Okul yeni ve yabancı bir ortamdır. Çocuk için birçok belirsizlik içerir. Bu nedenle ne yapacağını bilemeyebilir, Çocuğun kendini ifade etmesine izin vermeli, konuşurken de bol bol dinlemeli anladıklarını hissettirmelidirlerOkulların başlamasıyla birlikte, öğrenciler, anne-babalar ve öğretmenler, her yıl olduğu gibi bu yıl da aynı duyguları yaşayacaklar. Birçoğu, bir yandan yeni öğretim yılının heyecanını yaşarken diğer yandan çeşitli endişeleri de içlerinde taşıyacaklar. Özellikle anne-babaların zihinlerinde, çocuklarının okula başlaması ve alışması ile ilgili bir çok soru dönüp dolaşacak ve cevap bulamadığı her soruda daha fazla kafası karışacak.“Acaba çocuğum okula ve öğretmenine alışabilecek mi?”“Öğretmeni, çocuğumu tanıyıp ihtiyaç duyduğu desteği verebilecek mi?”“Çocuğum arkadaşları ile anlaşıp güzel güzel oyunlar oynayacak mı?”“Derslerinde başarılı olabilecek mi?”Özellikle anaokuluna ve ilkokul birinci sınıfa başlayan çocukların anne-babaları için bu sorular kaçınılmazdır. Kendileri de yıllar önce yaşadıkları için bilirler ki, küçük çocukları bir yandan okula, öğretmene ve arkadaşlarına uyum sağlarken, diğer yandan yeni alışkanlıklar kazanmak zorundadır. Her sabah erken kalkacak, elini yüzünü yıkayacak, kahvaltısını yapacak, üstünü giyinip okuluna doğru yola çıkacak vs....Çocuklar okula alışmakta zorlanabilirÇocuk okula alışmakta zorlanabilir: Okul yeni ve yabancı bir ortamdır. Bu yeni ve yabancı ortam, çocuk için birçok belirsizlik içerir. Bu nedenle ne yapacağını bilemeyebilir, kendini pek de güvende hissetmeyebilir. İlk günlerde ufak tefek olumsuzluklar da yaşanırsa bu süreç daha da uzayabilir. Kimi çocuklar okulun ilk günlerinde zorlanırken, kimi çocuklar da başta gayet iyi duygularla geldikleri okula, birkaç hafta sonra gelmek istemeyebilirler. İlk günleri sadece oyun olarak gören bu çocuklar, bir süre sonra kuralları ve sorumlulukları farkedince bu durumdan hoşlanmayabilirler.Bazı anne-babalar, tüm okul saati süresince okulda çocuğunu bekler: Bu tür bir yaklaşım, çocuğun okula alışmasını kolaylaştırmaz, aksine zorlaştırır. Her an çocuğunun yanında olmak isteyen ebeveynler, alışma sürecini iyice uzatır. Bu yaklaşım, sadece kendi çocuğu açısından değil, diğer çocuklar açısından da doğru değildir. Arkadaşlarının annesini gören çocuklar, doğal olarak kendi annelerini de yanlarında isteyecekler ve işler çok daha zor hale gelecektir.İlk günden itibaren çocuktan beklentileri abartanlar olabilir: Eğitim süresince çocuklar elbette ki temel bazı bilgi ve becerileri kazanacak, sorumluluk duygularını geliştirerek ev ödevlerini yapacaklar. Ancak, bu süreç çoğu zaman yaklaşık iki aylık bir süreyi gerektirir. Çocukların ilk günlerini travmatize etmeden geçirmeleri ve bu sürede de üzerlerine düşen görev ve sorumlulukları yavaş yavaş yerine getirmeleri beklenmelidir. Sonuçta, yeni bir beceriyi kazanmak, ödev yapmak hiç de kolay şeyler değildir. Yazı yazarken parmakları ağrıyan bir çocuktan sürekli daha fazlasını istemek hiç de anlamlı değildir.Anne babalara düşen sorumluluklarÇocuğun kendini ifade etmesine izin vermeli, konuşurken de bol bol dinlemeli ve belirli yerlerde onu anladıklarını hissettirmelidirler: “Evet, seni anlıyorum.”, “Hmm... Bugün çok eğlendiniz.”, “Harika! Öğretmenin senin yaptığın çalışmayı çok beğendi demek.” gibi ifadelerle çocuğun okul heyecanını paylaşarak azaltabilir ya da olumlu yöne doğru güçlendirebilirler.Çocuğun gün içinde yaşadıklarını anlatmaması halinde herhangi bir zorlama yapılmamalı: Çünkü, bu davranış bir çok çocuk için doğaldır aslında. Doğrudan sorularla çocuğu köşeye sıkıştırmanın anlamı yok. “Bugün neler yaptınız?”, “Günün güzel miydi?”, “Arkadaşlarınla hangi oyunları oynadınız?” gibi sonu gelmeyen sorular, bir çok çocuk için can sıkıcıdır. Zorlamaya gerek yok. Önemli olan sizin paylaşıma açık yaklaşımınızı hissettirmenizdir.Çocuk okula gitmek istemese de okula düzenli olarak götürülmeli: Okula gitmek istemeyen çocuklar, çoğu zaman okulla ilgili değil ev ve anneden ayrılmakla ilgili sorun yaşarlar. Eğer, çocuk her okula gitmek istemediğinde evde kalmasına izin verilirse, uyum sağlama süreci oldukça uzayabilir. Oysa, çocuğa kızmadan, sert tepkiler vermeden, son derece anlayışlı ve destekleyici bir tavırla yaklaşılmalı ve okula düzenli olarak götürülmelidir. Okulun kapısındaki ayrılma seansları da törene dönüştürülmemeli ve kısa tutulmalıdır... Ayrıca öğretmenle ilişki sıkı tutulmalı ve çocukla ilgili bilgi paylaşımında bulunulmalı.Bu sürecin keyfini ailece çıkarınOkula yeni başlayan çocukların yaklaşık olarak iki haftada alışması ve belirli bir düzene uyum sağlaması beklenir. Eğer tüm çabalara rağmen, çocuk iki haftadan daha fazla bir süreyle sorun yaşıyorsa, önce okuldaki rehber öğretmenle, daha sonra gerekiyorsa, bir başka uzmanla görüşülmelidir. Şurası hiç unutulmamalıdır ki, neredeyse tüm çocuklar bir şekilde okula alışırlar. Ve, yıllar sonra tebessümle hatırlayacakları unutulmaz bir hatıraya sahip olurlar. Anne-babalar, çocuklarının işlerini kolaylaştırmak istiyorlarsa, çocukla birlikte sürecin keyfini çıkarmalıdırlar. Böylece, onların gelecekteki unutulmaz hatıralarının öğretmenden sonraki en özel aktörleri olabilirler.
