Şule Türker

Şule Türker

-

Viyolonsel bir tutkudur kanınıza işlemişse başka bir şey çalamazsınız

40’ından sonra viyolonsel çaldı, şimdi konser veriyor

Haberin Devamı

Eski Büyükelçi, eski AİHM yargıcı, eski köşe yazarı, yeni CHP milletvekili...
Rıza Türmen’den bahsediyoruz... Ailesinin evindeki plaklardan dinlediği klasik müzik, önce dinleyici olarak tutkusu haline gelmiş Türmen’in... “O kadar doldum ki artık vermek istedim” deyip, 40 yaşından sonra viyolonsel çalmaya başlamış. Kendisi gibi amatör müzisyenlerle yurt dışında birçok konser verse de, “sizden iyisi mutlaka vardır” düşüncesiyle hâlâ öğrenmeye, ders almaya devam ediyor. Bürokrasiden gelen birisi olarak henüz siyasete alışamamış olsa da “yeni CHP”den umutlu. “Çok yakında Kılıçdaroğlu’nun şefliğinde çok iyi bir orkestra göreceksiniz” diyor. Türmen’le evinde keyifli bir sohbet yaptık.

* Edebiyatçı olmak isterken neden hukuk okudunuz?

Hayatım tesadüflerle dolu. Küçük hikâyeler yazıyordum. Aslında bu içimde kalmış bir şeydir, hâlâ yapmak istiyorum. Küçük hikâyeler yazmayı seviyordum, edebiyata meraklıydım. Ama sonra hukuka girdim.

* Hukuk okumanızı aileniz mi istedi?

Yok, hayır. Tabii edebiyatçı olmam için hiçbir teşvik görmedim. Ama hukuk okumak konusunda da bir teşvik görmedim. Liseden mezun olduğum arkadaşlarım da hukuka giriyordu, hep beraber hukuka girdik. Arkadaş etkisi oldu galiba. Tabii bir de hukuk sizi meslek sahibi yapıyor gibi şeyler... Hukuk tabii insana meslek seçiminde geniş bir yelpaze sunuyor. Hukuk okuyunca her şey olabilirsiniz. Edebiyatçı da, gazeteci de, hukukçu da olabilirsiniz.

Müzik yapacaksanız müzisyenlerle olmalısınız

* Hukuk fakültesine girdiğinizde, “edebiyatla da ilgilenirim” düşünceniz var mıydı, yoksa o defteri kapattınız mı?

Hukukta kapandı o defter... Edebiyat bir yaşama biçimi. O yaşama biçiminin içinde değilseniz, edebiyat yapmak güç. Yani başka bir meslek yapıp, yazı yazmak o kadar kolay değil. Yazı yazacaksanız, yazı yazılan ortamın içinde yaşamak doğru. Müzik için de böyle. Müzik yapacaksanız, sizin gibi müzisyenlerle olmanız gerekir.

* Peki hukuk fakültesini bitirince neden mesleğinizi yapmadınız?

Bir yıl avukatlık stajı yaptım. Bu stajın bana büyük bir yararı oldu, avukat olmamaya karar verdim. “Böyle bir şey katiyen istemiyorum. Yapmak istediğim en son şey budur” dedim.

* Neden?

Kasvetli adliye koridorları, kalabalıklar... Eminönü’ndeki karanlık, mermer merdivenlerinin ortası çökmüş avukat hanları... Harfleri eksik daktilolar... Öğlen sefer taslarında gelen yemekler... Korkunç bir şey... Kaça kaça gittim...

Dünyayı gezmek için Dışişleri’ne girdim

* Tek neden “kasvetli” ortam mıydı?

Bir de dünyayı görmek istiyordum.

* Bu nedenle mi Dışişleri’ne girdiniz?

Bu da tamamen tesadüf oldu. Avukat olmayacaktım, “Başka ne yapılır?” diye düşünüyordum... Bir gün Suadiye’de dolaşırken, bir arkadaşıma rastladım. “Siyasal’ı bitirdim, Hariciye’ye girdim” dedi. “Peki ne oluyorsun?” diye sordum. “Tayin oluyorsun, dünyayı geziyorsun” deyince, “A ne güzel ben de girebilir miyim?” diye sordum. “Fahri Armaoğlu’nun ‘Siyasi Tarih’ kitabı var, onu oku, imtihana gir, geçersen girersin” dedi. Kitap İstanbul’da yoktu, Siyasal Bilgiler Genel Sekreterliği’ne mektup yazdım. Geldi ama meğerse birçok şey çalışmanız gerekiyormuş.

* Dışişleri’nde ilk hangi görevde bulundunuz?

