Günümüzde olduğu gibi Osmanlı döneminde de kürtaj tartışma konusu olmuş. Tanzimat Fermanı’ndan önce padişah emriyle kürtaj önlenmeye çalışılmış. Çocuk düşürten ebeler, hem para cezası hem sürgün hem de kürek cezalarına çarptırılmış...
Son dönemin tartışma konularından birisi de kürtaj...
Sezaryen ile birlikte kürtaj için de yasal düzenlemeler yapılacağı konuşulmaya başlandığı andan itibaren hararetli tartışmalar yaşandı...
“Benim bedenim, benim kararım”, “Bedenimden elinizi çekin” diyen birçok kadın, tepkilerini sokağa çıkarak yaptıkları eylemlerle gösterdi...
Hükümet, sezaryan konusunda “tıbbi zorunluluk” şartı getiren yasal düzenlemeyi yürürlüğe sokarken, kürtaja dair çalışmalar Meclis’in açılacağı Ekim ayına kaldı.
Atlas Tarih Dergisi’nin Ağustos-Eylül sayısında, Osmanlı döneminde kürtaj konusunda yaşanan tartışmalar, getirilen yasaklar ve cezalar konusu işlendi. Yaşanan tartışmaların bugünden çok da farklı olmadığının da görüldüğü ilginç yazıdan bazı bölümler şöyle:
Katil ebe sürüldü
Osmanlı’da yoksul ailelerin istemedikleri gebeliklere son vermek için ıskat-ı cenin, yani kürtaj yolunu kullanmaları, nüfusun azalmasında önemli bir faktör olarak değerlendirildi. Tanzimat Fermanı’ndan önce padişah emriyle kürtaj önlenmeye çalışıldı. Buna yardım edenler cezalandırıldı.
Osmanlı’da ıskat-ı cenininin yasak olduğuna ilişkin en eski belge, 1766 tarihli. Daha sonra 1789’da Sultan III. Selim çocuk düşürmesine neden olan ilaçların hekimler ve aktarlar tarafından satılmamasına dair ferman yayımladı.
1838’de II. Mahmud’un, çocuk düşürülmesinin önüne geçmek için yayımladığı fermanı geldi.
2002 yılında Kebikeç dergisinde Selçuk Akşin Somel’in yayımladığı 1827 tarihli belgeye göre ıskat-ı cenin ile uğraşan kadınların engellenmemeleri ve cezalandırılmaları konusunda önemli bir örnek yer aldı. Divan-ı Hümayun’dan saray başkatipliğine gönderilen belgeye göre, İstanbul’da yaşayan Yahudi kadınlardan “katil ebe” denilen İlya Makzi ile iki yardımcısı, uyarıldıkları halde çocuk düşürmeye devam ettikleri ve ibret için üçünün birden Selanik’e gönderildikleri belirtiliyor.
Tanzimat Fermanı’ndan sonra da 1858’deki ceza kanunnamesindeki hükümlerle ıskat-ı cenin yasaklandı.
Yasaklama kararına rağmen ıskat-ı cenini uygulayanlar ve yardım edenler için hem para cezası hem sürgün hem de kürek cezaları getirildi.
Ebelerin faaliyet alanları doğumla sınırlı değildi
Ebeler yüzyıllardır doğum alanında faaliyet gösteren, şifacı olan, anne ve çocuğun sağlığını gözeten kadınlardı. Faaliyet alanları da sadece doğumla sınırlı değildi. Mahkemelerde güvenilir şahit, aracı veya uzman olmuş, polis merkezlerinde taciz veya tecavüz edilen kadınları muayene etmiş, yerel yönetimlere bulaşıcı hastalıkları bildirme görevini üstlenmişlerdi. Ebelerin doğum alanında rolleri sadece medikal değildi. Doğum öncesi, sırası ve sonrasında birçok ritüeli yerine getirirlerdi. Ellerinde asaları ile geceleri dahi evinden ayrılıp sokağa çıkan, bazen günlerce bir başka evde doğumu bekleyen bu kadınlara dair ayrıntılı bilgi Abdülaziz Bey’in 1910 yılında yazdığı “Osmanlı Adet Merasim ve Tabirleri” kitabında bulunur. Abdülaziz Bey, “ebelik, yani kabilelik gibi hayırlı bir hizmet yapan hanımlar”ı, “Saray-ı Hümayun ebesi, kibar ebesi ve ahad-ı nas (halk) ebesi” olarak üç sınıfa ayırıyordu...
Saray ebelerinin konakları cariyeleri vardı
“Saray-ı Hümayun’a hizmet eden kabile hanımların konakları, cariye ve uşakları bulunur ve pek kibarane bir hayat sürerlerdi. Bunların sarayca tahsis edilmiş maaşları, çiğ tayınları, ayrıca Ramazan harcı, bayram atiyyesi vardı. Kibar ebeleri de yine oldukça müreffeh yaşarlardı. Bunlar kerime ya da gelinlerden heves edenleri doğumlara beraberinde götürerek eğitir ve halka tanıtırlardı. Böylece mesleğe girenler gösterdikleri maharet ve bu meslekte pek lazım olan terbiye, nezaket ve temizliğe verdikleri önem ölçüsünde üne kavuşurlardı.
