Kerli ferli adamlar;“Galatasaray’lılarsa eğer;Volkan’ın hayatının karartılmasını” istiyorlar...Bir daha Milli Takım yüzü görmemesini...En ağır cezalara çarptırılmasını...Doğduğuna doğacağına pişman edilmesini;Mümkünse artık Fenerbahçe’ye bile yar edilmemesi için canhıraş uğraşıyorlar...“Küfür edilse bile nasıl gider?..Böyle rezaleti nasıl yapar...Milli Takım kalecisi gidemez...” diyorlar...Bir de üstüne demagoji yapıp, laf çarptırıyorlar:-“Volkan’a Arena stadında Galatasaray-Fenerbahçe maçında da küfür edildi... O zaman niye bırakıp gitmedi?..” diyorlar...O maçın bir Galatasaray-Fener derbisi olduğunu, rakip takım seyircisinden gelen “küfür”le, Milli Takım’da kendi seyircinden “aldığın” küfürün anlam farkını kurnazca gizliyorlar...***Hak, hukuk, profesyonellik, yönetmelik...Hepsi “Volkan’ın ceza almasını sağlayacak sürecin kamuflaj yöntemi...”***Kerli ferli adamlar; Galatasaray’lı değil; Fenerbahçe’lilerse eğer;Bu atmosferin oluşmasına katkı yapan lafların, demeçlerin, söylemlerin, her gün özenle ve bilinçle gerdirilen tellerin, kopma noktasına gelen iplerin esamesini okumuyorlar...Onlara göre böyle bir konu yok...Dolayısıyla “esamesinin okunmasına da gerek yok...” Volkan’a tribünden anasına kızına küfür edildi...O da insanca tepki gösterip stadı terketti...Tribünler o küfürü edecek noktaya nasıl geldi?..Kimler getirdi?..Niye sürekli düşmanlık tetiklenerek camialar birbirine düşman edildi?.. Bunlarla ilgili tek satır, tek bir kelam yok...***Galatasaray’lılar ise; “esame”den sadece esame listesini anlamakta ısrar ediyor...Çünkü onlar da; o sözlerin, o demeçlerin, o gerilen iplerin; tetiklenen düşmanlıkların zaviyesinde masum değil...“Volkan esame listesinde... Stadı terkettiğine göre en ağır cezayı almalı...” bütün dertleri bu...***Volkan bir kurban...Fenerbahçe ve Galatasaray arasında bilinçli olarak gerilen iplerin, düşmanca demeçlerin, birbirini boğazlamaya yönelik yönetici söylemlerin, yorumcuların rating kavgalarının; Fenerbahçe’nin ve Milli Takım’ın kalecisi üzerinde patlayan bombasıdır Volkan...***Volkan’ın aldığı küfürler sonucu tepesi atıyor ve “fevri” davranıyor...Çünkü esasen onu yönetmekle görevli yöneticiler ondan bin kat daha fevri davranıyor... O yöneticiler daha birkaç ay önce bir basketbol maçında birbirlerine tekme tokat saldırıyor...Volkan kendi yöneticilerine göre; esasen sakin ve cool sayılıyor...Edilen küfüre karşı “basıp gidiyor...”Yöneticiler ise tribünde birbiriyle yumruk yumruğa kavga ediyor...Ve şimdi birbirini yumruklayan yöneticiler;“Volkan’a ne yapması gerektiğini” söylüyorlar...Recep İvedik filminin Türkiye’de niye tuttuğunu soruyorlar...Oysa Recep İvedik muhteşem bir figür...Her düzeyden Türkiye insanının “tepkisi”nin ortak noktası Recep İvedik...***Volkan’a bir profesyonel futbolcunun nasıl davranması gerektiğini söyleyen Galatasaray’lyönetici ve yorumcular; “Volkan’ı bir kaşık suda boğmak için azimliler...”Bu ortamda Türk futbolunun kurtulması, kanatlanması, Avrupa Şampiyonası’nda büyümesi, zirvelere ulaşması şiarları atılıyor...Oysa Türkiye’de Beşiktaş da dahil büyük kulüpler arasında başlayan ve dalga dalga yayılan savaş futbolu katlediyor...Türkiye’de “futbol” rant için bilinçli olarak bitiriliyor...***Lucescu bir zamanlar söylediğinde bir kez daha haklı hale geliyor...Türkiye’deki futbol; söylediği gibi komünist Romanya dönemine benzemeğe doğru dolu dizgin gidiyor...***Zaten...Bu kavga;Bu anlayış...Bu karşılıklı linç...Bu belden aşağı vuruş...Bu kirli pisleyiş...bu kurnazca katlediş...Bugün başlamadı...Lucescu’yu hatırlayın...“Türkiye’de futbolun nasıl kirlenmeye başladığını” hangi teşbihleriyle anlattığını gözlerinizin önüne getirin...Sonra Lucescu’nun “6 ay ceza alması için” kimlerin nasıl düğmeye bastığını anımsayın... Türkiye’de “6 ay futboldan men edilerek, topyekün bir kulaç harekatıyla linç edilen Lucescu;” Ukrayna’da çalıştırdığı takımı 10 yılda 7 kere şampiyon yapıyor, UEFA kupası kazandırıyor...***Volkan;Lucescu...Gökhan...Hepsini birer birer yiyorlar...“Yasa, yönetmelik, profesyonellik” adı altında, “itibarsızlaştırıp, kirletiyorlar...Esas yedikleri ise Türk futbolunun kendisi...Kendilerinin de nemalanarak zengin oldukları futbolu bitiriyorlar...Yengeç Sepeti gibiler...Bir gün birbirlerini yiye yiye; kendi kendilerini yok etmeye doğru dolu dizgin gidiyorlar...“İLAHİ PLANDA ÖZEL BİR YERİN VAR...”20 Kasım“Huzur içinde ol... Dinginliği sevgimle bul... Bu sözlerimi defalarca duydun... Neden tekrarlanmaları gerektiğini merak ediyorsun...Bu sözler su gibidir... Yavaşça ve sessizce eskiyi aşındırıp tüketir...Yepyeni bir yol olurlar...***Onlar devamlı akıp giden ruhunun derinliklerine işler...Ta ki onların bir parçan haline geldiğini farkedene kadar...O zaman onlar sözcük olmaktan çıkarlar...Yaşarlar, hareket ederler ve sende varlık bulurlar...***Sen de kendini onların içinde yaşar bulursun...Ve benim sevgimde, dinginliği yakalarsın...Bu sözlerin tekrarlanmasına içermek yerine; “Benim” sana duyduğum sonsuz sevgiyi bilerek sabır ve ısrarla söylemeye devam et...Pes etmene izin vermediğimden dolayı şükran duy...***‘Ben’ daima seninle birlikteyim...Seninle yapılacak işlerimiz var...Benim ilahi planımda senin özel bir yerin var...Bunu sana hazır olduğunda açıklayacağım...”Eileen Caddy