Okulların açılmasına az kaldı. Her zaman olduğu gibi, okullar başlayacak ve kimi zaman mutluluk verici kimi zaman da sıkıntı verici bir çok şey yaşayacak. Yaşanan birçok olumlu ya da olumsuzluğun odak noktalarından biri de öğretmenler olacak. Bazıları yüceltilirken, bazı öğretmenler de birçok eleştiri ve şikayete maruz kalacak.İDEAL öğretmen, iyi öğretmen gibi bir tanımlama yapmak çoğu zaman pek gerçekçi değildir. Ayrıca, bir öğretmenin iyi olup olmadığını belirleyen çok sayıda faktör var. Sınıftaki öğrencilerin yapısı, velilerin özellikleri ve beklentileri ideal öğretmen tanımlamasını değiştirir. Hareketli çocukların olduğu bir sınıf için ideal öğretmen ile daha az hareketli sınıf için ideal öğretmen farklıdır. Benzer özelliklere sahip çocukların olduğu bir sınıf ile farklı özelliklere sahip çocukların olduğu sınıf için ideal öğretmen yapıları farklıdır. Dolayısıyla böyle bir tanımlama yapmak çoğu zaman zor ve hatta belki de anlamsız. Ancak, yine de hangi tür sınıf, öğrenci ve veli özellikleri olursa olsun belirli çerçeveler çizmek de mümkün. Sonuçta, eğitim alanında yapılan araştırmalar, bazı öğretmen özelliklerinin eğitim süreçlerini yönetmede daha etkili olduğunu ortaya koyuyor.Elbette, her çocuk iyi bir öğretmeni hak eder. O halde, iyi ya da etkili bir öğretmenin hangi temel özellikleri taşıdığını bilmek önemli. Buna bağlı olarak, genel çerçevede tanımlanabilecek ideal ve etkili öğretmenin 7 temel özelliğini şöyle sıralayabiliriz.Alan bilgisi güçlü olmalıÖğretmenin, öğretmek durumunda olduğu konularla ilgili bilgi birikiminin zengin olması gerekir. Öğrencilerine öğreteceğinden çok daha fazlasını bilmeli. Günümüzde, öğrencilerin konuları öğrenebileceği pek çok farklı kaynak bulunuyor. Öğretmenin öğretebileceğinden çok daha fazlasını bu kaynaklardan öğrenme imkanına sahip. Bu kaynaklardan yararlanan bazı öğrenciler, ilgi alanına giren konularda öylesine derinleşmiş bilgiye sahip oluyor ki, sorduğu sorularla öğretmenini şaşırtabiliyor. Öğretmen, bilgi derinliği ve zenginliği ile öğrencisini heyecanlandırıp meraklandıramazsa o sınıfta kaliteli bir öğrenme ortamı sağlaması mümkün değildir.Derin düşündürme becerisi olmalıBeyin, kendisini düşünmeye zorlayan şeyleri sever. Cevabı bilinmeyen, çelişkili görünen, o güne kadar hiç akla gelmeyen türden bilgilendirmeler ve sorular beyin açısından ilgi çekicidir. Buna bağlı olarak, öğretmenin gerek aktardığı şaşırtıcı bilgiler gerek sorduğu ilginç sorular öğrencilerin o konuya dikkatini yöneltmesi ve ilgi duymasını sağlar. Öğretmenler, hangi konuyu öğrencilerine aktarıyorsa, o konunun ilgi çekici, şaşırtıcı ve az bilinen yönlerini ortaya koymalı. Soracağı sorularla da gerçekten öğrencinin merak duygusunu ve düşünme ihtiyacını harekete geçirebilmeli. Bu tür uygulamalar, öğrencilerin üst düzey düşünme becerilerini de daha fazla geliştirir.Pozitif ve motive edici bir enerjisi olmalıBir öğrencinin kendini ortaya koyabilmesi için olumlu bir duygusal ortama, cesaretlendirilmeye, heyecan duymaya ihtiyacı vardır. Öğretmenler, tüm öğrencilerine mutlaka başarı duygusu tattırmalı. Onların yapamayacaklarından çok yapabileceklerine odaklanmalı. Yaptıklarına mutlaka olumlu geribildirimler vermeli. En küçük bir başarısını bile görmezden gelmemeli, hatta arkadaşlarının da görmesini sağlamalı.Espri algılama ve yapma yeteneği olmalıSınıf, yoğun ilişki ve iletişimlerden oluşan sosyal bir ortamdır. Bu ortamda bir yanıyla düzeni sağlamak, diğer yanıyla da iyi bir öğrenme ortamı sağlamak kolay değil. Öğretmenler çoğu zaman, bu iki sosyal dinamiğin arasında sıkışıp kalır. Gerçekten de oldukça ince bir sınır ve dengeyi korumak zorundadırlar. Bu zorluk, bazen öğretmenlerin otorite kaygısı taşımasına neden olmakta ve özellikle sınıf ortamındaki çok keyifli ve eğlenceli olabilecek esprili anlar kaçırılmaktadır. Öğretmenlerin espri algısının sınırları daraldıkça ilişkiler doğallığını ve insaniliğini de kaybeder. Mekanikleşmiş ilişkilerin ise kimseye bir yararı yoktur. Öğretmenler, yeri geldiğinde espri yapmaktan kaçınmamalı ya da öğrencinin yaptığı güzel bir espriyi kaçırmamalı. Gülümseyen öğretmen ve öğrencilerin olduğu ortamlarda gülümseyen ilişkiler yaşanacaktır. Hatta iyi bir espri anlayışına sahip öğretmenlerin sınıf içi otorite sorunları da daha az olur.