Bu sınıf kabile hanımların hemen hepsi yaşlı başlı, terbiyeli, son derece temiz ve zarif kimselerdi, kazandıkları bilgi ve anılarıyla tarihe geçmiş hanımlardı.”
1838’de kürtajı yasaklayan ilk yasa çıkarıldı
19. yüzyılın ikinci yarısından sonra nüfus oranının, bir ülkenin ekonomik ve askeri gücü açısından hayati önemde olduğu sık telaffuz ediliyordu. Bu anlamda halk ebelerini kontrol altına almak önemliydi. Çünkü kürtaja dair bilgiye sahiptiler. Osmanlı’da 1838’de kürtajı yasaklayan ilk yasa çıkarıldıktan dört yıl sonra yayınlanan bir fermanla, ebelerin batıl inançlarıyla bebeğe zarar veren hareketlerde bulundukları için bilimsel eğitimden geçmeleri gerektiği belirtiliyordu. Osmanlı Devleti bir yandan doğum sırasında kullanılacak bilimsel metotları hastanelerde uygulamaya koydu, birçok ilacı ebelerin kullanması da yasaklandı.
“Acuze, çenesi düşük pis kadınlar”
1892’de İstanbul’da ilk doğum kliniği Viladethane’yi kuran Besim Ömer Akalın, Geç Osmanlı ve Cumhuriyette “modern” ebeliğin kurucusu olarak anılır. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de askeri tıpta eğitim gören Besim Ömer, eğitimine Paris’te devam etmişti. Ebeliği “hususi bir hastabakıcılık” olarak görüyordu, kürtaja karşıydı, hatta tecavüze uğramış kadınların dahi doğurmasını savunuyordu. Yaşlı ebeleri meslek dışı bırakmak için söylemlerinde onları marjinalize etti. Ebelik acuze ve bilgisiz, çenesi düşük pis kadınların elinde idi! Ona göre ebelik eskiden geleneksel tıbbın parçasıydı, fakat doğum sanatı ebelere bırakıldığı için geleneksel tıp gibi ilerleyip “modern” olamamıştı.
Besim Ömer’in söylemi dönemin birçok aydınını etkiledi. Bunu yansıtması açısından, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in 1922 yılında Peyam-ı Sabah ve Alemdar gazetelerinde yayınlanan, sonradan kitap haline gelen “Bir Zamanlar İsatnbul”undaki ifadeleri önemlidir: “Eskiden okul görmüş imtihan vermiş ebeler yoktu. Mevcut ebeler yaşlı kadınlardan ibaretti. Bunların çoğunun cahillikleri yüzünden birtakım elim olaylar eksik olmazdı.”
Ebeliğin yok oluşu...
Cumhuriyet tarihi boyunca defalarca değiştirilen ebelik eğitimi, aslında bir başarısızlık öyküsü. Erken Cumhuriyet döneminde açılan ilk köy ebe okulunu 1938’de ziyaret eden Mükerrem Kamil Su’nun sözleriyle genç ebeler, “Köylerin temiz yürekli asil kanlı Türk köylüsünün hayatına birer ışık, temizlik ve sağlık sembolü gibi karışacaklar, Türk neslinin üremesine çalışacaklar, çocuk denen en üstün kuvvetin hakiki dostu olacaklar”dı. Ancak genellikle köylerde sağlık görevlisi olarak çalıştılar ve doğum alanına giremediler. Çoğunlukla hamile kadınları doğum için en yakın sağlık kuruluşlarına yönlendirdiler. Hastanede, tıbbi hiyerarşinin en alt basamağında çalışan ebeler de doktorların güdümünde çalıştılar ya da hemşirelik yaptılar. Hastane doğumu özellikle 1980’lerden sonra “modern” olmakla eşanlamlı hale geldi ve giderek daha çok tercih edilir oldu.
Anadolu’da çocuğu yıkar göbek adını koyarlardı
Ebeler, tarih boyunca ve tüm kültürlerde saygı duyulan kadınlardı. Osmanlı’da “kabile” denen ebelerin Türk kültüründe kökleri kadın şamanlara kadar uzanıyor. Anadolu’nun birçok bölgesinde ebelerin görevi doğumla sınırlı değildi, çocuğu yıkar, göbeğini keser, göbek adını koyarlardı. Yaşadıkları bölgede bazıları hayvan da doğurtan ebeler, aynı zamanda kırık çıkıkçı, ölü yıkayıcıydı. Anne ve çocuğun doğum sonrasında sağlığıyla ilgilenirlerdi. Çocuğun doğumundan ebeye “ebe hakkı” verilirdi. Ebeler, doğurdukları çocuklar için anne gibiydi, nişanında, düğününde bulunurdu.
Kürtaja ilk yasak 250 yıl önce çıktı
Kürtaj tartışması aslında hiç de yeni değil. Günümüzde olduğu gibi Osmanlı döneminde de ciddi olarak yasaklar konmuş...
Haberin Devamı

