Çözüm aramak, bulmak zorundayız

17 Aralık 2016

Meydanlardaki sesler ruh halimizi çok açık anlatıyor. Kimimiz “alışmayacağız” diye bağırıyoruz. Kimimiz “alışmaya mecburuz” diyoruz. İkimiz de “Ne zaman bitecek” diye soruyoruz.Gezi ile birlikte girdiğimiz gerilim ortamı, iktidarı komplolarla düşürme operasyonları ve sonunda 15 Temmuz darbe girişimiyle zirve yaptı.Uzun tahlillere bile gerek yok. Bu girişimlerin birinci hedefi Tayyip Erdoğan’dır. Başbakan olarak vatana ihanet suçlamasıyla tutuklamaya kalkıştılar. Cumhurbaşkanı olarak öldürmeye kalktılar.Bunun karşılığı Türk halkının Erdoğan’a sahip çıkması oldu. Bu sahip çıkma ile Erdoğan fiilen başkan oldu, halk bunu zaten onayladı.Erdoğan bütün badireleri ve komploları atlatırken, tabii ki siyasi ağırlığı artmış, siyaset alanı genişlemiştir.Erdoğan teröre karşı “milli seferberlik” derken herhalde halkın direnç ve kararlılık noktasını canlı tutmasını istiyor.Bu kararlılığın canlı olması ise, çözüm noktalarının tümüyle tıkılması ve “sonsuza kadar savaş” talebi anlamına gelmez.Erdoğan, 1945 ve 1963 krizlerinden bu yana Rusya ile yaşanmış olan en büyük krizi de sona erdirdi. Neredeyse “en büyük düşmanımız” muamelesini yaptığımız Putin ile yeni bir diyalog dönemi başlattı.Bu açılımların, savaş ortamından çıkış yollarının açılmasına katkıda bulunacağı kesindir. Yakın komşularımızın hiçbirisi için, Avrupa ve Amerika dahil, Türkiye kolay feda edilir bir ülke değildir.Avrupa Birliği, içindeki “Türkiye’nin dışlanması” taraftarlarını da susturdu, Erdoğan da “Türkiye Avrupa’nın bir parçasıdır” diye cevap verdi.Bu zor dönemden çıkış yollarını, çözüm yollarını aramak ve bulmak zorunda olduğumuza göre, bunun gerektirdiği siyasi ittifakları da sağlamak zorundayız.Kin ve nefretle beslenenleri, savaş severleri susturmak için “milli seferberlik” de mümkündür.Sonuçta çözüm yollarını arayacak olan da bulmak zorunda olan da biziz. Çözümleri biz bulacağız, nefretleri aşarak, önyargıları atarak, çocuklarımızı düşünerek.