19 KASIM“Yaşamında tek başına çabalaman ve işleri tek başına halletmeye çalışman gerekmiyor...Bütün yapman gereken sakin ve emin adımlarla ‘Benim’ rehberliğimi izlemen...‘Benim’ rehberliğimi ancak sükunet içindeyken alabilirsin...Bazı ruhlar ‘Benim’ sesimi net bir şekilde duyabilirler...Kimi bunları; içten gelen sezgiler olarak hisseder...Bazı ruhlar da ‘Benim’ tarafımdan olayların akışı içinde yönlendirilirler...***Rehberlik yollarım çok çeşitlidir...Ve ‘Ben rehberliği ele aldığımda herkes bunu fark eder...’Çünkü sevginin ve gerçeğin işaretleri, her şeyin içinde kendini gösterir...Benim rehberliğimi izlediğinde, arka arkaya harika olayların gerçekleştiğine şahit olacaksın...Her yerde ‘Benim’ elimin dokunuşunu fark edeceksin...Bunlar gerçekleştiğinde sen tek başına bu mucizeleri yaşama sokamayacağını biliyor olacaksın...Bunları ‘Benim’ seninle birlikte yarattığımı anlayacak ve tüm bunlar için ‘Bana’ sonsuz şükran duyacaksın...***Bilgeliğin, sevginin ve anlayışın nereden geldiğinin daima farkında ol...Yaşamın kaynağının farkında ol...‘Ben’ bütün olanım...Her şeyim...Ve senin yaşamın da ‘Benim...’Biz Biriz...”Eileen CaddyİKİ MUCİZENİN ÖYKÜSÜ... İKİ GENÇ KADIN... İKİ KIZ VE BİR ERKEK ÇOCUK...Aşık mıydım?..Yoksa “genç bir kadını, yaratmanın hevesi, şekillendirmenin cazibesi, biçimlendirme iradesinin şehveti miydi beni saran?..Bilmiyorum...Çocuğum yoktu o zamanlar...Benden genç bir kadının hayat karşısındaki “toy”luklarından etkilenmiştim...Onu hayata hazırlamayı düşünmüştüm... Kişiliğini şekillendirir, toyluğunu olgunlaştırırken ise duygusallaşmıştım...”***Bir gün hiç beklemediğim haberi alıp irkildim...Şekillendirdiğimi düşündüğüm, biçimlendirdiğimi zannettiğim, katkı verdiğimi hayal ettiğim genç kadın;“benimle hiç ilgisi olmayan bir yaşam güzergahının” ilgisiz, alakasız bir çizgisinde ilerlemekteydi...Beynimden vurulmuşa dönmüştüm...Belki “aşkın değil”, ama “şekil verme hayallerimin” ağır bir kırılmaya uğradığını anımsıyorum...Bir yaz günü; onu bırakıp uzaklarda bir şehre gittim... Kendimle ve “içimdeki sesle” başbaşa kalabilmek için...Yirmi dört saat o sesi dinledim...Bir karar vermek değildi amacım...Verilecek bir karar yoktu...Kendimi dinlemek, içimdeki “ben”e geçmek ve “saf duygularımla” bütünleşmekti arzum...***Gittiğim kentte yirmi dört saat kaldıktan sonra, tatil yaptığım şehre döndüm...Üzerinden aylar geçti...Olayı unutmuştum...Yaşam kendi mecrasında devam ediyordu...Yeni bir aşka yelken açmıştım...Hayat devam ediyordu...Sekiz dokuz ay kadar sonra; “uzak şehre kendi iç sesimi dinlemek üzere gittiğim o gün, hiç bilmediğim bir yerde bir kız çocuğunun dünyaya geldiğini” öğrenecektim...Kaderin garip cilvesi tam bir yıl sonra, o kız çocuğu bana “baba” diyecekti...***Kız çocuğunu “evlat” edinen ben değildim...Kız çocuğunun ismini koyan ben değildim...Kız çocuğunun benim hayatıma nasıl geldiğini bile doğru düzgün bilmiyordum...Şimdi 14 yıl oldu; o kız çocuğunun manevi babası benim ve o kız bana “baba” diyor... “Bir kadın-erkek ilişkisi” gibi tezahür eden ve “gerçekleşmeyen”, bir duygusal ilişki, “tam bir yıl sonra karşıma bir baba-kız ilişkisi çıkarmıştı...”Bu mucizeyi “ben gerçekleştirmişim” gibi görünse de; “benim dışımda bir ÜST İRADE; bir BEN” vardı...Bu mucizenin gerçekleşmesinin koordinatlarını hazırlayan ve gerçekleşmesini sağlayan o BEN’di...Bu koordinatların hiçbirini ben bilemezdim...Hiçbirini planlayamazdım...Hiç birini hesaplayamazdım...Eileen Caddy’nin, “BENİM ELİMİN DOKUNUŞUNU FARK EDECEKSİN...” dediği olay buydu...Bu yaşadığım birinci mucizeydi...***Üzerinden yıllar geçti bu olayın...Yine genç bir kadın ve yine “baba-kız ilişkisindeki öğretmen-öğrenci sacayaklarından ilham alan” bir duygusal yakınlaşmanın içindeydim...Arlanmamıştım belli ki;Yine bir yetiştirme öyküsü...Yine bir hayatını şekillendirme hikayesi... Yine bir kadını biçimlendirme zafiyeti içindeydim...Bu sefer biraz olsun antrenmanlıydım...Genç kadınla ilişkinin “bir yetiştirme simülasyonu”ndan ziyade, “dönemsel bir kesişmeden ibaret” olduğunu bir süre sonra anladım...Duygusal ilişkiyi bitirirdim;İsmini değiştirip; gerçekte var olmayan bir isim üzerinden “Mina’ya Mektuplar” isimli bir kitap yazdım...Kadınlarla ilişkileri anlattığım kitapla; “yazarlığımda yeni bir sayfa açtığımı” düşünüyordum...***Kişisel bilincimin düşündüğü mikro gerçek “yazarlıkta aşamadan” ibaretti...“Mina’ya Muktuplar” kitabı raflarda yerini aldı...Ben ise başka bir hayata kanat açtım...İligisiz alakasız olayların girdabında, yaşamın zikzaklarında gidip geldim...“Mina’ya Mektuplar” raflarda dururken, üç yıl sonra bu kez “hayatıma Mina isminde bir kız çocuk geldi...”Mucize gibiydi; yanına bir de erkek kardeş almış da gelmişti...“Mina’ya Mektuplar” kitabımın genç bir kadından yola çıkarak kadınlara yazdığım yazılardan oluştuğunu zannederken; “evren”e bilmeden mektuplar yazmıştım...***Kadınlara mektup yazdığımı zannederken; “BEN” denilen ÜST İRADE, kendi benim için yaratacağı mucizenin taşlarını döşemeye başlamıştı...“Yetiştirmeye katkı, şekillendirmeye ‘tuz biber’ olmayı” tasarladığım gerçekleşmemiş “genç kadın ilişkisinden”, aynı isimde kız çocuğunun sahibi olmuştum...O yanına da bir erkek kardeş alarak bana gelmişti...İki genç kadında “yaşandığı sanılan hayal kırıklıkları”; duygularımın gerçek mecrasında hayat bulmuş, üç çocukla hayatımın doğal tezahürünü rayına sokmuştu...Duygusal bağlamda sınıfta kaldığımı zannederken; hayat bana mucizelerini arka arkaya sunmuştu...Evrendeki ÜST İRADE bana; “Kendi çocuklarını yetiştir...” diyordu...İki hayal kırıklığından iki mucize çıkarıyordu “BEN”den; bana...Eileen Caddy’nin “BEN”i şöyle demiyor mu?..-“Bazı Ruhlar Benim sesimi net bir şekilde duyabilirler... Bazı Ruhlar içten gelen sezgiler olarak hisseder... Bazı Ruhlar da Benim tarafımdan olayların akışı içinde yönlendirilirler...Benim rehberliğimi izlediğinde; arka arkaya harika olayların gerçekleştiğine şahit olacaksın...Her yerde Benim elimin dokunuşunu hissedeceksin...”***Hissettim “BEN”i çok yerde ben; hayatımda...Bu mucizeleri ve bağlantıları anlatma nedenim; “değerli tecrübeleri insanlarla paylaşıp; onların gönül gözlerini açmalarına mütevazı bir katkıda bulunmuş olmak...”Hepsi bir hoş sada niyetine...