İnsani değerleri yüksek olmalı- Öğretmenlerin en hassas olmaları gereken konulardan biri de insan ilişkilerine hakim değerlerle ilgili. Öğrenciler, öğretmenlerinin dürüst, açık, adil, saygılı ve eşitlikçi olduğunu hissetmeli. Bu nedenle, sınıfa giren bir eğitimcinin belki de ilk yapması gereken şeylerden biri hakim değerleri öğrencilerine en kısa sürede fark ettirmektir. Bunu yapmanın en iyi yolu da, sınıf içi uygulamalarını hangi ilke ve değere dayandırdığını öğrencilerine söylemek olabilir. Bu açıklamalar bazı öğrencilerin aklına yatmasa da, öğretmenin kendine göre belirli bir değerler ve ilkelerle hareket ettiğini anlaması ona duyduğu saygıyı da artırır.Espri algılama ve yapma yeteneği olmalıSınıf, yoğun ilişki ve iletişimlerden oluşan sosyal bir ortamdır. Bu ortamda bir yanıyla düzeni sağlamak, diğer yanıyla da iyi bir öğrenme ortamı sağlamak kolay değil. Öğretmenler çoğu zaman, bu iki sosyal dinamiğin arasında sıkışıp kalır. Gerçekten de oldukça ince bir sınır ve dengeyi korumak zorundadırlar. Bu zorluk, bazen öğretmenlerin otorite kaygısı taşımasına neden olmakta ve özellikle sınıf ortamındaki çok keyifli ve eğlenceli olabilecek esprili anlar kaçırılmaktadır. Öğretmenlerin espri algısının sınırları daraldıkça ilişkiler doğallığını ve insaniliğini de kaybeder. Mekanikleşmiş ilişkilerin ise kimseye bir yararı yoktur. Öğretmenler, yeri geldiğinde espri yapmaktan kaçınmamalı ya da öğrencinin yaptığı güzel bir espriyi kaçırmamalı. Gülümseyen öğretmen ve öğrencilerin olduğu ortamlarda gülümseyen ilişkiler yaşanacaktır. Hatta iyi bir espri anlayışına sahip öğretmenlerin sınıf içi otorite sorunları da daha az olur.Öfke kontrolü güçlü olmalıÖfke, doğal bir insan tepkisidir. Elbette, hayatımızda öfkelendiğimiz durumlar ve anlar olur. Ancak, bir insan, birçok kişinin öfkelenmeyeceği durumlara da öfkeleniyor ve bunu sık sık yaşıyorsa, bu bir sorundur. Öğretmenler, çocuklarla ve onların anne-babalarıyla ilişkilerini yönetmek durumunda. Bu süreçte, öfkelenmelerine neden olabilecek çok şey yaşayabilirler. Ancak, eğitimin profesyoneli olan öğretmenlerden beklenen, bu öfkelendirici durumlar karşısında serinkanlı davranmaktır. En zor anlarda bile sakin olmayı başarabilenler, emin olmalıdır ki, kısa süre içerisinde olup biteni kontrol altına alabilirler. Eğer bu konuda gerçekten zorluk yaşanıyorsa, bir uzman desteği de alınmalı.Pratik zekaya sahip olmalı- Sınıflar dinamik ortamlardır. Dolayısıyla, hem faaliyetlerde hem de ilişkilerde her an her şey olabilir. Öğretmenin bu tür durumlarda hızlı ve doğru çözümler üretebilmesi çok büyük bir güçtür. Böylece, riskli bir durum soruna dönüşmeden ortadan kalkar ya da en azından küçük bir sorun büyümemiş olur. Pratik zeka, anı yönetmede etkili güçtür.
Türkiye kitap okuma alışkanlığı konusunda dünyada 86’ıncı sırada. Günde 6 saat TV izleyip 3 saat internete giren Türk insanı kitap okumaya sadece 1 dakika ayırıyor. Peki anne babalar çocuklarına kitap okuma alışkanlığı kazandırmada nasıl örnek olmalı?Anne-babalardan ve öğretmenlerden en sık duyduğumuz şikayetlerden biri, çocukların kitap okumaması ile ilgili. Haklı da bir şikayet.Çocuklarımız gerçekten de kitap okumuyor, okumayı da pek sevmiyor. Peki yetişkinler okuyor mu? Hayır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK), Türk insanının kitap okuma alışkanlığı ile ilgili yaptığı araştırmaya göre ülkemizin kitap okuma alışkanlığında dünyada 86’ıncı olduğunu ortaya koyuyor. 26 ilde 6 bin 212 kişiyle yapılan araştırma sonuçlarına göre günde 6 saat televizyon izleyip, 3 saat internete giren Türk insanı, kitap okumaya sadece 1 dakika ayırıyor. Araştırmadan elde edilen bir diğer sonuç da, Avrupa’da yüzde 21 olan okuma oranının Türkiye’de sadece binde bir olduğu ve dünya ülkeleri sıralamasında listenin sonlarında yer aldığı şeklinde.Neresinden bakarsanız bakın can sıkıcı bir sonuç. Bir de “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?”, “Hayat kitaplardaki gibi değildir” gibi bir yanıyla doğru olsa bile diğer yanıyla oldukça yanlış olan kültürel virüsler, dolaylı olarak kitabı ya da kitabın temsil ettiği okul değerleri aşağılayınca, kitabın hayatımızdaki yeri iyice kayboluyor...‘Okuma zamanı’ diye tanımlama yapınKitap okuma alışkanlığını kazandırmak zorundayız. Ancak, kitap okuyan çocuklar ve kitap okuyan yetişkinlerin oluşturduğu bir toplumda geleceğe ümitle bakmak mümkündür. İşte birkaç öneri;- Anaokulundan başlayarak, evde kitap okuma zamanı diye bir tanımlama yaparak belirli bir süreyi tüm ailece kitap okumaya ayırmak gerekir. Çocuğun düzenli olarak bu sahneyi görmesi ve yaşaması oldukça etkili olacaktır.- Çocuklara “Kitap oku!” demekten daha çok, ilgi çekici konularda tartışma ortamı sunulmalı. Çocuğun ilgi alanına giren konularda şaşırtıcı bilgilerden söz ederek, okuma, araştırma isteği uyandırılmalı.- Okul ve ev arasında kitap okuma ile ilgili ortak bir tutum ve paylaşım zemini sağlanmalı. Böylece, aynı dili konuşan ev ve okul bu alışkanlığın kazandırılmasını kolaylaştırır. Bu konuda, iyi örneklerden biri olarak, Bilfen Yayıncılık’ın geliştirdiği “Evle Okul Bir Arada Projesi” gösterilebilir.- Kamu ve özel kurumların, yerel yönetimlerin kitap okuma ile ilgili kampanyalar düzenleyip, projeler geliştirmesi ve özendirici çalışmalar yapması son derece önemli. Ancak, bu çalışmalarda süreklilik sağlanmalı ve bu yolla toplumdaki ihtiyaç ve farkındalık artırılmalıdır.