Devamını Oku

Bombanın izi

16 Aralık 2016

Dolmabahçe’de kullanılan patlayıcının izini, bir emniyet yetkilisi “devletler” diye işaret etti. Patlayıcının el yapımı olmadığını, devletlerin elinde olan malzemeler ve teknoloji ile yapıldığını söyledi.Bundan PKK’nın ilişkisi olmadığı sonucu çıkmaz, ama savaş alanı genişledikçe ilişkilerin daha da karmaşık hale geldiği sonucu çıkabilir.Dolmabahçe’de kullanılan patlayıcının izi “devletler”e çıkıyorsa, genellikle aramızın sorunlu olduğu Batılı devletlerin akla gelmesi doğaldır.Bölgede, Türkiye’nin içinde bütün büyük devletlerin istihbarat örgütlerinin faaliyette olduğu kimse için bir sır değil. Bu örgütlerin nasıl ittifaklar içinde olduğunu anlamaya çalışarak kendinizi yormayalım, anlamamız mümkün değil.Patlayıcının izini sürerken Suriye’den söz edilmemesi ilginç bir nokta. Suriye devletinin ve istihbaratının PKK ile ilişkileri de sır değil. Öcalan ve kadrosu uzun süre Suriye koruması altında çalıştı.Suriye’nin kontrolünde İstanbul’un göbeğinde böyle bir katliam yapılması Esad yönetiminin savaş tarzının da açık bir göstergesi.Aynı zamanda da Esad’ın savaşı Türkiye içine taşıma amacını da buradan çıkarabiliriz.Esad’ı devirme projebi ortaya konulduğu zaman Baas’ın gücü ve ittifaklarını azımsadığımızı da bugün söylemek durumundayız.Suriye’deki Şii azınlığa dayanan Baas partisi, İran ve Irak Şii yöntemleriyle koordine savaşıyor, Rusya ile ilişkilerinden de önemli bir güven sağlamaya devam ediyor.Dolmabahçe katliamı canımızı çok acıttı. Bunu gizleyecek halimiz yok. Ama kendimizi bu saldırılara karşı korumaya çalışırken de yalnız kalmamızdan da fazlasıyla rahatsız olduk.Türkiye’nin Ortadoğu bataklığına batmasını istemeyen Batılı ülkeler vardır, ama “bırakalım ne halleri varsa görsünler” diyenlerin sesleri de daha yüksek çıkmaktadır.15 Temmuz bir milattı, Dolmabahçe katliamı da bir milat. Her ikisi de iki yol gösteriyor, iki seçenek veriyor. Büyük dalgaların içinde savrulan bir gemi olabiliriz, sakin bir limana demir atmak için de bütün yolları deneyebiliriz.

Devamını Oku

Bir çıkış yolu var, zor ama var

15 Aralık 2016

Terör sarmalında yaşadıkça toplum olarak ve tek tek uğradığımız manevi tahribatın ölçüsü yok. Her öfke çığlığı büyük yaraların ifadesi olarak yürekten yüreğe dolaşıyor.Bu sarmaldan çıkış yolunun siyasette değil silahta olduğuna inanç kuvvetlendikçe sarmalın biraz daha büyüyeceğini düşünme aşamasında değiliz.Barış sürecinin sona ermesinin işareti olan Ceylanpınar’daki polis cinayetlerinden bu yana bütün ülkenin uğradığı zarar hesap edilemez hale geldi.Ceylanpınar cinayetlerini PKK’nın işlediğine dair kanaat de değişmedi. Son İstabul katliamının PKK’nın işi olduğu kanaatini değiştirecek bir bilgi de bulunmuyor.Barış sürecinin umutlu günleri içinde PKK türü bir örgütün işlev ve anlamının kalmadığı defalarca ifade edilmişti. Bu örgütün faaliyet tarzının en fazla Kürt vatandaşlara zarar verdiğini de PKK’dan korkmayan herkes ifade ediyordu.Geçen dört yılın muhasebesini ve tahlilini nasıl yaparsak yapalım, ülkenin Türkleri, Kürtleri ve bütün yapısıyla geldiği büyük tehlikenin farkında olmamak da mümkün değil.Hükümet-devlet şu anda yaptığından başkasını yapamayacak bir noktadadır. Dolmabahçe katliamıyla bu siyaset yeni gerekçeler bulmuştur.Bu düğümden çıkış için bir tek yol kalmıştır. Bu çok zor bir yoldur, ama vardır. Bu yolu bazı savaş severler PKK’yı kollayan bir öneri gibi görseler de bu ihtimal yine ortadadır.PKK hiç bir koşul öne sürmeden ateşkes ilan edecek ve sınır dışına çekileceğini açıklayacaktır. Bir koşul öne süremez çünkü Hükümet-devlet hiç bir koşulu kabul edemez.Türkiye’nin nefes alması için, “yedi düvelle savaş” halinden çıkması şarttır. Nefes almakta zorlanınca hata ihtimalleri artar, at izi gerçekten it izine karışır.PKK’nın silahları susturmasını sağlamak için yine de Kürt siyasetine ihtiyaç vardır. HDP tasfiyesine rağmen Kürt siyaseti, Kürtlerin uğradığı zararı durdurmak adına inisiyatif alabilir.PKK’ya baskı yapabilecek bir başka siyasi güç de, kendi dış ilişkilerinden de destek alabilecek olan Irak Kürdistan’ı lideri Barzani’dir.Bu yol zordur, ama bir kez daha denenmek zorundadır. Yine olmazsa? Vah bu ülkeye, vah hepimize, vah çocuklarımıza, vah torunlarımıza!

