SORU: Biz çeşitli hayvan derileri (koyun, keçi ve dana) işleyen ve bunlardan halı üreten bir kuruluşuz. Ürünlerimizi Bahreyn’e pazarlamak için oradaki bir Türk yetkiliden yardım istedik. Ondan bize gelen yanıt şu oldu: “Hayvan derileri üzerinde namaz kılmak caiz olmadığı için ürünlerinizi buralarda satmak mümkün değildir.” Bu düşünce muhtemelen müşterilere aitti. Gerçekten deri seccade üzerinde namaz kılınmaz mı? (Meşinciler) CEVAP: Tabaklanmış hayvan derisi üzerinde namaz kılınır. Esasen hayvan derisi temizdir fakat deri tabaklanmazsa kokar, pis olur. Yani tabaklanmış deri temizdir, onun üzerine secde yapılır. Eskiden özellikle kurban derileri tabaklanıp namaz seccadesi yapılırdı. Yalnız domuz derisi tabak yapılsa da pistir, onun üzerine secde yapılmaz. Çünkü Kur’ân, domuzun rics (pis) olduğunu vurgulamıştır (Maide Suresi: 3). Bahreyn’de deri üzerinde namaz kılınmaz diyen alıcılar Şii mezhebinden olabilir. Onlara göre sadece toprak ve topraktan biten maddeler üzerine secde edilebilir. Onun için onlar, yanlarında topraktan yapılıp pişirilmiş, cepte taşınan, “türbe” dedikleri yuvarlak bir madde üzerine secde eder, alınlarını onun üstüne veya bir yaprak, hasır üstüne koyarlar. Doğrudan halı üzerine koymazlar. Bahreyn’de Şiiler çoktur. Hayvan derisinden elbise yapmak, bunlardan para kazanmak da pek hoş bir şey değildir. Çünkü o elbiseleri yapmak için ne kadar hayvan kesiliyor. Bir kürk için kaç sansar, kaç tilki öldürülüyor? Onların da bizim gibi yaşama hakları yok mu? Zorunlu ihtiyaç için hayvan kesilebilir. Ama elbise yapacak bu kadar malzeme varken niçin hayvan derisi? Bu elbiseleri gösteriş için giyiyorlar. Ben o hayvanların, mahşerde haklarını isteyecekleri kanaatindeyim. Bu benim düşüncemdir. *** Namazda sesli okuma SORU: Sesli okuduğum zamanlar namaza daha iyi konsantre olduğumu fark ediyorum. Bunun bir sakıncası var mı?CEVAP: Eğer sesli okumak sizin konsantrasyonunuza yardımcı oluyorsa öyle yapmaya devam edin. Ancak öğleyle ikindi namazlarında kendiniz işiteceğiniz bir sesle okumanız akşam, yatsı ve sabah namazlarını da camide imamın okuduğu gibi yüksek sesle okumanız daha uygundur.
SORU: 1- Öğle namazlarımı ikindiyle cem ederek çalıştığım işyerinde kılıyorum. Akşam ve yatsıyı da bazen hiçbir sebep yokken cem ediyorum. Bu yaptığım doğru mu? 2- Birçok yazınızda kadınlarda âdet görmenin ibadete engel olmadığını belirtmiştiniz. Özel günlerde namaz kılmam şart mı? 3- Abdestte ayakları mesh etmek farz mı?CEVAP: 1- Zorunlu hallerde ve yolculuklarda öğleyle ikindi ve akşamla yatsı cem edilebilir. Peygamberimiz bazen zorunlu bir sebep yokken normal durumlarda da iki namazı cem etmiştir. Bu nedenle Caferiler hep cem ederek kılarlar. Ama normal durumlarda ayrı ayrı kılmak daha efdaldir. Siz namaz kılın da, cem ederek kılın. 2- Kadınlarda âdetin ibadete engel olmadığını birkaç kez açıklamıştım. Siz orucunuzu tutmuşsunuz. Namazınızı niye kılmadınız? Özel gündeki durum özürdür. Özürlü kimse bir vakit için abdest alır ve o vakit çıkıncaya dek abdestli sayılır. Vakit çıkınca yeniden abdest alır. Kendinizi kirli hissetmeniz hayaldir, önyargıdır. Önemli olan Allah’a gönül bağlılığıdır. İnsan cünüp de olsa ve yıkanma imkânı bulamazsa teyemmüm edip namazını kılar. Cünüp namaz kılıyor da âdetli mi kılamıyor? 