- Okullarda kitap okumayla ilgili yaratıcı etkinlikler yapılmalı. Bu etkinliklere öğrencilerin yanında öğretmenlerin ve velilerin de katılımı sağlanmalı.Bu ülke gelişecekse, kitap okuyan, gerçeği arayan, bilgi ile arası iyi, bilimsel düşünme becerileri gelişmiş, sanatsal duyarlılıkları yüksek bireylerle gelişecektir. Şimdi, şöyle bir çevrenize bakın bakalım bu insanlardan kaç tane var?Kitap okumazsak ne olur?- Kitap okumayan bireylerin zihinsel ve düşünme becerileri yeterince gelişemez. Oysa kitap okuyanların hafızasındaki birçok bilgi aktif hale gelir, bilgiler arası ilişkiler kurulur ve bu insanların zihinleri organize, mantıklı, tutarlı bir bilgi birikimine sahip olur.- Kitap okumayanların zihinde canlandırma becerileri ve hayalleri sınırlı olur. Bütün bilim adamlarının en önemli becerilerinden birinin zihinde canlandırma ve hayal kurma olduğu düşünüldüğünde, bu kaybın ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır.- Kitap okuma alışkanlığının olmadığı toplumlar ve kültürlerde yazma alışkanlığı da gelişemez. Bu da, kültür mirasının yazı yoluyla değil sözel yolla sonraki nesillere aktarılması demektir. Masallar, efsaneler ve rivayetlerle aktarılan kültürün her nesilde çok daha büyük bir erozyona uğraması kaçınılmazdır. Bilim sözlü kültürün egemen olduğu ortamlarda değil, yazılı kültürün egemen olduğu ortamlarda gelişir.- Kitap okuyanlardan oluşan bir toplumun entelektüel sermayesi de daha büyük olur. Entelektüel sermayesi büyük olan toplumlar, sorunlarını çatışma ile değil iletişimle çözerler.- Kitap okuyanların hayatı okuma becerileri de daha yüksektir. Üstelik, hayatı sadece sahnenin önündeki oyun olarak görmez. Görünen gerçeğin arkasındaki derin gerçekliği de daha iyi kavrar. Derin bir kavrayışa sahip olanların hayata karşı duruşları da aynı derinlikte olur.
İnsan, yaşadığı evrenin bir parçasıdır. Tüm hayatı boyunca evrenle alışveriş içindedir. Evrene bir şeyler verir; evrenden bir şeyler alır. Doğduğumuz andan itibaren başlayan bu alışveriş, bizi besler, büyütür, olgunlaştırır, çoğaltır ve zenginleştirir...Evrenle aramızdaki ilişkinin sağlıklı olması, çocuk yaşlarda başlar. Çocukların büyüme süreçlerinde içinde bulunduğu kültür; yetişkinler aracılığıyla onlara doğrudan ya da dolaylı birçok mesaj verir. Bir anne-babanın çocuğuyla yaptığı konuşma, sevgisini ifade ediş biçimi, ettiği nasihatler, gözü önünde sergilediği davranışlar, koyduğu kural ve sınırlamalar, evde, işyerinde, sokakta ortaya koyduğu tavırların tümü çocuğun bilinçaltına yerleşir. Bilinçaltına yerleşen bu geçmiş yaşantılar, çoğu zaman farkında olmadan hayatımızın her alanını etkileyen gizemli kodlar olur.Kültürümüzün çocuklara aktardığı doğru ve yanlış kokodlardan bazıları şunlar:- “Evrendeki en değerli varlık insandır.”- “Benim çocuğum olduğun için tüm çocuklardan daha değerlisin.”- “Senin değerin de sahip oldukların kadardır.”- “Güçlü ve başarılı isen değerlisin.”- “Gücün, parandan, unvanından, eğitiminden, sahip olduğun ideolojinden, etnik kökeninden, memleketinden, sülalenden gelir.”Anne-babalar, çoğu zaman bu tür mesajları doğrudan vermezler aslında. Ancak, konuşmalarının çeşitli yerlerinde seçtikleri sözcüklerde, kurdukları ilişki biçimlerinde, duygusal tepkilerinde, hareketlerinde, jest ve mimiklerinde, çocuğa verdikleri tepkilerde bu mesajları da aktarırlar. Ve çoğu zaman da bunun farkında bile değildirler.Bu mesajlar özü itibariyle çocuğa ne diyor?İç içe geçmiş bu kodlar, çocuk büyüdükçe doğrudan hatırlanmasa bile, bilinçaltına yerleşmiş virüsler olarak kalırlar. Bu mesajlar, insanı yücelteyim derken değersizleştiriyor aslında. Örneğin, insanın en değerli varlık olduğu mesajı, diğer varlıkların değersizliğini de çağrıştırır. Çocuğa, para, unvan, eğitim, köken, memleket gibi sahip olduklarına bağlı olarak değerli olduğu hissettirildiğinde, parası olmayanın, unvanı düşük olanın eğitimi az olanın, kökeni ve memleketi başka olanın değersiz olduğu duygusu beraberinde gelir. Sakıncaları neler?Toplumda üretilmiş her mesaj canlıdır ve kendi enerjisini yaratır. Dolayısıyla, çocuğa verilen mesajlar da, tüm toplum açısından olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurur. Örneğin;- Bir çocuk, sınavda başarılı olamazsa anne-babasının kendisini sevmeyeceğini hissedebilir. Anne-babası ona, çok sevdiklerini söylese bile, bilinç altındaki başarılı olmazsan sevilmezsin kodu ona hiç huzur vermez.- Kendi çocuğunun tüm çocuklardan daha değerli olduğunu zanneden bir ebeveyn, başka bir çocukla kavga ettiğinde kendi çocuğunun haksız olabileceğini aklına getirmez. Diğer çocuğa hesap sormaya bile kalkabilir.- Çocuğu üniversiteyi kazanamayan bir anne-baba, büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak içten içe çocuğunun kendisine ve ona verdiği emeğe haksızlık ettiğini hissedebilir.- Bilinçaltında kişisel değerini, para, unvan, eğitim, köken, memleket gibi bir kaynağa bağlayan insanlar, anlamsız bir şekilde memleketiyle gurur duyabilir, birlikte çalıştığı astına kaba davranabilir, kendinden daha az eğitimli olan birine aşağılayıcı şekilde tepki verebilir.
