28 Şubat’ın ‘kaynayan’ boyutu

28 Şubat 2012

Bu yıl 28 Şubat anmaları oldukça yoğun geçiyor. Kendisini dönemin mağduru olarak hissedenlerin, hesap sorulacağına ilişkin beklentilerinin artmasıyla son darbe daha da çok konuşulacak. Ancak önemli önemsiz anılarla, “ben olsaydım acayip direnirdim” edebiyatlarıyla değinmek, 28 Şubat darbesinin bütün boyutlarının aynı açıklıkla görülmesini güçleştirebilir. ***Bugün 28 Şubat dönemi deşilirken tek unsur olarak Refahyol hükümetinin iktidardan gönderilmesi öne çıkarılıyor.28 Şubat müdahalesinin hedefinde sadece Refahyol hükümeti yoktu. Basında sıklıkla ve etkili biçimde yer almaya başlayan Kürt meselesinde barışçı çözüm yollarının aranması gerektiği yönündeki görüşlerin önünün kesilmesi vardı.O dönemde havaya giren Çiller’in ağzından çıkan “Kürt meselesinde Bask modeli örnek alınabilir” gibi düşüncelerin siyasilerin zihninden atmak vardı.Susurluk kazasıyla ortaya çıkan kirli örgütlenmelerin, faili meçhul cinayetlerin üstünün örtülmesi vardı.Gazi Mahallesi‘nde başarılı olan türden provokasyonlarla savaş halinin sürmesinin sağlanması vardı.Refahyol hükümetinin gönderilmesi 28 Şubat operasyonunun en kolay tarafı oldu. Zaten üflesen düşecek bir hükümet, “korkutularak” ve birkaç kasetle haber ortaya sürülerek kolayca gönderildi. Operasyonun kamuoyundaki etkisi, Susurluk’a tepkinin Refahyol’a tepkiye dönüştürülmesi için de kullanıldı ve bunda başarılı da olundu.***Bugün 28 Şubat müdahalesinde basının kullanılması üzerine de çok konuşuluyor. Kuşkusuz o dönemde durumdan vazife çıkarmış gazeteciler vardı, “bu ülkede asıl iktidar askerdir ve her zaman onunla iyi geçinmek gerekir” diye düşünenler de vardı. Ama asıl egemen olan duygu, dönemi mümkün olduğu kadar az hasarla atlatmaktı.Sürekli tırmandırılan bir korku ortamında insanların, gazetecilerin hayatlarının tehlikeye girmemesini sağlamak da o günlerde hep düşünülmesi gereken bir konuydu.***28 Şubat darbesini planlayanlar ve yürütenler o sırada başarılı oldular. Kürt meselesi ve terör konuşulurken “barışçı çözüm” ve “demokrasi” kelimelerinin telaffuz edilmesini on yıl ertelediler.Bugün 28 Şubat’ı değerlendirirken, operasyonun hem Kürt meselesi tarafını hem şu anda yargı önünde olan bütün darbe hazırlığı ve siyasete müdahale davalarıyla bağlantısını görmek gerekiyor.“28 Şubat bin yıl sürecek” diyenler de bunu kastediyordu.28 Şubat’ın bin yıl sürebilmesinin önüne geçmek için demokrasinin bütün kurumlarıyla yerleşmesini sağlamak ve Kürt meselesini 28 Şubat’ın istediği şekilde değil, engellemek istediği şekilde çözmek gerekiyor.

Devamını Oku

Çağdaş sosyal demokrat parti olmak...