3- Esas olan çıplak ayağa mesh etmektir. Ama ayakta çorap gibi bir giysi varsa onun üzerine de mesh edilebilir. Çorabın türü önemli değildir. Tül olsun, kalın olsun fark etmez. Bunların abdestli olarak giyilmiş olması da gerekmez. Ayağı çıplak olan ayağına, çoraplı olan çorabı üzerine, kaloş, fotin gibi bir ayakkabıyla olan da ayakkabı üzerine mesh edebilir.*****Malınız bereketlenir OKURUM S.G., bankada bir miktar birikimi olduğunu, bununla evinin ihtiyaçlarını karşıladığını belirtiyor. İhtiyaçtan fazlasıyla çocuklarını evlendirmeyi düşündüğünü, bu nedenle zekât veremediğini söylüyor ve kendisine yardımcı olmamı istiyor. Cevabım şudur: Zorunlu ihtiyaçlarınızdan fazla paranız varsa ve bunun üzerinden bir yıl geçmişse onun zekâtını vermek gerekir. Ev, ev eşyası, binek arabası ve benzeri şeyler hep zorunlu ihtiyaçlardan sayılır. Zekât vermek görünürde malı eksiltse bile gerçekte manen bereketlendirir. O mal tertemiz olur, içiniz de rahat eder. Paranız bankada duruyorsa ihtiyacınızdan fazla demektir. Yüzde 2.5 oranında zekâtını vermek dinin emridir.
SORU: Kurân-ı Kerîm’e göre kadının şahitliğinin sadece mali konularda geçerli olduğu doğru mu? (Esra Özgenç)CEVAP: Allah katında erkekle kadın arasında fark yoktur. Ancak o dönemde kadınlar ekonomiyle ilgili değillerdi. Alışveriş, ticari işlemler, borç alıp verme gibi hususlar tamamen erkeklerin tekelindeydi. Bu konuda deneyimli olanlar erkeklerdi. Borç hukukunun garanti altına alınması için iki erkek bulunamadığı takdirde bir erkek ve iki kadın şahidin olması emredilmektedir. Bu emir tavsiye niteliğindedir. Çünkü borcu yazdırmak da aslında yükümlülük değil tavsiye mahiyetindedir. Verdiği borcu yazdırmamak günah değildir ama sonucunda inkâr veya ziyan olursa zararı sahibi çeker. Bu konuda “Kur’ân Ansiklopedisi” adlı eserimde yazdıklarımı kısmen aktarıyorum: Bakara 92/282’nci ayette borcun yazdırılması ve yazımda gerek borçlunun, gerek borç verenin güvendiği iki erkek, bu olmadığı takdirde bir erkek, iki kadın şahit bulundurulması emredilmektedir. Bunun sebebi de “Ta ki kadınlardan biri şaşırırsa diğeri ona hatırlatsın” şeklinde açıklanmaktadır. Yaratılış itibarıyla kadın, erkekten daha hassastır. Kur’ân, borcu garanti altına almak için borç tanıklığında, iki kadını bir erkeğe denk tutmuştur. Halkın hukukunu korumakAyette borç konusunda neden iki kadının bir erkeğe denk tutulduğu açıklanmaktadır. Bunun sebebi de kadının şaşırması veya tefsirlere göre unutmasıdır. Gerçi ayette “unutma” yok, “şaşırma” tabiri vardır. En-tadılle kelimesinin şaşırmayla tercüme edilmesi, aslına daha uygun olur. Çünkü kadın, unutmaktan ziyade heyecan yüzünden şaşırabilir veya erkeğe nispetle daha hassas olduğu için çabuk etkilenebilir. İşte böyle bir durumda tanık bir kadın olursa, borcun tanıklığı tehlikeye düşebilir, hukuk zayi olabilir. Halkın hukukunu korumak ve garanti altına almak için borç, ticaret gibi daha çok erkeklere özgü işlerde bir erkek yerine iki kadının tanıklık etmesi emredilmektedir. Ayrıca bir erkeğe karşılık iki kadının şahitliği, diğer konularda değil sadece borç konusundadır. Mali olmayan diğer konularda kadın erkek şahitlikte denktir. Hatta doğum, süt emzirme gibi hususlarda tek kadının şahitliği bile yeterlidir. İbn Kayyim el-Cevziyye, kadının şahitliği sorununu etraflı olarak incelemiş, Kur’ân ve hadisin metinlerine göre kadının da her hususta tanıklık edebileceği sonucuna varmıştır.