Bir çocuk dünyaya geldiği andan itibaren hayattaki ilk ve en önemli yol arkadaşı anne-babasıdır. Anne-baba, çocuğun hayata açılan penceresidir.Çocuk o pencereden bakarak hayatı öğrenmeye başlar. Risklere karşı güvenlik alanıdır aynı zamanda. Hayatı deneyimlerken, anne-babasının her zaman onu koruyacağını hisseder. Duygularının aynasıdır öte yandan. Sevincini, üzüntüsünü, korkusunu, neşesini paylaşır. Olumlu duygularını çoğaltırken, olumsuz duygularını azaltır.Bir çocuğu dünyaya getirip onun büyümesine şahitlik yapmak gerçekten de çok özel bir hissediştir. Bir çocukla çocuk olup kendini de yeniden büyütmektir anne-babalık. Onu düşünmekten kendini düşünemez hale gelmektir kimi zaman. Onun ihtiyaçları kendi ihtiyaçlarından daha önemli ve önceliklidir. Hayata bakışının kırılma noktasıdır adeta. Ondan önce ve ondan sonraki hayat bambaşkadır. Çocuktan önce mesleğiyle yaşayıp kendini avukat, doktor, öğretmen, memur olarak tanımlarken, çocuk olup da anne-baba olduktan sonra kendini tanımlaması değişmiştir. Artık, önce anne-baba, sonra avukat, önce anne-baba, sonra doktor oluverir insan.Çocuğuyla sağlıklı ilişki ve iletişim kuran anne-babaların yapacakları katkının büyüklüğü tartışılmaz. Ancak, bu ilişki her zaman da istenen düzeyde ve nitelikte olmaz. Elbette hiçbir anne-baba çocuğuna kötülük yapmayı aklından geçirmez. Ancak, çeşitli nedenlerle bazen istenmeyen sonuçlarla karşılaşıldığı da bir gerçektir. Hatta, bir çok anne-baba, çocuğuna iyilik yapma adına zarar bile verebilmektedir.Eğitimli anne-babalar da ayrı bir risk grubuRisk grubundaki anne-babalardan bazıları da eğitimli anne-babalardır. Kişilik yapılarındaki hassasiyet, bir yandan anne-baba olmanın, öte yandan da eğitimli birey olmanın hassasiyetiyle birleşince gerçekten oldukça zorlayıcı tablolar ortaya çıkabilir.Eğitimli anne-babalar “iyi çocuk” yetiştirme kaygısıyla, çocuğunun dünyasında bir çok şeyi doğru ve düzgün yapmaya çalışırlar. Buna bağlı olarak, çocuğun da doğru şeyler yapmasını beklerler. Eğer çocuk, beklentilerine uymayan bazı davranışlar yaparsa, ona karşı çok akıllıca görünen gerekçeler ve açıklamalar sunarlar. Bu açıklamalar karşısında çoğu zaman çocuğun verecek bir cevabı yoktur. Bir anlamda anne-babasının ortaya koyduğu mantıklı şeyler çocuğun yenilmesine neden olur.Buradaki kritik nokta şudur aslında: Eğitimli anne-babalar, zekice ve çok mantıklı görünen açıklamalarıyla kendi hırslarını, takıntılarını, abartılarını rahatlıkla kamufle etme becerisi gösterirler.Akıllıca kamufle edilmiş hırs, takıntı, abartı, çocuğun önündeki en büyük engel olur. Anne-babası karşısında yenilgiye uğrayan çocuk, kendi doğasına uygun bir yolda ilerlemek yerine, anne-babasının onun için belirlediği parlak geleceğe (!) doğru ilerlemek zorunda kalır.Anne-babalık elbette ki, çok değerli ve anlamlı bir hissediştir. Her anne-babanın da bunun tadını çıkarmaya hakkı vardır. Ancak, anne-babalık rollerini abartarak ilişkiyi çekilmez hale getirmenin de bir anlamı yok. O halde, gerektiği kadar koruyuculuk, müdahalecilik, kaygı anlaşılır bir şeydir ama fazlası değil.Risk grubunda mısınız?Çocuğuyla ilişkisinde sorunlar yaşama ve yaşatma riski yüksek anne-babalar şunlardır:- Sosyal, duygusal ve ekonomik olarak hazır olmadan bir çocuğu dünyaya getirenler.- Çocuk yetiştirme ile ilgili bilimsel kalitesi yüksek bilgiler yerine sadece geçmişten gelen geleneksel bilgilerle çocuk yetiştirmeye çalışanlar.- Kişilik yapısındaki zor yanlarla anne-babalığınyüksek duygusallığını birleştirenler.Kimler zor anne-babadır?- Mükemmeliyetçi ve hırslı: Mükemmelliyetçi ve hırslı anne-babalar, aşırı derecede başarıya odaklanırlar. Adeta başarıyı kutsarlar. Çocuklarından her şeyin en iyisini yapmalarını beklerler. Hatalara karşı toleransları düşüktür. Çocuğun aldığı sonuçlar beklentilerini karşılamazsa paniğe kapılır ve çözüm için hemen arayışa girerler. Bu çocukların hayatında ödev, çalışma hiç eksik olmaz.- Müdahaleci olanlar: İyi ebeveyn olmak isterler ve iyi ebeveyn olmayı, çocuğun her şeyine karışmak olarak anlarlar. Çocuklarına iki de bir doğru ve yanlışları gösterir ve olası hataları daha olmadan önlemeye çalışırlar. Sürekli “bilen insan” rolündedir. Yaşam tecrübelerini aktarırlar, bilgilerini aktarırlar, yanlış yapıldığında hemen uyarırlar. Böylece, çocuğu karar veremez hale getirir ve tüm hareket alanlarını bilerek ya da bilmeyerek kısıtlarlar.- Kaygılı ve bağımlı: Bu anne-babaların, çocukları çoğu zaman gerçekçi olmayan endişeler taşır. Ana fikirleri “Her an kötü bir şey olabilir.” üzerine kuruludur. Çocuklarını korumak adına onun birçok özgürlüğünü kısıtlayabilir, yanından uzun süre ayrılmasını istemeyebilirler.- Vurdumduymaz olanlar: Çocuklarıyla ilişki ve iletişimleri yeterince güçlü değildir. Çocuklarının ihtiyaçlarına karşı yeterince duyarlılık göstermezler. Özellikle sevgilerini belli etme konusunda yüzeyseldir. Mümkün olduğunca çocuğun kendisine engel oluşturmasından hoşlanmazlar. Çocuğu sorunlarıyla başbaşa bırakırlar.