Bu köşede hayatı derinliğine okuyan, gönül gözü açık yazar ve düşünürlerin “hayatla ilgili olağandışı saptamalarını, mucizevi sözlerini ve olağanüstü çözümlemeleri”ni yayınlıyorum...Deepak Chopra, Ahmed Hulusi, Robin Sharma, Debbie Ford gibi günümüz “bilge düşünürleri”nin özlü sözlerini...Dalai Lama ve Osho gibi uzakdoğu felsefesinin temel öğreticilerinin, felsefelerini...Hz. Mevlana, Yunus Emre gibi tarihten günümüze “gönül gözüyle yaşayıp aktardıkları mucizeleri, insanlığın katkısına sunan değerli “bilge”lerin tarihe mal olan bilge düşüncelerini alıntılıyorum...***Bundan amaç; insanların; hayata “beş duyu organının kısıtlı perspektifinin dışında; çok daha geniş bir vizyondan, gönül gözünün çerçevesinden” bakabilen “bilge düşüncelerle” tanışmasını sağlamak...Bugünden itibaren çok etkili bir İskoç kadın yazarın Eileen Caddy’nin “İçimizdeki Kapıları Açmak” isimli kitabından çok önemli bulduğum önermelerini yayınlamaya başlıyorum...Yılın her günü yazarın o güne mahsus bir önerisini yayınlayacağım...***Eileen Caddy 1953 yılında 40 yaşındayken “duymaya başladığı iç sesinin” anlattıklarını günlük düşünceler şeklinde bize aktarıyor...İngiltere’nin “ruhsal alanda en etkili elli kişisinden biri seçilen” Eileen Caddy’nin; İpek Cihan Bilgin’in tercümesiyle çıkan bu çok değerli çalışmasının “günlük öğütleri”ni her sabah, okumanız hayata bakışınızı değiştirecek...Bir süre sonra bunları içselleştirebilirseniz; çok farklı, huzurlu, mutlu ve evrenle uyumlu bir frekansa kanatlandığınızı göreceksiniz...***Dün 17 Kasım 2014’tü...Eileen Caddy’nin kocası ve bir meslektaşıyla işsiz kaldıktan sonra bir “karavan”da yeniden hayata başladıkları ve mucizevi bir yeniden başlangıç, ya da şimdiki deyimle geri dönüş yaptıkları 17 Kasım’ın 1962’nin 52. yıldönümü...17 Kasım 2010 ise benim kişisel tarihimde çok önemli bir kilometre taşıydı...O gün “birçok şeye yeniden başladım...”O yeni başlangıçtan sonra; “yeni mucizevi ilhamları, gönül gözünün yaşamsal önemini, hayatın derinlerdeki anlamlarını” kavramaya başladım...O günden sonra her gün yeni bir “bela”yla karşılaşmış gözüksem de, her sabah yeni bir mucizeyle uyandığımı fark ettim...17 Kasım 2014’te bundan böyle her gün yayınlamaya karar verdiğim bu kısa önermelerin “yüzbinlerce; milyonlarca insana ilham olmasını” diliyorum...Gönülden ve gerçekten...Biz insanlar bir “bütün”ün parçalarıyız...“Bütün”ü hissedebildiğimiz ölçüde insan halindeki parçacıklar; hayatı “bütün” olarak başka bir düzleme çıkaracaklar...Tüm kalbimle bu “niyet”in gerçekleşmesini diliyorum...‘SAHİPLENMEYE KALKTIĞINI KAYBEDERSİN...’18 KASIM için...“Sahip olduğun her şeyi ‘bütün’ün yararına kullan...Onları biriktirmeye ya da istiflemeye çalışma...Tam tersine paylaş...Çünkü ancak paylaşırsan büyüyecek onlar...Ve eğer birine ya da bir şeye tutunup sahiplenmeye çalışırsan, onu muhakkak ki kaybedeceksin...Yasa böyledir...Ve sen yaşadıkça onun bütün çevrende de böyle gerçekleştiğini göreceksin...***Eğer paket içinde tohumların varsa ve onları sen dolaba kaldırır ve unutursan, hiçbir işe yaramazlar...Orada öylece kalırlar...Ama onları alır, toprağa eker ve bakımını yaparsan, tohumlar sadece büyümekle kalmaz, devamlı çoğalıp artarlar... Bu yüzden sahip olduğun hiçbir şeye tutunma...Sahip olduklarını mutlulukla paylaş...Ve onların nitelik ve nicelik olarak büyümesine tanık ol...Uygun tutuma sahip olduğunda, tüm ihtiyaçların harika bir şekilde karşılanır...Her şey senin içindir...”ROBERT REDFORD’UN MERYL STREEP’E SÖYLEDİĞİ O SÖZLER...Out Of Africa (Benim Afrikam) filmi 10 Aralık 1985 yılında Los Angeles’ta vizyona girdi... Türkiye’de ilk gösterimi Mart 1987’deydi...Ben Atina’daydım o sırada...1986’nın son aylarında izledik eski eşimle filmi Atina’da birlikte... Ambelokipi’ye yakın bir sinema salonunda seyretmiştik filmi... Evimizin bulunduğu Leoforos Alexandras’ın sonlarına yürüyerek yarım saat; kırk dakika mesafedeydi...***Dört yıla yakın süren evliliğimiz artık gitmiyordu...Fakat fiiliyatta hiç yürütemediğimiz evliliğimizi “duygusal” olarak bir türlü bitiremiyorduk... Bir ilhama, bir dış etkiye, bir motivasyona, yüzümüze çarpılacak bir çarpıcı bir olaya ihtiyacımız vardı...Film bittiğinde bir süre yerimden kalkamadığımı hatırlıyorum... Sinemadan çıktığımızda, ‘eve yürüyelim istersen’ dediğimi anımsıyorum...***Yavaş yavaş eve doğru yürürken, sinema çıkışları hep yaptığım gibi “filmi bu sefer hiç konuşmadığımı” hatırlıyorum...Biyografik filmin dünyasından çıkamıyor; hayatı özgür ve maceracı yaşayan Robert Redford’un (Denys Finch), onu seven kadın Meryl Streep’e (Karen Blixen) söylediği sözleri aklımdan çıkaramıyordum...***Denys Finch’in (Robert Redford), hayatının çok ama çok uzaklarındaydım o sıralarda...Hayatı o sıralar benim için “kuyruklu bir yıldız” kadar uzaktaydı... Ne var ki oynadığı rolün; henüz tırnağı bile olamadığım karakterin “uzaklarda kendini arayan maceracı ruhuna” mest olmuştum...***Filmi izledikten sonra, otuz dakikalık yürüyüş esnasında filmin tek başına muhasebesini yaparken; “eşimle ayrılma vaktimizin geldiğini ve bunun engellenemeyeceğini” idrak etmiştim... Boşanma kararındaki sebatımı Robert Redford’un Out Of Africa’daki rolüne borçluydum ben...Önceki gece bir kanalda tesadüfen takıldığım Out Af Africa’da Denny Finch’i oynayan Redford’un; sevdiği kadına;-“Hiçbir şeyin ve kimsenin sahibi olamazsın... Bizler burada geçiciyiz... Gelip geçiyoruz buralardan...” repliğini duyunca irkildim...O sözlerin gerçek anlamını ancak yirmibeş yıl sonra anlamaya başlayacaktım... 2011’lerde İstanbul’da, bir başka “ayrılışın en esmer günlerinde”...***Denny Finch’i ve karen Blixen’i yaşamak istiyorsanız; sözlerin derinliğini kavramak istiyorsanız bugünlerde bir nostalji yapmanızda yarar var...Koyun bir Out Of Africa filmi DVD’ye... İzleyin Robert Redford’un Denys Finch Hatton karakterini doya doya...Sonunda biraz hüzünlenir-siniz... Ve fakat yalnız olmadığınızı hissedeceksiniz...
