Dünyanın en lüks otelinde bir Türk

Haberin Devamı

Fransa Türk Mevsimi’nin kapanış kokteyli Paris’in, daha doğrusu dünyanın en ünlü otellerinden Ritz’de yapıldı. Organizasyonun gastronomi sorumlusu Osman Serim ve Sevim Gökyıldız lezzetlerimizi bu görkemli otelin salonlarına taşıdılar. Seçkin davetliler Paris’in kalbindeki kokteylde ellerindeki Türk şaraplarını, Doluca Kav Tuğra’nın Kalecik Karası ile Öküzgözü’nü yudumladılar. Kurukahveci Mehmet Efendi’nin kahvesinin kokusu salonun bir köşesinde kendisini hemen hissettiriyordu. Nar Gourmet ise davetliler için Anadolu lezzetlerinden küçük hediyeler hazırlamıştı. Ama o akşam Ritz’in salonlarındaki tek Türkler biz, şarabımız ve kahvemiz değildi, çünkü dünyanın en lüks otelleri listesinin en tepelerinde oturan Paris Ritz otelinin müdürü de bir Türk.

Ömer Acar daha 39 yaşında... Beş yıldır müşterileri arasında krallardan devlet başkanlarına, en pahalı ürünlere alışık işadamlarından Hollywood’un en ünlü aktörlerine kadar olabilecek en kaprisli kişilerin bulunduğu bu efsanevi otelin müdürü Ömer Bey kokteylin bitimine doğru “Gelin size mutfakları gezdireyim” dedi. Yaşamış en büyük şef kabul edilen August Escoffier’in bir yüzyıl önce çalıştığı mutfağı gezmek bir rüya gibiydi. Sonra otelin ünlü Hemingway barına geçtik. Otelin uzun koridorlarını kat ederken yolda L’Espadon Restoran’a bir göz attık. Ömer Bey’in elinde beliren bir şişe konyak bütün dikkatimizi topladı. Ritz’in kendi özel konyağı, şişenin üzerindeki yıl 1834... Yutkunduk, kadehinin bin 250 avroya satıldığını duyunca bir daha yutkunup kendimizi Hemingway Bar’a attık.

HemIngway’İn İçtİĞİ İçkİler ve hİkayelerİ

Üstadın hayatını inceleyecek olursanız, neredeyse dünyada uğramadığı bar, içmediği içki kalmadığını düşünürsünüz. Singapur’daki kolonyal dönemden kalma Raffles Oteli’nin Long Bar’ı, Kenya’nın başkenti Nairobi’deki gene aynı dönemden kalma Norfolk Oteli’nin barı, Venedik’teki efsanevi Harry’s Bar, hepsi Ernest Hemingway’in susuzluğunu gidermek için tercih edip müdavimi olduğu mekanlar... Havana’dayken ise tek bir barı tercih etmeyip, içeceği içkiye göre, Mojito içeceği zaman Bodeguita’nın, Daiquiri içeceği zaman ise El Floridita’nın kapısından içeriye girip kendisini rom dünyasının kollarına bırakmış.

Bu barların hangisine giderseniz gidin, Hemingway ile ilgili hikayeler dinleyebilir, oturduğu köşeyi görebilir, içtiği içkileri içebilirsiniz. Ritz’deki barın Hemingway açısından en hoş hikayesi ise üstadın İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Paris’in Alman işgalinden kurtuluşu sırasında orada olmuş olması. Hatta iddialara göre ünlü yazar Ritz oteline ilk giren askerlerin arasındaymış ve muhtemelen “oteli kurtardıktan sonra” bara oturup bir daha da oradan kalkmamış. Bu hikayeye uygun olarak Ritz’deki Hemingway Bar’da, Hemingway’in daktilosunu görebileceğiniz gibi barın arkasında oteli kurtarırken kullandığı piyade tüfeğini de görebilirsiniz.

James Bond tarzI martİnİnİn eŞsİz tadI

Neyse, bu kadar tarih yeter. Ne içtiğimize gelince, Ömer Acar büyük bir keyifle barın arkasına geçmişti, biz de kokteylden dolayı koyu renk takım elbiselerimizi giymiştik. Mehmet Yaşin’e baktım, keşke smokin giymiş olsaydık, tam Bond gibi olurduk diye düşündüm. Bazı barlarda ne içeceğinize siz karar vermezsiniz, bar size ne içeceğinizi söyler. Hemingway Bar da dekoru, atmosferi ve bütün sihriyle kulaklarımıza “Dry Martini” diye fısıldıyordu. Ömer Bey kafamdan geçenleri okumuş olmalıydı ki, bize Ian Fleming’in yarattığı ajanına öğrettiği gibi birer (sonra galiba ikişer daha) Martini hazırladı. James Bond’un Martini’si normal bir vermut ile değil, Kina Lillet ile yapılır ve Bond’un barmeni hep “Shaken, not stirred” diye uyardığı için buz gibi oluncaya kadar bir shaker’de çalkalanıp içinde ince bir limon dilimi olan kadehe konur. Ömer Acar da aynen öyle yaptı ve Ritz’deki Hemingway barda içtiğim Martini, bulunduğum yerin etkisinden de olabilir, içtiğim en iyi Martini idi.

Sonra bir barda olması gerektiği gibi laf lafı açtı. Ömer Bey Dustin Hoffman’ın bir gece nasıl sadece canı çektiği için saatlerce hikayeler anlatıp, hikayeler okuyup bardaki şanslı müşterileri mest ettiğini anlattı. İçinde 19’uncu yüzyıldan kalma konyakların bulunduğu dünyanın en pahalı kokteyli olan Ritz Side Car’ın bin 250 avroya satıldığını anlattı.

Şişelere baktık, kadehleri kokladık, sonra Ömer Bey’e misafirperverliği ve bizi Ritz’de bir Türk müdür ile karşılaştırdığı için teşekkür edip kendimizi Paris’in serin sokaklarına attık. Az sonra Paris’teki en sevdiğim brasserie Le Grand Colbert’te oturuyorduk. Bu kez kadehlerimizde Fransız şarabı vardı, ama masamızdaki Sibel Kutman’ın gözlerinde hâlâ Ritz’deki kokteylde yudumladığımız Doluca Kav Tuğra’lar ışıldıyordu.

DİĞER YENİ YAZILAR