İnsan verdiği kararların ürünü olan bir hayat yaşar. Mutluluklarımız da mutsuzluklarımız da bizim tercihimizdir bir anlamda... Diyebiliriz ki; kişiliğin, gelişmişliğinin en önemli göstergelerinden biri karar verme becerisi ve kalitesidir. O halde, bir çocuğa kazandırılacak en kritik becerilerden biri “karar verme” becerisidir.Küçük Merve, annesine bağırarak itiraz ediyordu. “Hayır anne! Ben bunu giymeyeceğim. Fırfırlı elbisemi giymek istiyorum.” Buna karşın, annesi, kendi seçtiği kıyafeti giymesi konusunda ısrar ediyordu: “Kızım, bu kıyafetin daha güzel. Hem fırfırlı kıyafetini daha yeni giymiştin, daha sonra yine giyersin.” Annesinin ısrarı karşısında Merve diretiyor ve ağlamaya başlıyordu.Bir çocuğa kazandırılacak en kritik becerilerden biri karar verme becerisidir. Bu beceri kazandırılırken,- “Çocuklar neye, ne zaman, nereye kadar karar verebilirler?”- “Bir çocuğun karar veremeyeceği alanlar var mıdır?”- “Çocuğun karar vermesi engellenirse neler olur?” gibi soruların cevabının aranması gerekir.Anne-babanın, bu sorulara vereceği cevaplar ve cevapları doğrultusunda çocuğun karar verme becerisinin gelişimine yapacağı katkılar, onun tüm yaşamını etkileyecektir.Araştırmalar, çocukların, anne-babalarının yaptıkları değer, inanç, görüş, bilgi aktarımlarına 13-14 yaşlarına kadar açık olduğu, daha sonraki yıllarda ise giderek kendi bildiklerine göre hareket etme ve yaşama eğiliminde olduklarını gösteriyor. O halde, her ailede anne-baba, kendi kültür değerlerini, inanç değerlerini, bilgi ve görüşlerini çocuklarına bu yaşa kadar aktarabilirler. Buna da hakları var. Ancak, ondan sonraki yıllarda, çocuklar, kendi kişisel yaşam yolculuğuna çıkacak ve yaşadıkları hayatın sorumluluklarını almaya başlayacaklardır.Karar verme becerilerini nasıl geliştirebilirsiniz!- Çocuğun yaşına ve durumuna uygun olmayan konularda karar vermesi beklenmemelidir. Örneğin, anne-baba arasındaki bir tartışmada haklı-haksızı belirlemesini isteme, anaokuluna gidecek bir çocuğun okulunu seçmesi, ev, araba vb. satın alma gibi konularda çocukların karara katılımına izin verilebilir ama son kararı verici olması abartılı bir durumdur.- Anne-baba, çocuğunun yaşına ve içinde bulunduğu duruma uygun konularda kendi kararlarını vermesine imkan sağlamalıdır. Çoğu zaman neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilseler de, bu doğru ve yanlışı bir an önce söyleyip çocuğu zahmetten kurtarmamalı, çocuğun bu tecrübeyi kazanmasına izin vermelidirler. Bazen bir doğruyu o an hemen birinin söylemesi yerine, bizim yaşayıp zaman içinde kavramamız çok daha etkilidir.- Bir konuda karar vermek gerekirse, çocuğa, “Sen ne düşünüyorsun?”, “Senin kararın ne?”, “Sen hangisini almak istersin?”, “Yapmak istediğin ne?”, “Sence bu sorun nasıl çözülebilir?” gibi sorular sorarak farkındalık kazandırılmalıdır. Çocuğun vereceği cevapları ve alacağı kararları ona bırakmak endoğrusudur.- Eğer verdiği karar, çocuk açısından büyük bir risk oluşturmuyorsa, hatalı karar verse de, engel olunmamalı. Böylece, verdiği kararın sonuçlarını görmesi ve daha sonraki karar verme durumlarında bu tecrübeden yararlanması sağlanmış olur.- Çocuk bir konuda karar verdikten sonra verdiği kararın gereğini yapıp yapmadığı, kararının arkasında durup durmadığı, kararını değiştirip değiştirmediği takip edilebilir, ihtiyaç duyduğu yerde duygusal destek verilebilir.- Çocuğun her karar verme sürecine karışılmamalı ve çocuğun arkadaşlarıyla ve hayatıyla kurduğu ilişkilerin doğallığı ortadan kaldırılmamalı. Sonuçta, her karar vermenin gündem haline gelmesine de gerek yok.Çocukların sağlıklı birer karar verici olarak yetişmesi, bir ülkenin geleceği açısından çok önemlidir. Sağlıklı kararlar vererek kendi geleceğini doğru dürüst oluşturamayan bireylerin bir ülkenin geleceğini oluşturması ne kadar beklenebilir ki?Ne zaman kazandırılmalı 2 yaşlarından itibaren “Ben” ve “Hayır” sözcüklerini sıkça kullanmaya başlayan çocuklar, hayatın içinde karar verici olarak davranmaya başlarlar. 2 yaşlarından itibaren başlayan karar verme davranışı, ergenliğin sonuna kadar birçok kritik aşamadan geçer. Çocuğun karar verme becerisini kazandırmak için okul öncesi dönemden başlamak ve çocuğun kendi gerçekliğine uygun konularda karar vermesine izin vermek gerekir.