Hanife ile Hatice iki kız kardeş; Ege'nin şirin bir ilçesinde mütevazi bir hayat yaşayan anne ve babalarıyla birlikte yaşıyorlar...Hanife büyük...Hatice ondan bir yaş küçük...Aile içinde abla-kız kardeş karakterleri, istisnalar dışında çok belirgin bir model içerir...Abla usludur...Anne rol modelini benimser...Ailenin "olmasını istediği karaktere" bürünür...***Bu misyonunu, kız kardeşine ikinci bir anne gibi davranarak gösterir...Ablanın aldığı "ikinci anne rolü", ona aile ilişkilerde ebeveynin güvenini ve onayını getirir..."Abla" bu rolü benimser...Küçük kız kardeşe ise aile içinde "alkışlanacağı bir rol kalmaz maalesef..."Kız kardeş kendini kabul ettirebilmek için, dışarıya yönelir...Alkışı ve onayı dışarıda arar...Aile içi ilişkilerde "geçimsizdir..."***Herkes hatayı onda bulur...Oysa onun bir hatası yoktur...Anne annelik, baba babalık, abla ikinci annelik ve ebeveynlik rolünü benimsemiş; küçük kız kardeşe de kala kala tek rol niyetine "dışarıda şansını denemek" kalmıştır...Aile içinde geçimsizdir; çünkü geçinileceği bir karakter kalmamıştır...Roller kapılmıştır...Ona "yaramaz" rolü biçilmiştir..."Şansını hep dışarıda denemek zorundadır..."Şansını dışarıda denemek onun için "bir lüks, bir zeka göstergesi bir zevk ve yaratıcılık muamması değil, aslında biçare bir zorunluluktur..."Küçük kız kardeşin "dışarıların acımasız dünyasının dışında alkışlanacak ve onaylanacak başka bir mecrası yoktur..."Hayatı "acımasızlığa kilitlenmiştir..."Parıltılı hayatlar, alkışlar ve bu uğurda bitmek bilmez azaplar; onun lüksü değil kaderidir...***Çağan Irmak'ın "Unutursam Fısılda" filmini dün izlerken, Hanife ile Hatice'nin dramlarından; yıllardır üzerinde çalıştığım bu psikiyatrik kardeş modelleri düşündüm...Bir yıl arayla iki kız kardeş olarak dünyaya gelmenin kronolojisinin "iki kadının da kaderini nasıl değiştirdiğini" görüyordum bir kez daha...Filmde bu söylediklerimin hiçbirisi işlenmiyordu aslında...Çağan Irmak sadece, bu bilimsel psikolojik gerçeklere uygun karakterler yaratıyor Hanife ve Hatice'nin kişiliklerinden...***Siz filmi bu temel ailevi gerçek üzerinden izleyin...O zaman iki kız kardeşin, birbirleriyle ve aileleriyle olan dramlarını daha iyi anlama fırsatı elde edersiniz...Başrolü oynayan Farah Zeynep Abdullah'ın oyunculuğu muhteşem...Kerem Bursin'in oyunculuğu da karakteri filme cuk oturmuş...Senaryo iyi...Görüntü yönetmeni ve kurgu ekibinin elinden Batı'lı standartlarda muhteşem bir paralel kurgu çıkmış...***Çağan Irmak her filminde olduğu gibi bu filminde de insanı ağlatıyor...Filmin melodramatik özelliklerinin arada bir aşırıya kaçtığı vaki...Zaman zaman eski Yeşilçam filmlerini andıran esintiler taşıdığı da bir gerçek...Ancak Hümeyra ve Işıl Yücesoy'un muhteşem oyunculukları ile ortaya koydukları dramatik karakterler, filmin Yeşilçam esintilerini tuzla buz ediyor...Ortaya dört başı mamur batılı standartlarda gerçek ve çağdaş bir dram filmi çıkartıyor...İKİ KIZ KARDEŞİN BÜYÜYÜNCE DEĞİŞEN HAYATLARI...Abla kız kardeş ilişkilerinde; genelde "abla uslu; abla itatkar; abla söylenini yapar, abla kardeşini toparlar" kimliktedir...Alkışı ve onayı abla alır...Ne ki; "abla" hayatın ilerleyen dönemlerinde, ebeveynlerden aldığı onayın konformizminde, "çokça dış dünyaları fethetmeye yönelmez...""Mutluluğu ve huzuru ailenin içinde bulur..."Kendisi de ilerde mutlu ve huzurlu bir aile kurma özlemini, anne rol modelini benimseme işlevini kendine yakın bulur...Bu da bir süre sonra, hafif monoton bir yaşamı...Zikzaklar, dramlar ve parıltılı başarılardan ziyade; "istikrarlı ve monoton mutluluklarla" döşenmiş bir hayatı vaad eder...***Kız kardeş ise; kendi kanatlarıyla uçmak zorundadır...Tek başına bir hayatı kurmanın; hem anneye, hem babaya, hem de ablaya "ne mükemmel olduğunu alttan alta göstermenin" dünyaya kendini ispatlamanın gayretindedir...Bu acımasız yol, taşlarla kaplıdır...Yere düşecek, sürünecek, diz üstü kapaklanacak, yara bere içinde kalacak; hayatı "iniş ve çıkışlarda" yaşayacaktır...Bu da onun kaderidir...Filmde olduğu gibi Hatice gün gelecek ismini bile değiştirip Ayperi olacaktır...Sahnelerin ışıltısından, loş labirentlerin acımasız soğukluğuna; Hayat karşısındaki tecrübesiz sınavların hayal kırıklıklarından, etkileri yaşam boyu sürecek dramların zikzakları arasında gidip gelecektir...***Çocuklukta anne baba tarafından alınmamış hatırı sayılır "aferin", birkaç küçük onay, takdir niyetine bir miktar alkış; Hatice'nin hayatını; yalnız ve acımasız girdaplardan, zirvenin pırıltılı ışıkları arasına gidip gelen bir koreografinin eşliğinde dans ettirecektir...Hangisi haklı?..İkisi de...Hangisi haksız?..Hiçbiri...Peki gerçek nerede?..Her ikisinde de...***Filmden çıkarken gözümün önüne; 15 yaşımda uzayıp ve basıp gittiğim "aileyle ilişkilerim" geldi...Ne ablaydım ne kız kardeş...Tek başına bir erkek çocuktum...O erkek çocuğa da hayat ailesinin karşısında birbirinin zıttı iki seçeneği sunuyordu...Birincisini seçerse biraz huysuz ve geçimsiz; ama genelde nisbi olarak rahat ve güvenli...İkincisini seçerse; "Hatice'den başlayıp Ayperi'ye uzanan hayat çizgisinin mukkader dramlarında; kendinden mutlu, karşısındaki devasa güçlerden muzdarip, bir zikzak dansını yaşayıp gidecekti...O erkek çocuk hangi yolu seçti bilinmez...Ama ben; seni seviyorum Hatice!..