Devamını Oku

İç savaş mı? Yok artık!

12 Aralık 2016

Yaşadığımız travmalar hiçbir toplum için hafif değildir. Gelecekle ilgili güven duygularının ağır şekilde zedelenmesi de zihinleri fazlasıyla savuruyor.Bir yangının içine çekildik, beklemediğimiz bu yangında duygularımız sivriliyor, mantıklarımız zorlanıyor.Hala teşhis sıkıntısı içinde olduğumuz için yedi düvelden kuşkulanıyoruz, kimseye güvenmiyoruz, dostumuz kalmadığını düşünüyoruz.Dostlarımızı kaybetmekte kendi kusurumuz olup olmadığını düşünme, tartışma aşamasını geçmiş gibi yapıyoruz.Sanki bütün aşamaları geçtik de, cehennem senaryosuna, iç savaş senaryosuna gelmişiz gibi sesler çıkarmaya da başladık.Bu noktaya nasıl geldiğimizi düşünürsek konuşmaya değer bir şeyler de bulabiliriz. Bu noktaya bir günde gelmedik, bazı şeyleri yıkarak veya onarmayarak geldik.Bir futbol maçında yüzlerce polis güvenliği sağlamak için bulunuyor. Neden? Çünkü keyifli bir eğlence alanını, statları savaş alanına çevirdik. Futbolu bile bir çatışma malzemesi yaptığımız için o polisler hayatlarını kaybettiler.Liderler, olayların arkasından sürüklendikleri zaman, verilmiş rolleri oynadıkları zaman lider olmazlar. Toplumlarına, insanlarına daha iyi bir hayat sağlayacak keskin virajları aldırabildikleri için lider olurlar.Toplumlara daha iyi bir hayat sağlayacak keskin viraj da asla savaş ortamı içinde yaşamak, iç savaş korkusuyla yaşamak, savaş tahrikçilerine alan açmak değildir.Şuursuzlar da gerçek düşmanlar da şu anda kendilerine çok uygun alanlar buldular, rahatça oynuyorlar.Bizi sürüklemek istedikleri cehennem senaryosuna düşmemek için zihniyet devrimine her zamandan fazla ihtiyacımız var.Zihnimiz fazla açık olmadığı için, dört yılda “yurtta barış cihanda barış” noktasından “yurtta savaş cihanda savaş” noktasına geldik.“Bıçak sırtında” olduğumuzu söylersek de abartmış olmayız. Bıçağın bir yanında kanlı savaşlar, cehennem senaryoları var. Diğer yanında ise barış endeksli siyasi hamleler var. Bu kadar basit bir seçimin kıyısındayız.