Okullar birer öğrenme merkezi olmaktan çıkarılmalı, öğrenmeyi, araştırmayı, sorgulamayı düşünmeyi öğreten yerler olmalı. Temel becerileri kazandırdıktan sonra, çocukların bireyse yeteneklerinin önünü açmalı. Davranış değiştirme olarak tanımlanan eğitim, her ülkede doğrudan ya da dolaylı olarak devletin kontrolünde gerçekleşir. Devlet de, eğitim aracılığıyla, toplum bireylerinin yetişmesini sağlarken, sosyal, ekonomik, ideolojik ve psikolojik boyutları olan bir dizi amacı gerçekleştirmeye çalışır. Bu amaçları gerçekleştirecek ortamın adı da okuldur. 17-18. yüzyıllarda ortaya çıkan modern okul, özü itibariyle tanımlanmış, çerçevesi çizilmiş bir insan tipini yetiştirmeye odaklıdır. Bir anlamda sistem, en başından sonuna kadar insana format atar. Bu da bir noktaya kadar anlaşılır bir şeydir aslında. Çünkü, her sistem, doğal olarak kendini besleyecek ve var edecek bireyleri yetiştirmek ister. Ancak, unutmamak gerekir ki, insanlar sistem için değil, sistemler insan içindir. Eğer bir sistem, insanı değil de kendini odak noktasına koyuyorsa, elbette ki bir çok sorun ve çatışmanın yaşanılması kaçınılmaz hale gelir.Bugün ülkemizde de, eğitim sistemimizin ne kadar insan odaklı olduğu tartışmaya açıktır. Nitekim, okullar bu kaygıyı haklı çıkaracak birçok delile sahiptir. İnsan doğasına uyumlu bir eğitim ve okul nasıl olmalı?Birçok okulun fiziksel yapısı kışla gibi... Soğuk, gri, karanlık ve sevimsiz taş yığını binalar... Önce yapılan bina ile hiçbir uyumu olmayan sevimsiz ek binalar... Yeşilin, toprağın olmadığı çorak araziye benzeyen bahçeler, kalabalık ve kötü görünümlü sınıflar... Hareket etme imkanı vermeyen sıralar... Kıpırdamadan, konuşmadan dinlenilmesi gereken sıkıcı dersler... Beş dakikalık uydurma teneffüsler... Ve daha bir çoğu...Mekanların insan üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, okulların bir çocuğun doğasına hiç de uygun olmadığı ortada... Eğitim bilinci düşük bazı anne-babaların da çocuklarını, adeta kurtulmak için okula gönderdikleri de düşünülürse bu daha da belirgin hale gelir.Bilimsel gelişmeler ışığında, insanla ilgili temel bazı gerçekleri ve buna bağlı olarak eğitim süreçlerinde yapılması gerekenleri birkaç başlıkta toplayabiliriz:MOTİVASYON VE DAVRANIŞI ETKİLİYORMekanların büyüklüğü, rengi, estetiği, donanımı gibi pek çok özellik, insanların duygu durumlarını, motivasyonlarını ve davranışlarını belirgin düzeyde etkiliyor. Bugün, birçok ebeveyn çocuklarını özellikle de özel okullara yazdıracakları zaman ilk olarak okulun fiziksel görüntüsüne ve kalitesine bakıyor. Okullar, çocuklar için bir depolama alanı olmaktan çıkarılmalı; öğretmenlere yüklenen güvenlik elemanı rolü de son bulmalı. Bu mekanlar, tüm paydaşların bir çok şeyi birlikte paylaştığı bir yaşam alanı olmalı.Çocukların günde 6 saat hareket etmeye ihtiyacı varİnsan hareket etmeye programlıdır. 6-7 yaşlarındaki bir çocuğun günde yaklaşık olarak 6 saat hareket etmeye ihtiyacı var. Yani, bir çocuğun hareket etmesi değil, hareket etmemesi bir sorun. Oysa eğitim sistemimiz çocuğun hareketliliğini doğal bir durum olarak değil, daha çok sorun olarak algılıyor ve engellemeye çalışıyor. Okulların, sınıfların ve eğitim programlarının, hareket odaklı bir eğitim anlayışıyla yeniden düzenlenmesi gerekiyor.Beyin, yetenekli olduğu alanda çok daha güçlü ve etkili şekilde öğrenebiliyor. Buna bağlı olarak, eğitim kurumları, temel becerileri kazandırdıktan sonra, bireysel yetenek alanlarını tespit edip bu alanlarda çocukların önünü açmalı. Sınav eksenli olmaktan çıkıp yetenek eksenli olmalı .Okullar bir öğrenme merkezi olmaktan çıkarılmalı. Öğrenmeyi, araştırmayı, sorgulamayı, düşünmeyi öğreten yerler olmalı. Bir başka ifadeyle, “Neyi öğrenmeliyim?” sorusunun değil, “Nasıl öğrenmeliyim?” sorusunun cevabını veren yerler olmalı.Bilgi ve öğrenme, okullara hapsedilecek bir süreç değil. Hayatı öğrenebilmek, ona dokunabilmekten geçer. O halde, çocukların okulun dışındaki gerçek hayatla temasını sağlayacak düzenlemeler yapılması son derece önemli. Bu da iki şekilde olabilir. Ya okullar gerçek hayata uygun olarak düzenlenmeli ya da çocuklar okul dışındaki gerçek hayatla ilişki halinde olmalı. Doğayla, işyerleriyle, kurum ve kuruluşlarla, toplumla, üniversitelerle iç içe geçmiş bir eğitim anlayışı benimsenmeli. Bunun bugün itibariyle gerçekleşebilirliği de büyük ölçüde yöneticilerin elindedir.