SORU: 1- Cami hocamız, doğan çocuğun kulağına ezan okunmasının sünnet olduğunu söyledi. Doğru mu? 2- Hocalar “sabah namazından sonra öğlen namazına kadar ve ikindi namazından sonra da akşam namazına kadar namaz kılınmaz” diyor. Neden “her vakitte nafile kılınır” deniliyor? 3- Kadın erkeğin harem selamlık oturmasının sünnet olduğu söyleniyor. Bu konuda hadis var mı? Yoksa bu bizim geleneğimiz mi? 4- Sizin kitaplarınız çoğunu okudum. Başka bilim adamlarının kitaplarını da almak istiyorum. Tavsiye edeceğiniz eserler var mı?CEVAP: 1- Peygamberimiz döneminde doğan çocuğun kulağına ezan okunduğunu bilmiyorum. Ezan, namaza çağrı için meşrudur, çocuğun kulağına okunmak için değil. Ama bu, bizim güzel bir geleneğimizdir.2- Hangi hoca sabah namazından sonra öğle namazına kadar nafile kılınmaz diyorsa yanlış söylüyor. Kuşluk namazı kılmak en kuvvetli sünnetttir. Namaz kılınmayan üç vakit: Tam güneş doğarken, gün zevalde yani tam ufkun ortasına geldiği zaman, ikindinin farzından sonra. Bu zamanlarda nafile kılınmaz ama farz kılınır. Sabahleyin güneş doğmadan başlayan sabah namazı gün doğarken tamamlanır. Günün zeval vakti de sadece 5 dakikalık bir zamandır. İkindinin farzı kılındıktan sonra artık gün batıncaya kadar nafile kılınması mekruh sayılır. Ama farzlar veya kaza kılınabilir. Bana göre namaz kılmak için kerahet vakti diye bir şey yoktur. Çünkü namaz Allah’ı anmaktır. Allah’ı anmanın kerahet vakti olabilir mi? Bu, fıkıhçıların tutarsız akıl yürütmelerinden ibarettir. 3- Kadın erkeğin ayrı oturmaları çok eskilere dayanan bir gelenektir. Bunun sünnetle ilgisi yoktur. Sünnet dini mahiyette olan ibadet türü şeylerdir. Kadınlar Peygamberimizin savaşlarına katılmışlar ve bizzat savaşa iştirak etmişlerdir. Uhud Savaşı’nda yaralanmış olan Peygamberi bir kadın savunmuştur. Ayrıca cuma ve bayram namazlarına, diğer namazlara kadınlar da katılırlardı. Kulaktan dolma sözlere fazla değer vermeyin. 4- Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu’nun Müslüman’ın Kültürü adlı eserini okumanızı tavsiye ederim.
DÜNDEN DEVAMEğer Adem ilk insan ise yazıyı nereden biliyor? Bilimsel araştırmalara göre yazının icadı, insanın yaratılışından binlerce yıl sonradır. Henüz yazının icat edilmediği dönemdeki ilk insan, olmayan yazıyı nasıl bilir? Cennet gibi mana âleminde maddi yazıya, kaleme, mürekkebe ne gerek var? Orada saf düşünce vardır. Oradaki iletişim düşünce akımından ibarettir. Onun mahiyetini bilmek mümkün değildir. Ama halk duyduğuna inanır. Zaten halk inceden inceye düşünse böyle tutarsız hikâyeler anlatılmaz. Onun için her zaman diyorum ki: Din Kur’ân’dır ve Kur’ân düşüncesine ters düşmeyen, onun açıklaması niteliğindeki sağlam Peygamber sözüdür, böyle mantıksız rivayetler değil. Bana göre Kur’ân temel yasa, hadisler yönetmelik durumundadır. Yönetmelikler yasalara aykırı olamaz. Aykırılık durumunda yasa değil, yönetmelik düzeltilir. Uydurmalardan örneklerKonuyu tatlıya bağlamak için gülünç uydurmalardan bir iki örnek vereyim: “Güya Peygamber demiş ki: ‘Cennete gittim. Orada bir kurt gördüm. ‘Cennette kurt ha’ dedim. Kurt dedi ki: Ben bir polis oğlunu yedim (Onun için cennetle ödüllendirildim).” Demek ki zamanında polise olan kinini belirtmek için biri böyle bir söz uydurdu. Öşürcülerden yani modern tabirle vergi memurlarından da canı yanan biri, Süheyl adlı bir öşürcü için şu sözü hadis şekline getirmiş: “Süheyl, Yemen’de aşşar (vergi memuru) idi. Allah onun kılığını ateş kozu haline getirdi. İşte gökte gördüğünüz şihablar (gök taşları) onlardır.” Başka bir hadiste şöyle deniyor: “Uluslar içinde Firavunlar on ikidir. Bunların yedisi benim ümmetim içindedir.” Bunlar, binlerce uydurma hadislerden örneklerdir. (Bkz. Fevaid: 212-213) Bunların hepsi uydurulmuş, Peygamberimize iftira edilmiş sözlerdir. Hadis uzmanları bu tür mantıksız sözlerin uydurma olduğunu saptamışlardır ama onların değerlendirmesinden haberi olan kim?