NATO Dairesi’nde başladım. Amirimiz Şükrü Elekdağ’dı. Elekdağ ile çalışmak, benim için yeni bir üniversite bitirmek gibi oldu. Dünyayı görmek için girmiştim Dışişleri’ne ama işi öğrenince sevdim, heyecan verici geldi.

Büyükelçiliği sevmedim çünkü iktidarla temas şarttı

* Dışişleri’nde çalıştığınız 32 yıl boyunca kaç ülkede görev yaptınız?

İlk tayinim BM’e oldu. New York o yıllarda çok hareketliydi, çiçek çocuklar, hippiler, sıkı devrimciler... Oradan Pakistan’a tayin oldum. İki yıl orada çalıştım, sonra Ankara’ya geldim. Sonra Montreal’e gittim ve tekrar Ankara. Sonra Büyükelçi oldum. Singapur’da ilk Büyükelçilik görevini ben yaptım 1985’te. O zamanki en genç büyükelçi de bendim. 40 yaşındaydım. Singapur sonrası yine Ankara, sonra İsviçre’de Büyükelçilik yaptım, ardından Strasbourg’da. O sırada, 1998 yılıydı, AİHM yeniden kuruldu. Bir hâkim gerekiyordu oraya. İsmail Cem Dışişleri Bakanı’ydı, “Sen düşünür müsün?” dedi. “Ne kadar iyi olur” diye düşündüm. Sıkılmıştım çünkü Büyükelçilikten. Ben Dışişleri’ni sevdim ama Büyükelçi olana kadar.

* Neden sevmediniz Büyükelçiliği?

Bir kere Büyükelçi olunca siyasi iktidarla ister istemez temasınız oluyor. Siyasi iktidarın sizi sevmesi lazım. Ben hiçbir siyasi iktidarı sevmiyordum (gülüyor), iktidarı sevmiyorum aslında. İktidarla yan yana, iç içe olmak hiç hoşuma gitmeyen bir şeydi. Siyasetçilerden, siyasetten uzak kalmak istiyordum, ama büyükelçilik buna izin vermiyordu. Yani Büyükelçi olduktan sonra siyasallaşıyor bir parça. Yaptığınız iş dışında temaslarınız, siyasi iktidara yakınlığınız önemli olmaya başlıyor. Bu benim hiç hoşuma gitmedi. Bir de tabii büyükelçilik yalnız bir şey.

* Yani İsmail Cem’in teklifi tam zamanında gelmiş size?

Tabi tabi...

Devleti savunurken, devleti yargılayan oldum

* Yargıç olarak, bir anlamda esas mesleğinize de dönmüş oldunuz...

Dışişleri’nde hep hukukla uğraştım. AİHM’de yargıç olmadan önce büyükelçi olarak hükümeti savundum, İnsan Hakları Mahkemesi’nde. Aynı zamanda insan haklarına bakıyordum, tüm davalar bendeydi. AİHM yargıcı olunca, duvarın öbür tarafına geçtim. Devleti savunurken, devleti yargılayan oldum. Aslında bu büyük bir geçiş dönemi istiyor, devletle göbek bağınızı koparmanız gerekiyor. Çünkü “devletin ajanı” olarak orada gözükürseniz, hiçbir inandırıcılığınız kalmaz. Söylediklerinizi dinlemezler.

* Devletinizi yargılayan olarak kendinizi kötü hissettiğiniz oldu mu?

Oluyor tabii. Sizin devletiniz en fazla mahkûm olan devletse, en fazla insan hakları ihlali yapan devletse, köy yakmalar, faili meçhuller gibi davalar önünüze geliyorsa, tabii ki utanç duyuyorsunuz. Eminim şimdiki hâkim de tutukluluk davalarından utanç duyuyordur. İnsanları göz göre göre tutuklu yargılamak hukuka aykırı bir şey. 10 yıl AİHM’de yargıçlık yaptım. 1998’de yargıç oldum, iki defa seçildim.

Çinli bir öğretmenden viyolonsel dersleri aldım

* Hayatınıza müzik ne zaman, nasıl girdi?

Müzik hep vardı hayatımda dinleyici olarak. Ailemin evinde pikap vardı, büyük plaklar vardı o zamanlar, her türlü plaklar Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Münir Nurettin Selçuk, bunların yanında Beethoven, Mozart, Chopin... Sonra konserlere gitmeye başladım... Bir yerden sonra o kadar doluyorsunuz ki, siz vermek istiyorsunuz.

* Bu nedenle mi viyolonsel çalmaya başladınız?