ÇOCUK yetiştirmek bir yanıyla heyecan verici, diğer yanıyla oldukça zor bir süreç. Elbette ki anne-babalar, çocukları için her şeyin en iyisini ister. Çoğu zaman da bu konuda ellerinden gelenin fazlasını yaparlar. Onların tüm ihtiyaçlarını en güzel şekilde giderirler. İyi okullara, kurslara, dersanelere gönderirler, en kaliteli yiyecek ve giyecek imkanları sunarlar, isteklerine karşı duyarlılık gösterirler... Ancak, tüm iyi niyetli çabalarına karşın, bu, onların herşeyi doğru yaptığını göstermez. Kimi zaman ortaya konan iyi niyetli çabalar, çocukların geleceği için en riskli yatırımlara bile dönüşebilir. Şüphesiz ki, mükemmel anne-baba olmak gereksiz ve hatta tercih de edilmez. Bir anne-babanın çocuğuna yapacağı en büyük iyiliklerden biri, onun doğasına uygun kişilik gelişiminin önündeki engelleri ortadan kaldırmak. Kişilikli çocuklar yetiştirmek, gelecekteki başarının da anahtarıdır. Araştırmalar, çocuğun hayattaki başarısında, akademik başarıdan daha çok kişilik özelliklerinin belirleyici olduğunu gösteriyor.Dikkat edilmesi gerekenler-Çocuk yetiştirirken ve eğitirken, onun doğasını inkar eden yaklaşımlardan uzak durulmalı. Annebabalar ve bazı eğitimciler, çocuğun doğasındaki temel yapıları değiştirme çabası içine giriyor. Bu tür bir yaklaşım, doğru değildir. Kaldı ki, çocuğun doğasıyla mücadele ederek sonuç almak mümkün de değildir. Her çocuk, doğasının götürdüğü yere gitme eğilimindedir. Eğer bir çocuğun doğasında duygusallık belirginse, onunu bu özelliği değiştirilmesi gereken değil, saygı duyulması gereken bir durumdur.-Kişilik gelişimi, sadece okul ve ders konusu gibi algılanmamalı. Kişilik, bir anlamda bizim yaşam biçimimizdir. Bu nedenle, okulun duvarları içine hapsedilmiş bir kişilik gelişiminden söz edilemez. Ev, sokak, oyun parkı vb. tüm yaşam alanları, etkileşim alanlarıdır ve kişilik gelişiminde büyük katkıları vardır. O halde, çocuklar bu tür ortamlarda bulunmasına ve o ortamlardaki faaliyetlere aktif olarak katılmalı.-Zengin sosyal ilişki ortamlarında bulunmasına izin verilmeli. Bir çocuğa yapılacak en büyük kötülüklerden birisi, onu aşırı hijyenik sosyal ortamlarda büyütmektir. Her şeyin çocuğa göre düzenlendiği, çok fazla kolaylaştırıldığı sosyal ortamlar, büyüyüp olgunlaşmaya izin vermez. Böyle yetişen çocuklar için hayat hiç de kolay olmayacaktır. Her çocuk, b üyüme sürecinde, yaşıtlarıyla ve benzerleriyle olduğu kadar, farklı kişilerle de etkileşim halinde olmalı. Farklı sosyo-kültürel ortamlardaki insanlarla, engellilerle, hareketli çocuklarla, isteklerini yapmayan arkadaşlarla, kendinden daha çok ve az başarılı olanlarla vb. birlikte aynı ortamları paylaşmalı ve bu etkileşimlerden kendilerini geliştirecek birikimler sağlamalıdırlar.- Kural ve sınırlar konulmalı. Kişilik yapısı, kurallar ve sınırlar içerisinde şekillenir. Akla ve gelişime uygun sınırlamalar, çocuğun gelişiminde son derece önemlidir. Bir çocukta sınır algısı oluşmazsa, karşısındakine saygı duyması da söz konusu olamaz. O nedenle, ev ortamında çocuğun uyacağı makul ve gerçekçi kuralların konmasına özen gösterilmeli. Ancak, mümkün olduğunca az kural konması gerektiği de unutulmamalı.-Kurdukları ilişkilere mümkün olduğunca müdahale edilmemeli. Çocuğa, kural ve sınırlar koymak ne kadar doğru ise, iki de bir yapılan bazı müdahaleler de bir o kadar gereksiz ve yanlıştır. Örneğin, çocuk, bir arkadaşıyla konuşurken, oynarken, elindeki bir şeyi paylaşırken yapılan yetişkin müdahaleleri, o sosyal etkileşimin doğal enerjisini ve akıcılığını engelleyerek öğrenme kalitesini bozacaktır. Bir çocuk, arkadaşıyla sorun yaşadığında bile çoğu zaman müdahale edilmesi yerine izlenmesi yeterlidir.Genetik mi çevre mi etkili?Kişilik, genetik ve çevrenin ortak ürünüdür. Genetik ve çevre etkileşimi ile ilgili verilen çeşitli yüzdeler olmakla birlikte bu oranların gerçekçi olduğu söylenemez. Çünkü, her özellikte genetik- çevre etkileşiminin oranları farklıdır. Annebabalar ve eğitimciler, çevresel etkiler çerçevesinde, bu gelişime oldukça büyük katkılarda bulunuyor. Önemli olan, bu katkının farkında olarak, neyin, ne zaman ve nasıl yapılacağı ile ilgili farkındalık kazanmaktır.ÖĞRENME SÜRECIÇocuğa gereksiz yere müdahale etmek öğrenme sürecini ve kalitesini bozar.