27 Şubat 2012

CHP’nin yönetiminin Kılıçdaroğlu ve kadrosunda olduğu şimdi söylenebilir. İki gün art arda yapılan siyasi tartışmasız kurultaylarda eski kadro net bir yenilgi aldı.CHP’nin devletçi-ulusalcı kanadının bu yenilginin ardından parti içinde varlığını sürdürmesi artık çok zordur. Parti örgütünde başlatılmış olan yenilenmeyle birlikte eski kadronun tutunması son derece güçtür ve büyük olasılıkla partiden ayrılarak kendilerine yeni bir çatı arayacaklardır.***CHP kurultaylarında herhangi bir siyasi tartışma olmadı, ülkenin ve partinin geleceğiyle ilgili herhangi bir siyasi sunum yoktu.Genel Başkan’ın ilk konuşmasında “CHP iktidarında uçak ve denizaltı yapıldı” gibi eğlenceli, anekdot olarak anılabilecek kısımlar dışındaki tek siyasi sözü, konuşmanın sonunda söylediği “CHP’yi çağdaş bir sosyal demokrat parti yapacağız” cümlesiydi.Kılıçdaroğlu ve kadrosunun “çağdaş sosyal demokrat parti” tanımının içeriği ve neyin kastedildiği tam bilinmiyor. Partide bugüne kadar yaşanan siyasi dalgalanmalarda bolca birbiriyle çelişen ifadeler yer aldığı için, önce bu tanımdan ne anladıklarını belirlemeleri gerekiyor.***‘Yeni CHP’nin önünde 2014 yerel seçimine kadar iki yılı aşkın bir süre var. Bu süreyi iyi kullanmak, “Yeni CHP”nin ne olduğu, ne olması istendiği yolunda net mesajlar oluşturmak ve bunları anlatmak için iki yıl yeterli bir süredirAma, uzun zaman ulusalcı-devletçi “narkoz” altında kalmış CHP’lilere “çağdaş sosyal demokrat”ın ne olduğunu anlatmakta ve onları çağdaş sosyal demokratlığa ikna etmekte büyük güçlükler yaşanacağı kesindir.Bütün bunları aşmak için, 2014 seçimine veya iktidar partisiyle kısır çekişmelere kurban edilemeyecek bir “toptan inşa” sürecinin yürürlüğe konulması şarttır.***Böyle bir “toptan inşa”nın ne kadar mümkün olacağını şimdiden söylemek kolay değil. 30’lu yıllardan itibaren oluşmuş güçlü bir devletçi-muhafazakâr yapının çağdaş sosyal demokrat anlayışa dönüştürülmesi sadece yeni yönetimin iyi niyetine bağlı değildir.Bu dönüşüm için çok kuvvetli bir siyasi irade ve net bir “sol vizyon”un sürekli diri tutulması gerekiyor.Kılıçdaroğlu ve kadrosunun bu hatta başarılı olması, her durumda Türkiye’de demokrasinin gelişmesi sürecine büyük katkılarda bulunabilir ve CHP de ancak böyle bir süreçte dönüşebilir.

Devamını Oku

Sadece mevzuat değil

27 Şubat 2012

AKP çevrelerinde bir süredir Batı basınındaki eleştirilerden yakınılıyor. İktidara geldiğinden bu yana demokrasi yolunda birçok adım atmış olmasına rağmen Türkiye’nin demokrasi notunun hâlâ kırık oluşunu anlamakta güçlük çeken AKP’liler Batı medyasında bu yöndeki eleştirilerin giderek artmasını da anlamakta zorlanıyor.Yaklaşık bir yıl öncesine kadar Batı basınında yer alan Türkiye yorumlarında pek az eleştiri, buna karşılık pek çok övgü yer aldığı doğrudur.Batılı kamuoylarında Türkiye hep demokrasisi çok arızalı, üstelik o arızalı ve kısıtlı demokrasisi bile sürekli askeri müdahale tehdidi altındaki bir ülke olarak algılandı. Bu algının AKP iktidarının ilk yılından itibaren değişmeye başladığı, yerini demokrasi arızalarının bir çoğunun giderildiği ve Kürt meselesini demokratik yolla çözme iradesine yönelmiş bir ülke görüntüsünün aldığı da doğrudur.***Son bir yılda Türkiye ve AKP algısının tekrar değişmesi demokratik reformlarda ve Kürt açılımında frene basılmasından kaynaklanıyor. Bir yıldan fazla bir süredir bu alanda yaprak kımıldamadığı gibi, gazeteci tutuklamalarının ve KCK operasyonlarının otoriter rejimlerdeki gibi bir “toptancılık” tarzında yürütüldüğünü Batı da görüyor.KCK operasyonları çerçevesinde terörle ilgisi olmadığı, olamayacağı belli kişilerin tutuklanmaları, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gazetecilik dışında hiçbir faaliyetleri olmadığı iddianamede de kanıtlanmasına rağmen tutuklanmaları hazmedilir durumlar değildir. Bunlar “arada böyle şeyler olur” umursamazlığı içinde geçiştirilebilecek olaylar da değildir.AKP “onca demokratik reform yaptık ama birkaç olay dolayısıyla çok ağır eleştiri alıyoruz” yakınmasıyla kendisini avutmak, haksızlığa uğradığı görüntüsü vermek yerine karnesindeki bu kötü notları düzeltmeye çalıştığı takdirde “ileri demokrasi” iddiasında inandırıcı olabilir.***Adalet Bakanı bu konuyla ilişkin olarak “mevzuattan kaynaklanan sorunlar varsa düzeltiriz” gibi bir söz söyledi. Mevzuattan kaynaklanan çok sorun var; ama bunun da ötesinde, demokrasi iradesinin sürekli olarak canlı tutulması ve demokraside tek bir lekeye bile tahammül etmemekle ilgili daha büyük bir sorun var. Ancak o irade tekrar canlandığında “gazetecileri hapse atan iktidar” görüntüsü silinebilir. Bunun için yapılması gerekenler de bellidir.

