Şule Türker

Şule Türker

-

Sultan’ın beğenmediği cariyeler 25 yaşından sonra saraydan gönderilirdi

"16. yüzyılda İstanbul"

Haberin Devamı

“Muhteşem Yüzyıl” adlı diziyle Osmanlı saray hayatı yeniden gündemimize girdi. “Padişahlar dudaktan öpüşür müydü?”, “İçki içer miydi?”, “ Şehvet düşkünü müydü?” gibi tartışmalar sürerken, dönem kitaplarına ilgi de yeniden canlandı. Tam da bu zamanda, Metin And’ın 1994 yılında yayımlanan “16. yüzyılda İstanbul” adlı kitabı, Yapı Kredi Yayınları tarafından tekrar çıkarıldı. Kitapta imparatorluğun en parlak dönemi olan 16’ncı yüzyılda İstanbul ve saray hayatı, birinci el kaynaklara dayanarak anlatılıyor.

Saray

Sultan’a sarayda özel olarak seçilmiş 6 erkek hizmet ederdi

Sultan Süleyman’ın sarayı, Boğaz’ın Marmara Denizi’yle birleştiği noktada, kıyının denizin içine doğru sarktığı bir yerdeydi. Buraya Babıali deniyordu. Üç mil uzunluktaki duvarlar içerisinde hem ikametgahı, hem de Divanı yer alıyordu. Bu sarayın yapımı Fatih Sultan Mehmed tarafından başlatılmış ve Ramberti’ye göre, Sultan Mehmed vasiyetnamesinde sarayın yaptırdığı caminin mülkü olmasını ve bu camiye günlük 1000 akçe ödenmesini buyurmuş. Bu ödeme Sultan Süleyman’ın hükümdarlığı sırasında da sürüyormuş. Saray’da Sultan’a özel olarak seçilmiş 6 genç erkek hizmet ediyordu. Gündüzleri bu gençlerden ikisi Sultan’a özel odasında hizmet veriyordu. Geceleyin nöbette yine iki genç oluyordu. Bunlar Sultan uyurken nöbet tutuyorlardı; biri ayakucunda, diğeri başucunda ellerinde yanar meşalelerle... Bunlar sabahleyin Sultan’ın giyinmesine yardım ederlerken, her gün onun kaftanının ceplerinden birine 1000 akçe, diğerine 1000 altın düka koyarlardı. Geceleyin gençler Sultan’ı yatmaya hazırlarken onun ceplerinde buldukları tüm parayı bahşiş olarak alırlardı. Ancak söylendiğine göre Sultan’ın ihsan dağıtırken eli öylesine açıktı ki, ceplerinde yalnızca birkaç kuruş kalırdı. Sultan avlanmak için ya da başka bir amaçla saraydan çıkarken kendisine Haznedarı eşlik ederdi.

Şehzadeler ergenlik çağında ayrı saraya gönderilirdi

Sultan’ın oğulları ergenlik çağına geldiğinde ya da yaklaştığında, annelerinden ayrılır, başka bir sarayda yaşamaya başlarlardı. Burada savaş sanatını, ok, yay, kılıç, pala, kalkan kullanmayı, arkebüs ateşlemeyi ve ata binmeyi öğrenirlerdi. Bu süre içinde sıkı sıkıya denetlenirler, iffetsiz, ahlaksız, kötü ya da onları kötü yola sürükleyebilecek insanlardan uzak tutulurlardı.

Sarayda 200 içoğlan vardı

Sarayda iki yüz kadar içoğlan vardı. Bunlar, dizlerine inen sırmalı kumaştan yapılmış tulum, ipek gömlek, bunun üzerine cepken giyerler, başlarında küçük takkeler, ayaklarında da güderiden çarıklar bulunurdu. Saçları iyice kazınıp yalnızca kulaklarının arkasından sincap kuyruğunu andıran bir tutam saç bırakılırdı.

Beğenilen kızı Sultan’a haremağası sunardı

Haremağasına günde 60 akçe, yılda iki kez ipekli giysiler veriliyordu. Emrinde 40 hadım edilmiş erkek çalışıyordu. Her
10 kız bir kadının emrindeydi. Sultan’ın cariyelerinden biri hamile kalırsa, ötekilerden ayrılıp daha büyük bir eve yerleştirilirdi. Erkek doğurursa, Sultan’ın eşlerinden biri olurdu. Her bir kıza günde 10 ila 20 akçe arasında değişen bir günlük verilirdi. Yılda iki kez, iki bayramda Sultan onlara yeni ipek giysiler armağan ederdi. Bir kız Sultan’ı memnun ettiğinde, Sultan ona altın bir başlık ve 10 bin akçe verir, özel bir daire tutar ve harcamalarını karşılardı. 25 yaşına dek tüm kızlar sarayda kalırdı. Sultan’ın beğenisini kazanmamış olanlar subaylarla veya saray mensuplarıyla evlendirilirdi. Bu erkekler de Sultan’ın köleleriydi. Giden kızların yerine yeni kızlar getirilirdi. Genç Hıristiyan kızları Sultan’ın beğenisine sunulurdu. Sultan da beğendiği kıza içinde 1000 akçe bulunan bir kese atardı. Beğenilen kız bundan sonra yaşlı bir kadın tarafından hamama götürülür, yıkanır, giydirilir, süslenir ve o gece zenci haremağaları kızı Sultan’a sunarlardı.