Hayatta hiçbir şey gizli kalmıyor...Gün geliyor ortaya çıkıyor, bütün gizlilikler, bütün kirlenmişlikler, kapalı kapılar ardında planlanan bütün tezgahlar bir bir dökülüyor...Türkiye'de oynanan bütün oyunlar "gizli ellerle" oynanıyor...Aslında bir orta oyunu oynanan...Üzeri allanıp pullanıyor, bir "tiyatro"ya dönüştürülüyor...***Her şey bir gün ortaya çıkıverir... Mesele şu ki;Onlar ortaya çıkarken; hayatın çok fazla kırılıp dökülmemesi, kendimizi ilerde çok da rezil edecek enstrümanlara yönelinmemesi...Yaşamımda hiçbir gizli kapaklı işim, ilişkim, bağlantım ve operasyonum olmadı... Bunları yapanlarla ilgili çok fazla ifşaatta bulunmayı da yeğlemedim...Hayatı başka türlü okuyorum ben...Yapmaya çalıştığım dostluklar... Sevdiğim insanlara ve hayata katmaya çalıştığım katkılar...Yetiştirmeye çalıştığım çocuklar, bir zamanlar gazeteciler ve yaşatmaya çalıştığım büyüklerle onlara verdiğim değerlerle "mutlu olmaya çalışıyorum..."***Zaman zaman bu köşenin okuyucuları "benden pek beklenmeyen sertlikte yazılar görüyorlar..."Yadırgıyorlar...Niye böyle sert yazdı bu kadar sevgi ve iyilikle doluyken diye...Biliyorum ki; hayatın gizli kalmış gerçeklerinin, manipülasyonlarının, mutlaka ortaya dökülecekleri zamanlar var...Hayatın değişmez yazgısı bu...Bunların başrol oyuncusu ben olmak istemiyorum...Fakat "benim irademle olan bir şey değil bu..." Evren ve kader bu görevi bana veriyorsa o görevi ben üstleneceğim...O misyonu ben yerine getireceğim...Çünkü "evren"in benim üstümde bir iradesi var...***Son zamanlarda "gizli kapaklı" işler yapanlar, gizli odakların emirleriyle hareket edenler arka arkaya provokasyonlara girerek "tahrik" politikası izliyorlar...Hayat "tarihi olarak" eğer o misyonu bana yüklüyorsa "bundan kaçamayacağımı biliyorum..."Onun için de yüksünmüyorum...Uzun zamandır sadece "kader"in bana biçtiği rolü düşünüyorum...O "rol" neyse yerine getireceğim...Kendimi gaza getirmemeye gayret ediyorum...Eğer hayat o rol için beni biçtiyse; "tarihin gerektirdiği misyonu" yerine getirmekten zerrece imtina etmeyeceğim...Şimdi çocuklarımın ve sevdiğim dostlarımın olmasının benim için ne kadar değerli olduğunun farkındayım..."Yalnız" değilim artık...BİLGEDEN ÖĞRENİLEN YEDİ GERÇEK...Bir bilge kendisiyle çok uzun zamandır çalışan öğrencisine sorar;- “Kaç yıldır benim yanımdasın?..”- “Yirmibeş yıldır efendim...”- “Bu zaman süresince ne öğrendin?..”- “Hiçbir şeye değişmeyeceğim yedi temel gerçeği öğrendim efendim...”- “Neredeyse bütün ömrüm seninle geçti... Topu topu yedi tane gerçek mi öğrendin benden?..”- “Evet... Çok önemli gerçeklerdi bunlar...”1. GERÇEK...“Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor... Ona gönül verip bağlanıyor...Ancak bunların hemen hepsi insanı yarı yolda bırakıyor...Ben ise beni hiç bırakmayacak; ölümden sonra bile benimle gelecek şeyleri aradım...Ve dost olarak iyilikleri seçtim kendime...Ki onlar sonsuz bir yükselme yolculuğuna çıkan insanoğlunun hiç tükenmeyecek gıdası ve gerçek dostudur...İyilikleri seçtim kendime dost niyetine...2. GERÇEK...Baktım ki insanların birçoğu geçici dünya değerlerine dört elle sarılıyor...Onları koruyor...Kasalarda saklıyor...Kaybolmaması için her çareye başvuruyor...Kimi zenginliğine;Kimi güzelliğine;Kimi ününe tutunuyor sımsıkı...Onları elden çıkarmamak için çırpınıp duruyor...Oysa ben varlığımı ve bütün isteklerimi o’na satıp; gönlümü yalnız O’nun sevgisine açtım...3. GERÇEK...İnsanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını görüyorum...Ancak birçoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne basarak yükselmek istiyor...Bunun üzerine üstünlüğü geçici dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlakça yükselmekte, kötülüklerin her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım...4. GERÇEK...Bakıyorum ki insanlar, sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor, boş yere hayatı zehir ediyorlar kendilerine...Bütün bunların benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini görüyorum...Ve gönlümü bütün bu kirlerden arıttım...Dostluk, huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum...5. GERÇEK...Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor...Başkalarını suçlamak yolunu seçiyor...Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyor...Oysa insanın başına ne geliyorsa, kendi yüzünden ve kendi eliyle geliyordu...Bunu görüp, yalnız kendimle savaşa girerek, nefsimin iradesine uymamaya ve vesvese verenin ağzına düşmemeye çalıştım...6. GERÇEK...Bakıyorum ki insanlar; bir lokma ekmek ve dünya geçimi için helal haram demeden, her türlü hakkı çiğnemekten çekinmiyorlar...Hem başkalarının hakkını alıp, onları yoksul bırakıyor, hem de bu haksızlığın azabını ağır bir yük gibi vicdanlarında taşıyarak iki kere kötülük etmiş oluyorlar...Oysa doğru yaşandığında,hakça bölüşüldüğünde dünya nimetleri insanlara yetiyor daartıyor bile...7. GERÇEK...İnsanlar bir şeye dayanmak ve güvenmek ihtiyacındalar...Kimi zenginliğine...Kimi güzelliğine...Bunların hepsi bir süre sonra yıkılacak iğreti destekler...Ben ise yalnız O’na sığınıp O’ndan yardım diledim...Bunun karşılığında sonsuz bir güven duydum...”(Burçin Alpacar’ın Bir Not Var Sizlere kitabından)