Devamını Oku

Açık bir geri adım

24 Şubat 2012

Zorunlu temel eğitim düzeninde yapılmak istenen değişiklik, yüklü bir kuşku bulutu yarattı. AKP’den gelen eğitimle ilgili her düzenlemenin ardında bir kötü niyet aramaya meraklı olanlardan yine aynı sesler çıktı. Fakat onları bir yana bırakırsak da, yeni düzenlemeyi açıklamakta kullanılan kavramlar bile getirilmek istenenin bir “geri adım” olduğunu gösteriyor.O iki kavram da “kesintili” ve “esneklik” kelimelerinde ifade buluyor.Zorunlu temel eğitimin uygulanmasında hedeflere ulaşılamadı, bazı özel alanlarda sorunlar çıktı. Bu yüzden de eğitim düzenine “kesinti imkânı” ve “esneklik” getirilmek isteniyor.***Özellikle kız çocukların zorunlu temel eğitimi tamamlamasında büyük sorun yaşandığı da bu vesileyle itiraf edilmiş oldu. Bu konuda daha çok teknik nitelikte gerekçeler öne sürülüyor. ‘Sınıflar bir araya toplandığı için küçük yerleşim birimlerinde eski ilkokullar ortadan kalktı. Aralarında çok yaş farkı bulunan çocukların birlikte eğitim görmesi ve yaşaması hem kızların devamını engelliyor hem de başka sorunlara yol açıyor.’***Değişikliği savunanların çokça dile getirdikleri bunlar ve benzeri gerekçelerdir. Bir gerekçe de özürlü çocuklarla ilgilidir.Bunlar, binaların bölünmesi gibi teknik çözümlerle giderilebilecek sorunlardır.Ama değişikliği savunanlar esas olarak “uygulamada başarılı olamadığımız için esnetiyoruz” diyor. Bunun açık bir geri adım olduğunu anlamak için de eğitim uzmanı olmak gerekmiyor. Ayrıca bizdeki uygulamanın çok az ülkede bulunması da vazgeçilmesi için bir gerekçe olarak bizzat Bakan tarafından dile getirilince, yapılmak istenenin geri adımdan başka bir şey olmadığı, savunucuları tarafından daha da açık olarak belirtilmiş oluyor.***Eğitim düzenimiz baştan aşağı çok ağır sorunlar altında ezilmektedir. Öğretmen kalitesinin artırılması da devasa bir iştir, çocukların sınav bitkini haline getirilmeyeceği bir sisteme geçilmesi de devasa bir iştir; tabii ki hâlâ kız çocukların okuma yazma bilmesinin yeterli olduğunu düşünen anlayışın direncinin kırılması da devasa bir iştir.Bunları kuşkusuz Milli Eğitim Bakanı ve bütün bakanlık, herkesten iyi bilmektedir. O zaman da “zorunlu temel eğitimde gereğini yapamadık o halde esnetelim” mantığını açıklamak da kolay değildir.