Saray bahçesinin geliri Sultan’ın günlük giderini karşılıyordu

Sarayın bahçeleri çok genişti. Bostancıbaşı’ya ya da Başbahçıvan’a bahşişlerin yanı sıra günde 50 akçe ödenirdi. Kahyayla baş yardımcı da günde 20 akçe alıyordu. Onun denetiminde çalışan ve her birinin emrinde 10 bahçıvan bulunan Bölükbaşılar vardı. Yaklaşık 35 bahçıvan ya da bostancı olurdu. Bunlar saraydan verilen bir örnek mavi giysi ve gömlek giyerler ve günde 5 akçe kazanırlardı. Saray bahçeleri ve bostanları öylesine verimliydi ki, meyve ve sebzelerin satışından sağlanan gelirle, Sultan’ın günlük giderleri karşılanabiliyordu.

Yemekleri önce devşirmeler tadardı

Sultan’ın sarayında 150 aşçı vardı. Usta aşçılara günde 8 veya 10 akçe ödeniyordu. Göğüs hizasında yassı madeni düğmelerle vücutlarına iyice yapışan uzun deri giysiler giyerler, başlarına yüksek, beyaz zerkülah denilen başlıklar takarlardı. Sultan’ın yemeği özel bir mutfakta ayrı pişirilirdi. Dört görevli genel mutfağı denetliyordu. Devşirme oğlanların en yakışıklı ve en zekileri Sultan’ın hizmetine verilirdi. Günde 8 akçe bağlanan ve tepeden tırnağa giydirilen bu oğlanlar, Sultan’ın sofrasını da içeren tüm hizmetlerini yaparlar, yiyeceği yemekleri önceden tadarlardı.

Sultan Süleyman halka açık camilere giderdi

Sultan genellikle ya Ayasofya’ya ya da Sultan II. Mehmed Camii’ne giderdi. Ancak kimi kez başka camilere gittiği de olurdu. Her ziyaretin maliyeti 1000 akçeydi. Bu para saray ödeneğinden karşılanırdı. Süvarilerin önünde giden 30-40 kadar çavuş, haberci görevini üstlenmişlerdi. Sultan’ın geldiği bağırılarak duyurulur, ellerindeki sopalarla yolu açarlardı. Arkada 2000 yeniçeri, atlı sipahiler, kılıç kuşanmış solaklar ve daha sonra da at üzerinde ok ve yay, kılıç ve eyerlerinde sopa taşıyan saray görevlileri gelirdi. Yolların iki yanına dizilen kalabalık içinden birinin Sultan’a yaklaşmasını önlemekle görevli dört hizmetkar dışında, Sultan’ın yanında kimsenin ata binmesine izin verilmezdi. Caminin içinde Sultan, sayısı 4 bini aşan alaydan daha yüksek bir yerde otururdu. Buraya ancak oğulları girebilirdi. Cuma namazı iki saat sürer, duadan sonra alay aynı yoldan geri dönerdi. Her Cuma camiye giden babası Kanuni Sultan Süleyman’ın tersine Sultan II. Selim halka açık camilere sık gitmiyordu.

Oğullarının sünneti için 3 hafta şenlik yapıldı

22 Mayıs 1524’te Kanuni Sultan Süleyman, kız kardeşini Sadrazam İbrahim Paşa’yla evlendirirken, 8 gün süren görkemli bir şenlik düzenlemişti. Şenlik sürerken 28 Mayıs’ta Kanuni’nin adını Selim koyduğu bir oğlu oldu. Bu şenlik için At Meydanı’na çadırlar kurulurken, Sultan için de büyük bir taht konuldu. 27 Haziran 1530’da ise Kanuni Sultan Süleyman’ın dört oğlunun sünneti için üç hafta süren görkemli şenlik yapıldı.
Kanuni, damadı Sadrazam İbrahim Paşa’ya sordu: “Sence en güzel şenlik hangisiydi? Senin düğünün mü, yoksa oğullarımın sünnet düğünü mü?” İbrahim Paşa yanıtladı: “Benimki kadar güzel düğün ne şimdiye dek oldu, ne de olacak.” Süleyman, “Nasıl?” diye, bozularak sordu. İbrahim Paşa: “Hiçbir şenlikte sizinki gibi bir konuk yoktu, benim düğünümü varlığı ile onurlandıran Mekke ve Medine’nin Padişahı çağımızın Hazret-i Süleyman’ıdır” dedi. Bu pohpohlanmadan hoşnut kalan Kanuni dedi ki, “Sana, beni bana anımsattığın için binlerce kez teşekkür ederim.”