DÜNDEN DEVAMTirmizi’deki garip bir rivayette İstanbul’un kıyamet kopacağı anda ve Deccal çıktığı zaman fethedileceği oysa aynı rivayetin devamında İstanbul’un Hz. Peygamber’in bazı sahabileri zamanında fethedilmiş olduğu söylenmektedir (el-Cami: 4/510, h. No. 2239). Doğrusu bu hadis hakkında kesin bir şey söyleyemem. Elbette Peygamberimizin mucize olarak gelecekle ilgili bazı haberleri vardır ama bunların içine çok uydurmalar katılmıştır. Bir uzmanın dediği gibi hadis, kaynağından bir karış çıkar ama bize gelinceye kadar bir kulaç olur. Öyle uydurmalar vardır ki, gerçeklerden daha çok halk gönlünde yer etmiştir. Onlara dokunmak kolay değildir. Onlardan biri de “Sen olmasaydın ben felekleri yani evreni yaratmazdım” şeklindeki rivayettir. Bu da halkın gönlünde öyle yerleşmiştir ki konuyu bilen vaizler de bilim adamları da sözlerine revaç bulmak için bunu kullanırlar. Vaizin anlattığı hikâyeSagani, bu hadisin uydurma olduğunu söyler. Ama Acluni, kelime olarak uydurma olsa da mana itibariyle doğru olduğu kanaatindedir (keşfu’l-Hafa: 2/164). Sufiler nezdinde ise bu hadis tasavvuf felsefesinin temel taşıdır. Bundan dolayı Bursalı İsmail Hakkı, bu hadisi uydurma sayanlara şiddetle çatar. Cuma namazı münasebetiyle gittiğim bir camide okunan hutbede, başka bir camide de kürsüdeki vaizin yinelediği bir hikâye anlatılıyordu: Hz. Adem yasak meyveden yiyince cennetten kovulmuş. Allah’a tövbe için başını yere koymuş, secde etmiş ve “Ya Rabbi senin isminle beraber anılan Muhammed yüzü hürmetine beni affet” demiş. Cenabı Allah da onu affetmiş ama sormuş: “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” Adem demiş ki: “Ben cennetten kovulduğum zaman cennetin kapısı üstünde ‘La ilahe illallah Muhammedun Resulullah’ ifadesinin yazılı olduğunu gördüm de onun senin katındaki değerini anladım. İşte bunun için onun yüzü hürmetine af diliyorum.”DEVAM EDECEK
SORU: Bir yazınızda, Peygamber Efendimiz’e yakıştırılan gelecek hakkında söylediği sözlerin bazılarının uydurma olduğunu çünkü gaybı Allah’tan başka kimsenin bilmediğini ifade etmiştiniz. Öyleyse İstanbul’un fethi hakkında Peygamber Efendimiz’den rivayet edilen hadisi de uydurma mı kabul etmemiz icap eder? (Levent Mehmet Ergin) CEVAP: Peygamberimizin kendi zamanıyla ilgili bazı gelecek olayları söylemesi vahye dayalıdır veya gördüğü rüyalara bağlıdır. Çünkü peygamberlerin rüyaları da bir vahiydir ve aynen çıkar. Ama uzun gelecekle ilgili olarak Peygamber’e yakıştırılan birçok fitne olayları uydurmadır. Rivayetlerin birçoğu uydurma ise bu, Peygamberimizin mucize olarak hiç gelecekle ilgili sağlam bir sözünün olmadığı anlamına gelmez. Peygamberimiz, “İstanbul elbet fetholunacaktır, onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker, ne güzel askerdir” hadisleriyle İstanbul’un fethini hedef göstermiştir. Bu hadis İbn Hanbel’in Müsned’inde (4/335), Hakim’in Müstedrek’inde (4/422) Bişr Ganevi tarafından Peygamberimizden duyulup aktarılmıştır. Çok kimse bu övgüye erebilmek için İstanbul’a sefer düzenlemiştir. İlk sefer Emevi hükümdarı Muaviye tarafından düzenlenmiş ve Müslüman askerler, 669’da İstanbul’u karadan ve denizden kuşatmışlarsa da bu, fetihle taçlanamamıştır. Süyuti, Muaviye’nin düzenlediği sefere katılan askerlerin affedilenler arasında bulunduğunu