“Şimdi kılıksızım, fakatBorçlarımı ödedikten sonraİhtimal bir kat da yeni esvabım olacakVe ihtimal senYine beni sevmeyeceksin.Bununla beraber Pazar akşamlarıSizin mahalleden geçerken,Süslenmiş olarak,Zannediyor musun kiben de sanaŞimdiki kadar kıymet vereceğim?..”***Hep “kendimizi olduğumuzdan birkaç misli fazla göstermeye meyilli bir süper egomuz..”Hep bir ultra güç vehmettiğimiz varlığımız...Hep “yıktı mı geçen, vurdu mu oturtan bir kimliğimiz...”Hep “her şeyin önünde ve üstünde koşan bir şanımız var...”***Hiç geride kalmadığını zanneden... Hep etrafa haddini bildirmeye yönelen süper egolar;Bu coğrafyayı en sonunda yaşanmaz bir cehenneme dönüştürdü...Milyonlarca insanın birbirinden hesap sorduğu...Milyonlarca insanın birbirine had bildirdiği...Korkunç bir güç savaşının, insanları birbirini linç etmeye yöneldiği, bir kör döğüşün içinde cehennemde kavruluyoruz...***Bugün Orhan Veli’nin ölüm yıldönümü...14 Kasım 1950’de 36 yaşındayken veda etti Orhan Veli bu dünyaya...36 yıllık kısacık ömründe;Şairin en çok neyini sevdiğimi düşündüm dün akşam...Anladım ki ben esasen Orhan Veli’nin;“Çelebiliğini...Hırslarına gem vuran sadeliğini... Kendini matah bir şey bulmayan hicvini...Kendisiyle dalga geçen, vazgeçilmezi oynamayan ironisini seviyorum...”***Orhan Veli’nin çaresizliği empatik geliyor bana...Garipliğinin içindeki insanlık sıcak geliyor bana...Samimiyetiyle beraber at başı giden vurdumduymazlığı içine çekiyor beni...Hayatla ve kendisiyle dalga geçebilen ironisi gülümsetiyor beni...Hüzünlerinden intikam biriktirmeyen bilgeliği ısıtıyor içimi...Yazının başında yayınladığım Pazar Akşamları şairin kendini ele veren bir şiiridir...“Macera“ şiiri ise hayatının bir özeti gibidir;MACERA“Küçüktüm, küçücüktüm,Oltayı attım denize;Bir üşüşüverdi balıklar,Denizi gördüm.***Bir uçurtma yaptım, telli duvaklı;Kuyruğu ebemkuşağı renginde;Bir salıverdim gökyüzüne,Gökyüzünü gördüm...***Büyüdüm, işsiz kaldım, aç kaldım;Para kazanmak gerekti,Girdim insanların içine,İnsanları gördüm...***Ne yardan geçerim ne serden;Ne denizden ne gökyüzünden ama...Bırakmıyor son gördüğüm,Bırakmıyor geçim derdi...***Oymuş diyorum zavallı şairinGörüp göreceği...”‘AŞK BENİM SİVRİ TARAFLARIMI TÖRPÜLEDİ’“Eskisi gibi dışarı çıkıp gezmiyorum...Hiçbir şey kaçırdığımı düşünmüyorum..Durmadan alkol ve sigara tüketen insanlarla örtülü ortamlar... galalar...Açılışlar...Davetler ve kırmızı halılardan sıkıldım...Sadece çocuklarımla ve sevdiklerimle zaman geçirmek istiyorum..." diyor Monica Bellucci...Dünyanın en çekici, en güzel en yaşsız, en arzu edilen kadını seçiliyor arka arkaya her tarafta...***O ise, kırmızı halılar, galalar, sigara ve alkol tüketen insanlarla dolu örtülü mekanlar yerine; sadece çocukları ve sevdikleriyle bir hayatı arzuluyor...Sözlerinnin şifresi şu:-"Hiçbir şey kaçırdığımı düşünmüyorum..."Evimin dışında geçen çok fırtınalı bir hayatım oldu15 yaşından 50 yaşına kadar; tam 35 sene...Hayatımın fırtınaları dinmedi; aynendevam ediyor...Ama ben artık evimin dışında karşılamıyorum o fırtınaları ve kasırgaları...***Evimin sıcaklığında, çocuklarımın yanında; sigara ve alkol tüketen insanların örttüğü gecelerin, davetlerin ve mekanların dışında, yazının, kitapların, filmlerin, romanların, tarihin ve biyografilerin gizeminde karşılıyorum hayatı...Zaman zaman düşünüyorum..."Çocuklarım büyürken bir fedakarlık olarak mı yaşıyorum bu hayatı?.." diye.Eğer öyleyse gün gelip; "sizin için ne fedakarlıklar yaptı bu babanız mı?.." diyeceğim...Hayır...***Sorunun cevabı Monica Bellucci'nin yanıtında gizli...-"Dışarda hiçbir şey kaçırdığımı düşünmüyorum..."Monica Bellucci; Roma; Londra ve Paris...Üç şehir arasında mekik dokuyarak yaşıyor...Roma esas mekanı...Londra'da evi var...Paris'te ayrı evlerde yaşadığı kocası kalıyor...***Esquire dergisinde Tolga Akyıldız muhteşem bir Bellucci portresi yazıyor..."Yaşsız Kadının Efsanesi" diye...Claudia Cardinale ve Sophia Loren'den etkilenen, Monica "aşk" için şöyle konuşuyor:- "Kariyerim beni her zaman heyecanlandırdı... Ama aşk hep önce geldi... Aşk benim sivri taraflarımı törpüledi, dengeledi... Kariyerimde çok şey başarmış olmama karşın, hep bir aşk kadını olarak kalmayı yeğledim... Yaşlandıkça daha güzel ve akıllı bir kadın oluyormuşum gibi geliyor... Belki de bu nedenle sevemedim Hollywood'u... Hollywood endüstrisinin oyunculuktan çok, gençlik ve zayıflıkla ilgili takıntıları var... 40'ın üzerindeki Hollywood yıldızlarının sık sık sağlığını kaybetmesi bundan...Ben Monica olarak kalıp bir yandan da Hollywood'un beklentilerini karşılayamazdım..."***35 yıllık meslek kariyerime bakıyorum...Sonra da yazarken elimin gittiği "aşki flashback'lere..."Anlıyorum ki, "meslek, kariyer, başarı, muhteşem ratingler, mucizevi habercilik..."Tüm bunlardan elde kalan "yaşadığın aşklar, sevgiyle baktığın çocuklar ve uzun yaşatmaya çalıştığın annen ile baban..."Geceler, davetler, galalar, kırmızı halılar, sigara ve alkol tüketen insanlarla örtülü mekanlar..."Dışarda hiçbir şey kaçırdığımı düşünmüyorum..."
