Gün geçmiyor ki bir arkadaşım arayıp “bu kez tamamen bitti” demesin. Ve hatta gün geçmiyor ki “yahu 3 bin kere ayrıldınız, yine barışırsınız” demeyeyim. Ne acaip canlılarız biz di mi ya. Şöyle adam akıllı bir ilişkimiz olsun isteriz, ve olur da, sonra triplere girer, acaip acaip sorunlar çıkartır dünyayı hem ona hem kendimize dar ederiz. Bir ortamız yok yani.
- Yalnızlığa tur bindirirken dost meclislerinde “yeni ilişkimde huzur istiyorum ben” diye şekiller yaparız, o asırlardır beklenen ilişki başladığında da en büyük arızaları çıkaran huzuru hunharca baltalayan bütün eylemleri biz yaparız.
- ”Kıskançlığın fazlası zarar” der yataklı tedavilik kıskançlıklarımızla sevdiceğimizi nefes alamaz hale getiririz. Tüm saykolukları yaptıktan sonra işimize gelmeyince de “kıskanmıyor insan sevmiyordur” gibi dangoz bir düşünceyi gezegenin en büyük doğrusuymuş gibi empoze etmeye çalışırız.
- Sevişemeden ölmeye 5 dakika kalmışken yeni sevgili kriterlerimizin ilk maddesini “dürüst olması” olarak açıklar, ama biriyle beraber olmaya başlayınca bu beklentiyi rafa kaldırırız. Dünyanın en dürüst insanıyla beraber olduğumuzu bilsek de ona dünyanın en büyük şerefsizi muamelesi yaparız. Hep bir açık arama peşine düşeriz, hep abuk subuk senaryolar yazarız, hep bir “neden durup dururken bana iyi davransın ki” temalı denyo kafalara gireriz. Sonra Usain Bolt deparıyla kaçınca da “kendi kaybetti” diye aciz ötesi avunmalar yaşarız.
- ”Her şeyini bana anlatsın” diye ortamlarda güzellemeler yapıp, her şeyini anlatan sevgilimiz olduğunda doğduğuna pişman ederiz. Anlattıklarını sonra sonra başına kakar, her küçük tartışma sonrası “sen küçükken bakkaldan sakız çalıyormuşsun, pis hırsız” diyecek kadar psikopata bağlarız. Yatacak yeri olmayan bilinç altımız küçük kavgalar, tartışmalar anında onu belaltından vurabileceğimiz türlü pisliği dilimizin ucuna getiriverir. O dilinin ucuna gelen şeyleri ne kadar ötelersen o kadar kralsın. Öteleyemiyorsan da git cennet mahallesinde yaşa. “Senin ağzını caaaaart diye ayırırım” diye bağıra bağıra gez sokaklarda.
- Lafa gelince “benim için mühim olan ruh güzelliği” der, ama yakışıklılık ya da güzellik ortalaması genel geçer ortalamanın altında olan tiplere selam vermeye bile tenezzül etmeyiz. Al bak şu bir tuhaf evlilik programlarına bu tiplerden bir milyon tane var. Ulan sen iki dakika önce “benim için ruh güzelliği ilk planda gelir” demedin mi? Dedin. Eee bir çay bile içmeyi reddediyorsun teyzeyle? Nasıl olacak o iş. Nasıl anlayacaksın ruhu güzel mi değil mi? Düşün bak bunu evlilik programına katılan köprüden önce son çıkıştaki 70 yaşında dedeler bile yapıyor. Çevremdeki bazı arkadaşlarım da aynen böyle.
- Bir de şey var; yalnızlıktan ölmek üzere olan, cinsel organlarını örümcekler sarmış, gelgelelim “çok seçiciyim” diye vızırdayan metropol insanları. Hem “yalnız ölücem” diye ağlarlar, hem de gelen masumane kahve içme tekliflerini kafadan reddeder bunlar. Yahu git iç işte ölür müsün? İki insan tanı, uymazsa da tecrübe hanene yazarsın. Bir sonraki flört için de antreman olur belki hem.
- Bunların bir değişik versiyonu da 23 saat fal baktırıp, müstakbel manita adaylarına 1 saatlerini ayırmayanlar. Kainattaki bütün falcıları tanır bu manyaklar. Hayatlarını “isim söyleyen falcı adresi” bulmaya adamışlardır. Bunlara isim veren falcı adresi ver, paraları olmasa bile dedelerinin takma dişlerini satar giderler o falcıya bu şuursuzlar. Maaşlarının dörtte üçünü falcıya büyücüye verip “30 sene çalıştım ev sahibi olamadım” diye yakınıp dururlar sonra da. Yahu kısmetin çıktı işte Allah’ın delisi, gitsene o adamla içsene işte bir çay, bir kahve, bir şey. Yok anam yok, isim veren kişi Nostradamus olsa ve adamın ismi Nostradamus’un verdiği isimle aynı olsa yine bir maraz bulur çıkarır bu sosyopatlar.
- ”Ailesinin bana yaklaşımı çok önemli” der, ortada hiçbir problem yokken birlikte olduğumuz insanı “kardeşini öldürürsen seni daha çok severim” gazına getirebilecek hallere gireriz. Onu ailesiyle kendimiz arasında bir yerde bırakıp salağa çeviririz. Sözde çok sevdiğimizi söylediğimiz o zat-ı muhteremin fena halde arada kaldığının ve ne yapacağını bilemez hale geldiğinin farkında olmayız. O ruhumuzu esir alan nefretlik egolarımız yüzünden, karşımızdaki insanı maymuna döndürdüğümüzü anlamayız.
Örnekler çoğaltılabilir. İnkar etmenin anlamı yok, bunların çoğunu yapıyoruz. Oysa hayatı daha kolay yaşanır bir hale getirmek bizim elimizde. Çelişkilerimizin bilincinde olmalı ve sık sık “ben ne yapıyorum” kafasıyla aynaya bakmalıyız. Çünkü hayat gerçekten çok kısa ve “mutluyum” demek için az zamanımız var. Yarın her şey için çok geç olabilir.
İlişkiler, 7/24 çelişkiler
Haberin Devamı