ancak bu sefere katılmış olan Muaviye oğlu Yezid’in bağışlanmaya layık kimselerden olmadığını belirtmektedir (Feyzu’l-Kadir: 5/262). Taftazani de Yezid’in melun (lanetli) olduğunu Akaidi’nde belirtir. Halife Süleyman ibn Abdülmelik’in kardeşi Mesleme de İstanbul’u fethedecek komutan ve askerleri öven hadisi duyunca düzenlenen seferin başında 717 tarihinde İstanbul surları önüne geldi ise de o da başarılı olamadı. Abbasi Halifesi Mehdi Billah’ın oğlu Harun Reşid de 782 tarihinde İstanbul’u kuşattı. Ama İmparatoriçe İren’in imzaladığı barış antlaşmasıyla fethe ulaşılamadı. Allah, İstanbul’un fethini Sultan II. Mehmed’e nasip etmiş ve ancak o, bu hadisin mazharı olmuştur. Gerçi bu hadisin sağlamlığı kuşkuludur. Zira bu konudaki rivayetler çelişkilidir. * DEVAM EDECEK
İslâm’ın kutsal zamanlarından olan üç aylardayız. Recep, Şaban ve Ramazan... Peygamberimiz, yüce Allah’tan Recep ve Şaban aylarının bereketli kılınmasını ve Ramazan ayına ulaşmamızı niyaz etmiştir. Bu duada, bu aylardaki ibadetin daha önem kazandığının ve sevabın daha bol verileceğinin işareti vardır. İslâm âleminde Recep’in ilk cuma gecesi, Regaip Gecesi olarak bilinir ve bu gece, bazı İslâm ülkelerinde kandil gecelerinden biri olarak kutlanır. Regaip, arzu edilen şeyler anlamına gelir. Hz. Peygamber’in, bu gece özel lütuflara ve tecellilere erdiği rivayeti vardır. İslâm âleminde kandil gecelerinde ibadete daha çok ağırlık verilirse de Hz. Peygamber’in ibadetinin belli gecelere değil, bütün gecelere yaygın olduğunu, her gecenin kimi zaman üçte ikisini, kimi zaman yarısını, kimi zaman da üçte birini ibadetle geçirdiğini bilmemiz gerekir. Peygamberimiz, henüz risalet (peygamberlik görevi) verilmeden önce de zaman zaman Rabbini düşünmek, O’nu anmak üzere Hira Mağarası’na çekilir, Hira Dağı’nın sessizliği, Allah’ın varlığını bütün ihtişamıyla ifade eden berrak yıldızların ve engin çöl gecelerinin harika letafeti içerisinde derin düşünceye dalardı. Yüce Allah, “Rabbimiz, bizler inandık, günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru” (Âl-i İmrân: 16-17) diye yalvaran ve içtenlikle yalnız kendisine kulluk eden (Âl-i İmrân: 16-17) kullarına, yaptıklarına karşılık olarak altlarından ırmaklar akan, sürekli kalacakları cennetler vaadetmiştir. Ve o sadık müminleri, “Yanları yataklardan uzaklaşır (geceleyin ibadet için yataklarından kalkarlar), korkarak ve umarak Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar” (Secde: 16) şeklinde nitelendirmiştir. Ülkemizdeki kırgınlıklar, kavgalar, ekonomik bunalımlar insanları streslere sokuyor. Bazı insanlar girdiği bunalımdan kurtulmanın çaresini intiharda arıyor. İntihar çözüm değil, kurtuluş değildir. Bunalımdan kurtulmanın, huzurun asıl kaynağı sağlam iman ve Allah’a bağlılıktır. Huzurla abdest alıp Allah’ın divanına duran, hayatın bir sınav olduğunu düşünüp maddeye, paraya, adamlara değil Allah’a dayanan insan güçlü olur, huzurlu olur. Ailevi, ulusal ve uluslararası sorunlardan kaynaklanan sıkıntı ve bunalımlardan korunmak için her zaman ve özellikle bu gecelerde bütün içtenliğimizle Allah’a yönelmeliyiz. Mübarek üç ayların ve Regaip Gecesi’nin dünyamıza barış ve huzur getirmesi temennisiyle günlerinizin ve gecelerinizin mübarek olmasını, gönüllerinizin nur ve huzurla dolmasını dilerim.