İstanbul

Türklerin oturduğu bölgede şarap satılmazdı

Kentin Türklerin oturduğu bölümünde şarap satan dükkanlar ya da meyhaneler yoktu. Tüm meyhaneciler Yahudi, Rum ya da Ermeni idi. Bunlar yalnızca kötü kırmızı şarap verirdi. Kentin yerlileri şaraba bal veya şeker ya da branay katmayı seviyorlardı. Türklerin meyhanede yakalanmalarının ya da sokakta sarhoş dolaşmanın cezası çok ağırdı. Ramazan’da içki içmenin cezası çok daha büyüktü. Bir keresinde Rum meyhanelerinden birinde yakalanan üç genç Türk’le, dört genç kadın ve meyhaneci, eşeklere ters bindirilerek ve eşeklerin kuyruklarını tutarak sokaklarda gezdirilmişti. Ayrıca kadınların elbiseleri çıkartılmış ve salıverilmeden önce çok kötü dövülmüşlerdi.

Tıksırana kadar içerler miydi?

Şarap yasaktı ama Türklerin çoğu şarap içerdi. Nicholay, Türklerin Fransız Elçiliği’ne konuk olarak çağırılmayı istemelerinden şikayetçiydi. Çünkü elçilikte bol bol sunulan iyi şarabı parasız ve kana kana içebiliyorlardı.
Türklerin “Arap Şerbeti” diye adlandırdıkları içecekleri vardı. Bunu yapmak için tahta bir tekne içine dövülmüş kuru üzüm konurdu. Belli bir ölçüde sıcak su eklenir, tekne kapanır, iki gün tahammür olması için beklenirdi. Tahammür süreci çok yavaş olursa şarap tortusu eklenirdi. Tahammür ilk başladığında sıvı çok tatlı olurdu. Daha sonra asitleşir, üçüncü, dördüncü günlerdeyse, özellikle buzlu olduğunda harikulade lezzetli olurdu. Ancak uzun süre saklanamazdı, çünkü çok çabuk ekşirdi. Ayrıca son aşamada şarap gibi olurdu.
Şarap içmek Müslümanlıkta günah sayılmasına karşı, rakı bol bol içilirdi. Moryson, şarap içen Müslümanların sadece Yeniçeriler olmayıp din adamlarının da sık sık içtiğini söyler. Pedro ise Türklerin yemekten önce birkaç kadeh rakı ve biraz da beyaz şarap içtiklerini yazmıştı.

Uyuşturucu kolaylıkla bulunuyordu

Dernschwam, Türkler arasında uyuşturucu madde kullanımının yaygın olduğunu gözlemlemiş. Bunun nedenini şarap içilmesinin yasak olmasına bağlıyor. Neşelenmek için Türkler “Maslak” denilen kurutulmuş yabani kenevir yapraklarından yapılan yeşil bir toz içerlerdi. Bu İstanbul’da açıkça satılıyordu. Afyon ise İstanbul’a Anadolu’dan ve Arabistan’dan geliyordu. Bir başka uyuşturucu da “Tatula” ya da “Şetan Otu”ydu. Bu mercimek büyüklüğünde sarı bir tohumdu. Tehlikeli bir uyuşturucuydu.

Siyah giyilmezdi

Müslümanlar Hıristiyanlar tarafından giyildiği için siyah rengi hiç sevmezlerdi. Müslümanların, Yahudilerle Rumlardan ayırt edilmesi için Yahudiler safran sarısı, Rumlar da lacivert başlık giymek zorundaydılar. Rumlar, başka Hıristiyanlar ve yabancılar genellikle mavi beyaz çizgili entari giyerdi. Türk kadınları gibi Ermeni kadınları da bol pantolon üzerine etek giyerler ama yüzlerine siyah bezden peçe yerine güzel, beyaz tül takarlardı.

Yeniçeriler birçok kadınla evlenirdi

Sultan sefere çıktığında emrindeki tüm Yeniçeriler, askerler ve subaylar sefer sürecince evlerine dönemezdi. Bu süre bazen üç yıla varırdı. Eskiden Yeniçerilerin birden çok kadınla evlenmelerine izin verilmezdi. Ancak bu kural Sultan Süleyman’ın zamanında değiştirildi. Bir erkek savaşa gittiğinde karısını yalnız başına ortada bırakırdı. Geri dönmezse kadın başkasıyla evlenirdi. Eski koca geri döndüğünde kadın kadıya gider ve kocalarından hangisini istediğini söylerdi. Kadı da kadının bu isteğine göre karar verirdi.

Süleyman’ın kendine ait güreşçileri vardı

Türklerce yapılan güreş sporu eski Yunanlılarca yapılan güreşlere çok benziyordu. Sultan Süleyman güreş seyretmekten çok hoşlanırdı ve kendi güreşçileri vardı. Bunlar özgür insanlardı ve güreşmeleri için günde 10 ya da 12 akçe ücret alırlardı. Bu adamlar iri yapılı, adeleli, güçlü kuvvetliydiler. Çoğu Faslı, Hintli ya da Tatar’dı. Güreşçiler cinsel ilişkiye girmemekle güçlerini koruduklarına inanırlardı.

DİĞER YENİ YAZILAR