum, onlar neşeli miydi, diye? Çünkü 1961 Anayasası çok iyi bir anayasaydı, Avrupa’nın de en iyi anayasalarındandı. Ama hayır, o dönem de neşeli değildi ama umutlu yıllardı.
Necip Fazıl’ın itibarını düşürmek için
kumarhanede bastılar
* Anılarınızda milliyetçi ve dindar kesimin Nazım Hikmet’e karşı savunduğu, idolleştirdiği Necip Fazıl Kısakürek’in kumar oynarken basıldığını da okuyoruz. DP onu sevmez miydi ki, basılmasına izin verdi?
Hükümetin Necip Fazıl’a davranışı çelişkili. Ondan hoşlanıyor çünkü Necip Fazıl bir kısmını övüyor. Milli Eğitim bakanı Tevfik İleri ve Menderes gibi. Mesela irtica tehlikesi var mıdır diye sorulduğunda “Yoktur” diyor. Oysa Atatürk heykelleri kırılıyor, Hüseyin Üzmez, Ahmet Emin Yalman suikastını yapıyor. Bu nedenle iktidarın bir kolu onu koruyor. Ancak Celal Bayar onu sevmiyor. Çünkü Bayar, Atatürk’ün son başbakanı olmakla övünen, laiklik konusunda hassas biri... O yüzden Necip Fazıl’ın itibarını düşürmek istiyor.
* Ve kumar oynarken basıyorlar.
Evet. Biliyorsunuz, Necip Fazıl Büyük Doğu dergisinde gayrimüslimlere hücum eder. Yakalandığı kişilerin arasında da birçok gayrimüslim vardır. Bir de kadın tellalı. Yani hükümet “Bu adam bildiğiniz gibi değil” demeye ve itibarını düşürmeye çalışır.
Tek liderle başlasan bile beş lider yaratmalısın. Ama CHP’de tam tersi söz konusu. Ben 1950’de, 18 yaşındayken girdim CHP’ye. Aday ve delegelerin seçiminde oy kullanıyordum. Bu kalktı. Parti içi eğitimler de yok. Şimdi parti grubu toplantıları var, başkan çıkıyor, konuşuyor, alkışlanıyor ve iniyor. Ne müzakere ne eleştiri... Hâlâ yüzde 10 baraj var. Böyle bir şey olabilir mi! Kimse kaldıramıyor.
CHP, Kürt sorununu herkesten önce sahiplenmişti ama şimdi bunu istemiyormuş gibi görünüyor
* İktidar, havuç ve sopa yöntemleriyle basını kontrol altına almak istese de döneminde yayımlanan karikatürler belli bir tahammülün olduğunu göstermiyor mu? Mesela başbakan kadın elbise ile bile çizilmiş. Sizce Başbakan Erdoğan böyle bir karikatüre nasıl tepki verir?
Kıyamet kopar. O zaman iktidarda bulunanlar da o karikatürlere elbette kızıyordur. Ancak, henüz kanuni müeyyideler yoktu. Fransa’da, İngiltere’de ne karikatürler çıkıyor denip bir şekilde yutkunuluyordu. Bir de kendileri muhalefetteyken basın özgürlüğünün önemine çok vurgu yapmışlardı. Yani “Dün böyle söyledim, şimdi tavır değiştirdim” demek istemediler. Ama sonra bu da değişti, dört-beş sene sonra, kanunlar çıktı ve karikatürleri yapanlar hapse girdi.
* CHP bugünün CHP’si döneminin CHP’sine benziyor mu?
CHP özellikle Ecevit döneminde sol parti oldu. Önce ortanın solu, sonra demokratik sol, sonra da sosyal demokrat oldu. Bugüne programında hâlâ sol var ama uyguladığı politikalar ve söylemlerinde sosyal demokrasiyi o kadar önemsemiyormuş izlenimi veriyor.
* Kürt meselesindeki tavrı sosyal demokrat bir partinin çizgisiyle uyumlu mu?
Kürt meselesi CHP’nin herkesten önce ortaya attığı ve sahiplendiği bir sorundu. Bu konuda raporlar yapıldı, SHP zamanında, benim başkanlık dönemimde birçok çalışmalar ve geziler oldu. O zaman Kürtçe yasağının kalkmasını istiyorduk. Bunun için de bizi andıçladılar da. Ama ne söylediysek şimdi yapıldı. Bu işin öncüsü ve savunucusu CHP’ydi. Ama şimdi bunu istemiyormuş gibi bir izlenim veriyor. Oysa Kürt meselesi solun meselesidir.
* Baykal’ın DTP ile görüşmemesini nasıl yorumluyorsunuz? Demokratik bir davranış mı?
Böyle şey olur mu? Tamamen aykırı fikirde bile olsan görüşürsün. “Senin şu fikrini beğenmiyorum” dersin. O da “Niye?” diye sorar sen de anlatırsın, birbirinizi anlamaya çalışırsın. Bunu Recep Tayyip Bey de yaptı. “Konuşmam önce PKK’nın terörist olduğunu söylesin” dedi. Oysa adam da diyor ki, “Her türlü terörizmi yeriyorum ama bunu söyleyemem” çünkü orada PKK’da çocukları olan aileler var ama kendisi “Müslüman soykırım yapmaz” diyor. Tabii ki yapar ama bunun müdaafası şu: Soykırım Müslümanlığa sığmaz. Bu lafının altına kendin girme ihtiyacı duyuyorsun çünkü seslendiği kesim o. Ama DTP’den PKK’ya terörist demesini bekliyorsun. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! Demirel de “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyerek demişti. Ya da Çetin Altan da TİP zamanında “sosyalist yalan söylemez” diyerek.
* Bugün CHP için “darbeci” ya da elit denmesini (doğru ya da yanlış da olsa) nasıl yorumluyorsunuz?
Parti içinde tartışılması gerek. Böyle bir izlenim varsa “Bu nedir?” diye. Ama parti içi demokrasi işlemiyor. Sadece CHP’de değil hiçbirinde... Adında sosyal demokrat bir parti bunu sorgulamalı. Başkalarını demokrat olmamakla itham edip kendi içinde demokrat değilsen bu çelişkidir.