-“İllegal (Yasa dışı) mücadeleye girerken aileme, çocuklarıma söyledim bunu...‘Ben artık sizden ayrılıyorum’ dedim...”-“Ne dediler?..”-“Ağladılar, üzüldüler... Bizi; çocuklarını bırakma dediler... Sekiz çocuğum olmuştu... (Biri daha sonra ev baskınında ölüyor)... ‘Ben artık sizden ayrılıyorum‘ dedim...”***“Teslim Töre ve THKO (te-aş-ko okunur)...70’lerde radyoda okunan sıkıyönetim bildirilerinde bu tınılar duyulduğunda, bu isimler geçtiğinde haddinden fazla mücadele ve kavga çağrışımı yapardı...” diyor; Milliyet gazetesinde; röportajı yapan Ahmet Tulgar...Teslim Töre...THKO ve Deniz Gezmiş’lerle adı birlikte anılan “sosyalist gençlik lideri...”Tulgar’ın verdiği bilgilere göre, 22 yıl illegal yaşıyor Teslim Töre...19 Aralık 2000’de cezaevleri ateşe verildiğinde Bayrampaşa cezaevinde bulunuyor...-“İlk kez o gün ölümden korkmuştum...” diyor...-“Kendiminkinden değil... Benimle beraber cezaevinde olan oğlumun benden önce ölmesinden korkmuştum... Koğuşa ateş açılmaya başlandığında kucağıma yatmıştı oğlum...”***Amerikan 6. filo askerlerini İstanbul’da denize döken Teslim Töre kızını 13 yaşında Amerika’ya okumaya gönderiyor...İşte o kız; önceki gece “O Ses Türkiye” yarışmasında “Dokunma” isimli muhteşem tınılı, içli mi içli bir şarkı söylüyor...Şarkıyı söylemesini beğenen Hadise’yle çalışmak istediğini ifade ediyor...Hadise yarışmada onunla çalışmak için butona basıyor...Teslim Töre’nin kızı Sidenur’la; Hadise beraber çalışacak olmanın mutluluğunu yaşıyorlar canlı yayında...***Dalıp gidiyorum otuzbeş yıl öncesine o sahneyi görünce...Teslim Töre’nin 78 gençliğine devrimci rol modeli olduğu günlere...18-19 yaşındaki bana ve benim gibilere, “devrimci mücadelenin, devrimciler için çocuk yapmayı erteleyeceğini” söylediği yıllara...Cezaevlerinin kutsandığı...Oradaki ‘yatış’ların örneklendiği... Rol modellerin devrimci mücadele içinde çocuk yapmamayı tavsiye ettiği... Hapislerde yaşanırken doğmuş çocukların ‘devrimci’ mücadele ile pratik içinde daha iyi gelişeceklerinin teorize edildiği...O günler geliyor gözlerimin önüne...Devrimci kuşakların aile kurması, kursa bile aile merkezli yaşaması kesin olarak kabul edilmezdi, aşağılanırdı...***Bayrampaşa cezaevinde yangın çıktığında ilk kez 2000 yılında çocuğu ölmesin diye korktuğunu itiraf ediyor Teslim Töre... 22 yıl illegal yaşarken, duymadığı korkuyu, çocuğu cezaevinde korunmak için dizine yatınca duymaya başlıyor...THKO’nun kurucu lideri o Teslim Töre’nin kızı Sidenur Töre; önceki gece bir şarkı yarışmasına katılıyor Türkçe popta Türkiye’nin en ünlü popçularından biriyle çalışmayı hak ediyor...Babaların hülyaları, rüyaları, eylemleri, planları ve çocuklarının yaşadıkları...***Teslim Töre’ye THKO’yu kurar ve yirmi iki yıl illegal savaşırken, ilerde doğacak kızının televizyonda pop dalında bir şarkı yarışmasında yarışmacı olacağını söyleseler ne derdi acaba?..Birkaç yıl önce kendisiyle röportaj yapacak olan Ahmet Tulgar’ın “Taksim’deki Marmara Kafe’de oturup röportaj yapalım” teklifine;-“Buralarda oturursak, devrimci arkadaşlar yanlış anlarlar... Bizi eleştirirler...” diyen Teslim Töre’nin kızı Sidenur Töre... ***On yıl önce Bebek’te Lucca Cafe’de güzel bir kızla tanışmıştım...-“Adın ne?..” demiştim...-“Eylül...” demişti...12 Eylül 80 gününü hatırlamış irkilmiştim...Belli ki solcu olan babası 1980; 12 Eylül’ünde doğan kızına “Eylül” adını özellikle koymuş, darbeyle kaybettiklerini, doğan bebeğiyle kazanmaya çalışmıştı...Birkaç dakika sonra ablasını tanıştırmıştı Eylül...-“Bu da Eylem...” demişti...Eylem anlaşılıyordu ki; 12 Eylül öncesinin arka arkaya “eylem konduğu günlerde doğmuş” ve Eylem adını almıştı...“Eylül” tankların bütün “eylemciler”in üzerinden geçtiği Eylül 1980 darbesinde doğmuştu...***İki genç ve güzel kıza bakmıştım uzun süre...Bebek’in en ünlü kafe restoranına takılıyor, babalarının koyduğu isimlerin çok uzaklarında bambaşka bir hayat yaşıyorlardı ikisi de...Kim bilir; bugün çatık kaşlarla, bitmek bilmeyen tartışmalarla “Türkiye’yi değiştirdiğini” düşünen kesimler, bundan yirmi yıl sonra kendi çocuklarını gördüklerinde ne düşünecekler?..Bebek Lucca Cafe’deki Eylül ve Eylem... O Ses Türkiye yarışmasındaki Sidenur...Babaların “çocuk yapmayı bile erteleyen, sosyalizm-komünizm mücadeleleri, bu uğurda verdikleri hayatları ve o babalardan doğan çocukların, babalarının vakti zamanında yok olması için ölümüne mücadele ettiği hayat tarzları...***Babaların ettikleri mücadele, kendi kızlarının hayatlarını bile değiştirmemişti...Bunların farkındaydım...Onun için çocuklarıma “Deniz” adını koyarken, ilk adlarını özellikle değiştirmedim...Esasen ilk adlarıyla çağrılmalarına ses etmedim...“Deniz ismi; sadece nahif ve memleketi uğruna ölümü göze alan, bir genç adamın adı olarak isimlerinin bir kenarında duruversin” istedim...Nahifliğin ve dürüstlüğün, özgürce yaşamanın ve bağımsız kalabilmenin sembolü olarak...Yoksa çocuklarla ilgili başka bir beklentim yok...Ve olmayacak... ***Uzaklarda bir gün, belki “baba”larının,onları düzgün yaşatabilmek uğruna “bu topraklarda nice dehlizlerden ve suikastlerden, linçlerden ve ince kıyım psikolojik işkencelerden” geçtiğini düşünürler...O zaman isimlerinin yanına neden “Deniz” konduğunu anlayacaklar... O kadarı yeter...Deniz’ler ölmez!..