Devamını Oku

İki CHP’nin tescili

23 Şubat 2012

Hafta sonunda üst üste yapılacak iki tüzük kurultayıyla CHP’deki iç savaşta son aşamaya gelinecek. İki kurultayda da seçim olmamasına rağmen “taraflar” bütün güçlerini gösterecek ve “iki CHP”nin tescili sonunda gerçekleşecek.CHP’deki eski yönetimin tüzük kurultayı yoluyla Kılıçdaroğlu ve kadrosunu ‘zorlama kalkışması’na girişmesinde, örgütün alt birimlerinde yapılmakta olan kongrelerle örgütün tümünün yenilenmesi çalışmasının yattığı anlaşılıyor.Sözcüsü ve lideri eski genel sekreter Önder Sav olan eski yönetim, bu kongrelerle örgütteki etkinliğinin gerilediğini, giderek tasfiye edileceğini görerek tüzük kurultayıyla başlayan bir “nihai savaş” ortamını yarattı.***Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığıyla birlikte CHP’yi çağdaş bir sol, sosyal demokrat partiye dönüştürme umuduyla gelen yeni kadronun tüzük kurultaylarına hazırlanırken herhangi bir siyasi tartışma içinde olmaması dikkat çekicidir.CHP’nin “ulusalcı damarı”nı, devletçi muhafazakâr geleneğini temsil eden kanat da siyasi bir muhalefet yürütmüyor, Kılıçdaroğlu ile birlikte gelen yönetimin “beceriksizliği” ve son seçimdeki başarısızlık üzerinden ilerliyor.İsmet İnönü’nün 1965 yılında “CHP ortanın solundadır” demesinin ardından Ecevit’in CHP’de yükselip İnönü’yü de yenerek yönetime gelmesinden bu yana CHP “solcu” olarak algılanmaya devam ediyor.70’li yıllarda birkaç slogan ve Ecevit imajından öteye geçmemiş bir “solculuk” algısına rağmen CHP’nin ana damarı, temel siyasetleri hiçbir zaman “devletçi-ulusalcı” çizgiden şaşmamıştır.Bu hattın sandıktaki karşılığı, kendisini solcu hisseden seçmen de CHP’de kalmasına rağmen yüzde 20’lik bir halk desteği olmuştur. Destek 1999’da yüzde 10’un altına inmiş ve Baykal’ın CHP’si Meclis dışında kalmıştır.***Kılıçdaroğlu ve kadrosu, “ulusalcı devletçi” damarla bir arada yaşamayı seçmişti. Ancak hayatın gerçekleri bu şekilde bir arada yaşamanın mümkün olmadığını da gösterdi. CHP ya çağdaş bir sosyal demokrat yapı oluşturabilmek için sabır gerektiren bir yolda ilerleyecek ya da geleneksel ulusalcı-devletçi hattına dönecektir.Hafta sonunda başlayacak süreç CHP’yi kaçınılmaz bir “tasfiye” hattına sokacaktır. O hattın ucundan da her durumda, küçülmüş bir CHP çıkacaktır. Küçülmüş CHP ulusalcı-devletçi kanadın elinde kalırsa ne olacağı bellidir.