Evet. Singapur’a gitmeden önce enstrüman çalmaya karar verdim. Ne çalayım diye düşündüm. Viyolonsel çalan bir arkadaşım, “Seni viyolonsele başlatayım” dedi. Ertesi gün konservatuardan bir viyolonsel bulup getirdi, derslere başladık. Singapur’a gidince, orada bir Çinli öğretmenden ders almaya başladım. Strasbourg’da bir Romen hocam vardı, çok iyi bir müzisyen, o çok teşvik etti, saatlerce çalardık. Bir de orada benim düzeyimde amatör müzisyenler vardı, onlarla beraber çaldım, konserler verdim. Onlarla da beni Romen hocam buluşturdu. Kasabalarda, kiliselerde konserler verdik.

* Sonra devam ettiniz mi?

Ankara’ya geldim sonra. Ankara’da bir amatör müzisyenler ortamı yok. Yine ders alıyorum. Bilkent Orkestrası’nda arkadaşlar var, onlarla beraber çalıyorum arada.

Araba alacağıma viyolonsel aldım, ilk görüşte aşk gibiydi

* Başka bir enstrüman çaldınız mı?

Hayır. Viyolonsel bir tutkudur. O sizin kanınıza işlemişse başka bir şey çalamazsınız. İnsan sesine en yakın enstrümandır. Kendi vücudunuzdan ses çıkarıyorsunuz gibi. Diğer enstrümanlardan çok farklı.

* Kendi viyolonselinizi ne zaman aldınız?

Singapur’da ucuz bir viyolonsel aldım. Strasbourg’ta “Artık bunu değiştir” dediler. Orada keman, viyolonsel yapan biri vardı, ona gittim. Önüme 10 viyolonsel koydu. “Sen bunları çal, ben geleceğim” dedi. Bir saat sonra geldi, “Hangisi” diye sordu. “Tabii ki bu” dedim (şimdi çaldığı viyolonseli gösteriyor). “E tabi o, ama fiyatı da öyle” dedi.

* Ne yaptınız?

Tam o sırada arabam pert olmuştu, bir kaza sonucu. Sigorta “Bunu at yeni araba al” dedi. Yeni araba alacaktım. Fakat viyolonsel çıktı. Ve araba ile viyolonsel arasında tercih yapmam gerekti.

* Fiyatı araba kadar mıydı?

Evet. Ben de araba yerine viyolonsel aldım. İlk görüşte aşk gibiydi çünkü.

* Ne kadar para ödemiştiniz?

15 bin Euro.

İdolüm Alman viyolonselci Emmanuel Furman

* İdolünüz olan viyolonsel sanatçısı kim?

Benim favori viyolonselcim, idolim Emmanuel Furman. Alman bir sanatçı. Hitler döneminde ABD’ye kaçıyor, orada çok meşhur oluyor. Kazals döneminde. Tabii o zamanlar viyolonsel tekniği de çok farklı. Ben dünyada ne kadar Furman CD’si varsa toplattım.

* Notasız çalabiliyor musunuz?

Maalesef. Çocukken öğrenmediğimin en büyük dezavantajlarımdan biri o. 40 yaşından sonra müzik öğrenince, o kulakla çalınmıyor. Bir de unutursam diye korkuyorum çalarken.

* Sadece klasik müzik mi dinlersiniz?

Caz da dinlerim, New Orleans caz çok severim. Binlerce CD’im var, odalar CD dolu.

* Çalışırken klasik müzik dinler misiniz?

Her zaman, her şart altında, günün her saatinde klasik müzik dinleyebilirim. Klasik müzik çaldığı zaman evimde hissediyorum kendimi.

En çok New York’u sevdim

“Gittiğim yerlerden en çok sevdiğim New York oldu. Hâlâ her sene gidiyorum. Oradaki dinamik, oradaki enerji dünyanın başka hiçbir kentinde yok. Ve sınırsız özgürlük. Aslında üç şehri çok seviyorum; New York, İstanbul ve Hong Kong.”

Meclis’te klasik müzik çalsa o kadar kavga çıkmaz

* Meclis’te klasik müzik çalsa nasıl olur?

Meclis’te klasik müzik çalsa, o kadar kavga çıkmaz. Ne güzel olur, Türk siyaseti bambaşka olurdu. Ama Türkiye’de siyaset kavga demektir...

* Kemal Kılıçdaroğlu nasıl bir orkestra şefi?

Orkestradaki en önemli unsur, dengedir. Orkestrayı başıboş bırakırsanız, trompetler, timpaniler ve davullar, diğerlerini bastırır. Onun için orkestra şefinin ilk dikkat ettiği şey, orkestrada dengeyi kurmaktır. Siyaseti partide de denge ve uyum sağlamak çok önemlidir.

* CHP orkestrasında zaman zaman timpaniler ve davullar diğer sesleri bastırıyor gibi?

Böyle şeyler olabilir. Ama bunların hepsi geçmişe ait gruplaşmalar. Bunlar geçmişte kaldı. CHP geleceğin partisi. O yüzden heyecan veriyor.

DİĞER YENİ YAZILAR