Devamını Oku

Büyük oyun, pis oyun

12 Aralık 2016

“Kör terör” diye bir şey yok. Amaçları belli, planlı, örgütlü bir savaş var. Bu sarmalda tek “düşman” yok, ama büyük ölçüde amaç birliği var.İster radikal İslamcı IŞİD yapmış olsun, ister milliyetçi PKK ortak amaç Türkiye’nin savaş koşulları içinde yaşayan, bataklıkta debelenen, güçsüz ve etkisiz hale getirilmesidir.Türkiye, medeni ülkeler arasında yerini sağlamlaştırma hamleleri yaparken, ayağındaki en önemli prangadan kurtulmaya çalışırken hızla geri çevrildi.İçerdeki savaşı bitirmek için uğraşırken hem içerde hem dışarıda savaşan bir ülke konumuna gerilemeye mecbur edildik.Medeni bir hayat umudumuzu, Ortadoğu bataklıklarında kaybetme aşamasına nasıl geldiğimizi düşündüğümüz zaman çıkış yollarını da bulma ihtimaline dönebiliriz.Türkiye üzerinde büyük oyun 2012’de barış sürecinin tasfiyesi operasyonuyla başladı. Barışa çok yaklaştık derken hızla iç savaşa doğru sürüklendik.Bu sürüklenmeye karşı siyasi tedbirler alamayınca da, oldukça kolay bir şekilde Ortadoğu bataklığına çekildik.Rus uçağı komplosunu da bertaraf edemediğimiz için bundan da ağır hasarla çıktık. Bu hasarı gidermek için hala uğraşıyoruz.İstanbul’da 38 canımızı daha alanların istediği gibi, acılarımız ve öfkelerimizin büyüklüğü soğukkanlılığımızı kaybetmemize de yol açıyor. Hedefler karışınca da bulanık su sevenlere elverişli ortamlar rahatça ortaya çıkıyor.İstanbul katliamını IŞİD veya PKK veya TAK gibi şüpheli bin örgütün yapmış olmasının bir önemi yoktur. Bu örgütlerin arkasındaki büyük güçlerin hangileri olduğunu önemi hem vardır hem yoktur.Önemli olan, bu operasyonların bertaraf edilmesini sağlayacak siyasi hatların kurulmasıdır. Bütün dünyayla itişerek kurulabilecek politik hat ise sadece kendi içine kapanmaktır.Türkiye içine kapanarak bu sarmaldan kurtulamaz. Büyük oyunun hedefi Türkiye’yi içine kapanmış bir az gelişmiş ülke haline getirmekse, bu sarmaldan çıkış yolları da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Devamını Oku

Sürprizler olabilir

9 Aralık 2016

AKP ile MHP anayasa değişikliği çalışmasını tamamen kamuoyuna kapalı yaptılar. Açıklanması da küçük küçük ertelenerek bugüne kaldı.Bu kadar çok pazarlık yapılması hayra alamet değildir. Çok pazarlık, her zaman anlamsız ayrıntılara boğulmak, meselenin bütününü gözden kaçırmak tehlikesi taşır.Ak Parti ilk anayasa hamlesini, uzman bir bilim insanına hazırlattığı bir taslakla başlatmıştı. Bu çalışmaya katılan anayasa hukukçularının amacı gerçekten demokratik ve medeni bir anayasaydı.Bu taslak üzerinde ortak bir çalışma yapmayı CHP reddetti, Ak Parti de fazla uğraşmadı, taslağı rafa kaldırdı.Bugün açıklanması beklenen taslakta ise uzmanların, anayasa hukukçularının doğrudan katkısı bulunmuyor. Belki iki parti de uzmanlara danışmıştır, ama ortaya çıkacak metin esas olarak siyasilerin elinden çıkmıştır.Sivil siyasilerin, 12 Eylül askeri yönetiminin yaptığı ve zorla kabul ettirdiği anayasayı 34 yıldır değiştirmemiş olmasının ayıbını hep hatırlatıyoruz.Ama görünen o ki, o günden bu yana yapılan en kapsamlı anayasa çalışmasıyla da 34 yıllık ayıbın sona ermesi mümkün olmayacaktır.Ankara’dan gelen bazı bilgi kırıntıları, şu ana kadar hiç konuşulmamış bazı düzenlemelerin, sürprizlerin de taslakta yer alabileceği yönündedir.Ama sonuçta taslak üniversitenin de, kamuoyunun da, sivil toplum örgütlerinin de yer almadığı bir çalışmanın ürünüdür ve bazı düzenlemeler bu yüzden sürpriz gibi görünebilir.Başkanlık sisteminin bu şekliyle Meclis’ten geçmemesi halen oldukça zayıf bir ihtimaldir. Bu ihtimallerden bazıları “senaryo” olarak yine Ankara’da dile getiriliyor.MHP lideri Devlet Bahçeli’nin son anda “yan çizme” ihtimali düşük bir ihtimaldir. Ama Bahçeli’nin istediği yönde oy kullanmama eğilimi olan MHP’lilerle ilgili rivayetler de muhteliftir.Ak Parti içinde fire olabileceği iddiaları da bir süredir Ankaralıların dilindedir, ama bu da kuvvetli bir ihtimal olarak görülmemektedir.Bugün açıklanacak anayasa değişikliğinin halkının önüne çıkmasına kadar olan sürede tartışılmasının da fazla bir önemi kalmayacaktır.