Devamını Oku

Silahlı toplum

22 Şubat 2012

Dün iki şehirde iki şiddet eylemi oldu. İkisi de siyasi terör kapsamına girmiyor. Birinde bir öğrenci servis aracına ateş açıldı, iki öğrenci öldü, saldırının nedeni “kız meselesi.”Diğerinde sağa sola rastgele ateş açan bir kişi emniyet amirini öldürdü, nedeni bilinmiyor.Şiddetin, toplumdaki ağır varlığının örnekleri her gün yaşanıyor. O kadar ki, Fenerbahçe taraftarları, kulüp başkanına destek için mahkeme önünde birbirleriyle kavga ediyor, bıçaklar çekiliyor, insanlar yaralanıyor.Evde başlayan şiddet, okulda devam ediyor, kışlada devam ediyor. Karakoldaki şiddeti haklı gösterecek gerekçeler bulmaya çalışan birileri ortaya çıkıyor...***“İşkenceye sıfır tolerans” kampanyasıyla belli bir ilerleme sağlandı; ama “işkence yapamıyorum, eziyet edeyim” duygusuyla ortaya çıkan bir ruh hâli, neden tutuklu olduğunu anlamadığımız muhabir arkadaşımız Barış’ı tuvalet temizlemeye zorlayarak “ben buradayım” diyor.Bunları herkes biliyor, herkes bunları yaşıyor, bunlara tanık oluyor.***Uzun süredir Ankara kaynaklı bir kampanya ile insanların sigarayla ilişkilerini kesmek yolunda ciddi faaliyetler yürütülüyor. Esastaki hedef doğru olmakla birlikte bu faaliyetlerin kimisinin abartılı olduğuna kuşku yok.O zaman bu kampanya konusunda çok duyarlı olduklarını sürekli olarak ortaya koyan yöneticilere sorulması gereken bir soru var: Bu ülkede ortada dolaşan ateşli silahlar dolayısıyla yüzlerce kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişinin hayatı karardı. Dün de iki öğrenci ile bir emniyet görevlisi hayatlarını kaybetti. Bu ülkede binlerce, on binlerce ateşli silah elden ele geziyor, sürekli can alıyor. Toplumumuz hiçbir uygar ülkede olamayacak ölçüde; dünyada şu anda sadece kabile-aşiret örgütlenmesi içinde yaşayan toplumlarda görülebilecek ölçüde “silahlı” bir toplum.İnsanının sigarayla ilişkisini kesmekte aşırı duyarlı yöneticiler silahların ortadan kaldırılması için bugüne kadar hiçbir girişimde bulunmadı. Silahların toplanması için hiçbir yönetim adım atmadığı gibi, hiçbirinin ağzından da bu vahim durumla ilgili tek kelime çıkmıyor.***Avrupa Birliği üye adayı olmamız bir yana, dillerinden “Avrupa Birliği standartları” lafını eksik etmeyenler, hiçbir AB üyesi ülkede ya da AB üyesi olmayan ama medeni dünyada yerini almış bir ülkede bizdeki gibi bir “silahlı hayat” olmadığını bilmiyor olamaz.Silahların toplanması yolunda gerçekçi ve kararlı tavır alabilecek bir yönetim, Türk toplumunun şiddetten uzaklaşabilmesi için bu en önemli adımı atmakla ciddi bir medeniyet hamlesi yapmış olacaktır.

Devamını Oku

Özel yetkisiz de olur

21 Şubat 2012

MİT krizinin bir faydası da oldu, özel yetkili mahkemeler düzeninin sonsuza kadar sürebilecek bir düzen olmadığı, olmaması gerektiği anlaşıldı.Bu düzen kurulurken, amacın “çetelerle mücadelede hızlı sonuç alabilmek” olduğu açıklanmıştı. Daha sonra amaca “terör” unsuru da eklendi.“Çetelerle mücadele”de esas olarak kastedilen Ergenekon adı altında toplanan örgütlenme ve faaliyetlerdi. Görevlerinin dışındaki faaliyetlerde bulunmakla suçlanan kamu görevlilerini soruşturmakta “isteksiz” davranan yargıyı “istekli” hale getirebilmek için “özel yetki düzeni” getirildi ve sonuç da alındı. Asker kişilerin siyasete müdahale olarak nitelendirilebilecek davranış ve eylemlerinin soruşturulması ve yargıya taşınması bu düzenle sağlandı.***“Özel yetkili” olmayan yargının “geleneğinde” bazı konularda “isteksizlik” bazı başka konulardaysa “aşırı isteklilik” hâli bulunur. Bu hâl, yargının bağımsızlık bir yana, kendisini siyasi konularda taraf, daha da ötesinde birinci görevi olarak “devleti korumayı” görmesi dolayısıyla “bağımlılığının” güçlü bir temeli olmuştur.Bütün güç odaklarından bağımsızlığa ve demokrasiyi, vatandaşı koruma esasına dayalı olmak yerine bir “kamusal odağın” tanımladığı şekliyle “devleti korumak” üzerine kurulu bir görev tanımı, yargının ustaca gizlenen, ama adı yine “bağımlılık”tan başka bir şey olmayan bugünkü hâlinin özetidir.Bu “hâl”i aşabilmek için “olağanüstü” yargı düzenlerinin icat edilmesi, ancak günü kurtarabilirdi. Nitekim öyle oldu. Yargının temel mantığı eski devletçi ruhtan bağımsızlığını kazanamadığı için “özel yetkili yargı” düzeninin de sonuna gelindi.***Hükümet hâlen özel yetkili yargı meselesini gündemine almış gibi görünmüyor. Ancak olayın sonuna gelindiğini fark etmiş olmalılar ki, geçtiğimiz günlerde “AK Parti’nin etkili bir isminin ağzından” şu satırlar basında yer aldı: “Ülkemiz terör ve çetelerce mücadele ettiği sürece bu tür mahkemelere ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Ama bunu bizimle bir hesaplaşmaya çevirmek isterlerse, 1 maddelik bir yasa çıkarır ve özel yetkili mahkemeleri kaldırırız.” (Abdülkadir Selvi’nin 20 Şubat’ta Yeni Şafak’ta yayınlanan yazısından.)Özel yetkili mahkemeler kaldırıldığında, özel yetkisiz “doğal yargı” düzeninde yapılması şart olan gerçek reformlar da daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır ve siyasi irade, meselenin temeline yönelmek durumunda kalacaktır. Hemen o 1 maddelik değişiklikle başlasınlar, arkası gelir.