Jamie Foxx’u, karısını bırakıp “aşık olduğu ve rüyalarını süsleyerek idealize ettiği güzel kadını, yeniden yaratmaya çalışırken” izlerken, neler olacak diye merakla bekliyorum...“Rüya Kızlar” filmi 1981-87 yılları arasında çok popüler olan The Supremes adındaki Amerikan müzik grubunu anlatıyor...Jamie Foxx; Eşinin derin ve gırtlaktan gelen sesiyle ‘solisti’ olduğu grubu, müzik piyasalarında tutturabilmek için, sesinden ziyade güzelliği ve dişiliğiyle ön plana çıkan kadını (Beyonce)’i solist yapıyor...***Sonra da genç ve güzel kadından bir “star” yaratmaya çalışıyor...Bunu başarıyor...Rüya Kızlar grubunu Amerika’nın en popülerleri arasına sokuyor ve aşık olup star yaptığı kadınla evleniyor...Diğer kadını terk ederek...Kendi para ve lüks içinde yüzerken, yeni karısı da star oluyor...***Ancak bununla yetinmiyor ve genç güzel karısını sinema dünyasında da star yapabilmek için ünlü Kleopatra rolünü oynaması yolunda baskı yapıyor...Ne ki genç kadın, artık “erkeğin yarattığı kadın olmaktan” kopuyor ve “kendi kendisinin kadını” olmaya başlıyor...-“Senin beni yaratmanı istemiyorum... Bu ben değilim... Ben kendim olmak istiyorum...” diyor...***Hayatta ne çok yönetmen, yapımcı, besteci yaptıkları eserlerden “aşık oldukları kadını” yaratmaya kim bilir?..Erkek aşık olduğu kadına “en değerli şeyini vererek” onu verdiği bu şeyle baştan yaratmayı ve onun sahibi olmayı arzu eder...Bir kadına sahip olmak...Hiçbir zaman olmayacak bir duaya “amin” demektir bu...***Gerçekte kimse kimseye sahip olamaz...Fakat nisbi bir sahiplenme olgusu geçerliyse eğer;Bir kadının bir erkeğe sahip olma gücü...Bir erkeğin bir kadına sahip olma gücünden kat be kat fazla...***Kadın erkeği doğurur...Doğurduğu erkek üzerinde manevi gücü sonsuzdur...Kadın erkeği yaratır...Doğumla başlar bu yaratım;Büyütürken devam eder...Kişiliğine kodlarını şırıngalarken şekillenir...Kadın erkeği “doğanın kendisine bahşettiği güçlerle” yaratabilir...Ama erkek kadını yaratamaz...Sadece yarattığını sanır...***Kadının yaratma gücü zamanla ve yıllarla azalmaya başladığında, yerine erkeğin eşi olan diğer kadın girer...Bir erkek her daim bir kadın tarafından yaratılmaya güdümlenir...Erkeğin bilinçaltı istediği “kadın tarafından yaratılma duygusu” kadında tam tersinedir...***Bir kadın, bir erkek tarafından sahiplenilmek istese de, yaratılmak istemez...Kendi kendini yaratmak ister...Kendi kendini yaratırken, erkekten yararlanmak ister...Kendinin yaratıcısı olma imzasını bir erkeğe bağışlamaz...Erkeğe ancak kendi sanat eserini yaratmak düşer...Kadını yaratmak misyonunu erkeğe hiçbir kadın vermez...***Çok uzun yıllar önce, “genç bir kadın üzerinde sonsuz etkilerimin olduğunu” düşünürdüm...Onu “yaratmak” için iddialı bir istesem bulunmasam da; katmaya çalıştığım değerlerle, “gelişimine büyük etkiler” yaptığımı varsayardım...Kendi emek ve katkılarımın kadın üzerindeki yansıması; onu enteresan bir şekilde bana sevdirmekteydi...Genç kadına kendimce “önemli değerler” katmış, üzerinde etkili olmuştum...Bu durumda onun üzerinde etkili olduğumu sanıyordum...***Bir yılbaşı haftası “hayatının bilinmeyenlerini karşıma çıkardı...”Hiç tahmin etmediğim bir yerde ve zamanda, hiç bilmediklerimle karşılaştım...Hiç beklemediğim insanların tanıklığında, bir “meçhul” aydınlandı...***Yeni yılla birlikte hayatımın en yaşlarından birini alıyordum...Yakıştırdığım kadınla uzaktan yakından bir alakası yoktu...Tamamen başka bir hayatı, zevkleri, ihtirasları ve “oyuncaklar”ı vardı...O gün; hiçbir zaman, hiçbir halükarda, hiçbir kadına, hiçbir platformda “sahip olunamayacağını” anladım...***Jamie Foxx’un; Beyonce ve Eddie Murpy’le oynadığı Rüya Kızlar’ı seyrederken; “şimdi ne olacak” diye çok meraklandım...Merakınızı öldürmeyeyim...Fakat bir erkek her zaman bilmeli ki;Bir kadın bir erkeği yaratabilir...Ancak bir erkek; bir kadını hiçbir zaman yaratamaz...ERKEĞİN EN SEVDİĞİ ESERİ SEVDİĞİ KADINA VERMESİ...Erkeğin en sevdiği eserini bir kadının okuması için vermesi ve onun popülerliğinden duyduğu sahiplenici haz çoğu zaman yıkıcı olur...Lili Marlene filminde efsanevi şarkının yaratıcısı Robert isminde İsviçre’li Yahudi’nin korkunç trajedisi anlatılır...Filmde Yahudi olan Robert’ın şarkısı Lili Marlene Alman askerlerini ayağa kaldıran, onları motive eden, doping olan, onlara ilham veren şarkı haline gelmiştir...Şarkıyı söylemesi için verdiği Alman sevgilisi ise; Alman generallerle, Berlin krem de la krem’inden erkeklerle aşklar yaşamaktadır...Kadının söylediği efsanevi şarkı öldürülen Yahudi’lerin katliamında bir enstrüman olarak kullanılmaktadır...-“Hepimiz hata yaparız...” der mücadele arkadaşı Robert’e, gizli bir hücre evinde...Robert’in şarkısı Lili Marlene çalmakta, sevgilisi söylemekte ve Robert’in ırkı katledilmektedir...Unutulmayacak bir sahnedir o...