Devamını Oku

İsteksizlik?

20 Şubat 2012

Cumhurbaşkanı Gül’ün talimatıyla harekete geçen Devlet Denetleme Kurulu’nun hazırladığı “Hrant Dink raporu” açıklandı. Oldukça kapsamlı bu raporun tümü açıklanmadı, bazı bölümleri gizli tutuldu.Açıklanan kısımla ilgili olarak çok açık bir sonuç ortaya çıkıyor. Cinayet hazırlığından başlayarak, soruşturmanın çeşitli aşamalarından davanın sonuna kadarki icraatlarla ilgili bütün kuşkular doğrulanmıştır. Cinayet hazırlığını haber alan güvenlik görevlilerinden başlayarak cinayet sonrası delillerin karartılmasına kadar oldukça uzun ve değişik kesimlerden kamu görevlilerinin etkili oldukları bir zincir sayesinde adalet yerini bulamadı.***Raporda yer alan “isteksizlik” kelimesi dikkat çekicidir. Bu kelimeyle, olayın en başından beri görevlerini yerine getirmemekle suçlanan kamu görevlileri hakkında soruşturma yapılması konusunda sorumlu diğer kamu görevlilerinin tavrı anlatılıyor.İsteksizlik midir, bilinçli koruma mıdır?Cinayet hazırlığını bildiği halde hiçbir tedbir almayan bir kamu görevlisini soruşturma konusunda başka bir kamu görevlisinin görevini yapmamasını anlatmakta “isteksizlik” kelimesi fazlasıyla hafif kalıyor.Raporda belirtildiği gibi, suçlanan kamu görevlilerinin soruşturma dosyalarını ayırarak, bunların ana davadan uzak tutulması yoluyla olayın tümünün aydınlatılmasını engellemenin adı “isteksizlik” olamaz. Yıllarca süren örgütlü bir direncin adının “isteksizlik” olamayacağını zaten davanın sonucu da ortaya koymuştur.***Suç işleyen kamu görevlilerinin soruşturulması ve yargılanmalarıyla ilgili “koruma sistemi” son MİT olayıyla tekrar gündeme geldi. Hrant Dink cinayeti davasının bütün aşamaları da söz konusu koruma sisteminin vahametini ortaya koymuştu.Rapor esasen davanın bütün unsurlarıyla, adı karışmış kamu görevlilerinin de dâhil edilmesiyle baştan başlamasını öneriyor.Şimdi Yargıtay’ın davayla ilgili kararı bu cinayetin ülkenin en önemli vicdan yaralarından biri olarak kalıp kalmayacağını belirleyecektir.“İsteksizlik zinciri”ni devletin en tepesinden yapılan hem hukuki hem vicdani müdahalenin kırıp kıramayacağını da böylece göreceğiz.

Devamını Oku