Devamını Oku

Ekonomide milliyetçilik

8 Aralık 2016

Kapitalizmin son aşaması liberalizm, ekonomiye “tam özgürlük” getirirken milliyetçilik kavramını da tümüyle gündemden çıkardı. Milli ekonomiler, milliyetçilik ile değil liberalizmin kurallarıyla yönetiliyor.Bizim milliyetçiliğimiz halen zor anlarımızda bir manevi dayanak olarak tırmanıyor. Sıkıntı büyüdükçe de milliyetçiliğimiz yerli yersiz kullanılan bir araçtan ibaret kalıyor.Hayatın gerçeklerinin milliyetçiliği düşürdüğü alanlardan biri de spor. Ülkemizi sonradan vatandaş olmuş sporcular temsil eder ve altın madalyalarımızın çoğunu onlar alırken milliyetçilik yapmak kolay değil.Futbolda 11’i de yabancı olan futbolculardan oluşan takımlar “milli” liglerde sahaya çıkıyor. Rus takımının bize attığı golü, aslında bir İtalyan atıyor. Katalan milliyetçiliğinin sembol kurumlarından Barselona futbol takımı İspanya şampiyonu olursa, bizim çocuğumuz Arda’nın katkısına çok sevineceğiz.Sıkıntılı anlarda milliyetçilik bayrağı sallayarak durumu atlatmak artık eskisi kadar kolay değil. Çok yakında yaşadığımız ve olumsuz etkileri halen devam eden Rusya krizi bunun açık bir örneği.Rus uçağı düşürüldükten sonra yapılan milliyetçi edebiyat günlerce, haftalarca inanılmaz boyutlarda devam etti. Rusya’nın aldığı ağır ambargo kararlarının ardından hayatın gerçekleri başladı.Ve gerçek şu ki, Ankara geri adım atmak, Türk basınında en çok hakaret edilen kişilerden biri olan Rusya başkanı Putin ile anlaşmak zorunda kaldı.Son ekonomik sıkıntıların teşhisini yapar, nedenlerini tartışırken yine milliyetçi havalar basılmasının gerçekte bir faydası olmadığı, ancak günü geçirmeyi sağladığı da ortada.Hükümet, doların tırmanışının etkisini azaltmak, ekonomiyi tekrar canlandıracak tedbirler almak durumundaydı ve dün bunları açıkladı.Siyasette mecburiyet diye bir şey yoktur. Siyasi tercihler vardır ve bu tercihler ekonomiye zarar veriyorsa bunun tamiratı milliyetçi edebiyatla olmaz, hiç olmamıştır.

Devamını Oku

Kolayı bırakıp zora dönmek

8 Aralık 2016

Olağanüstü Hal ve kanun hükmündeki kararnamelerle ülkeyi, Türkiye gibi zor bir ülkeyi yönetmek bile kolaydır.Demokrasinin bütün kurallarına uyarak ülke yönetmek ise kolay değildir. Demokraside yönetenin her stediğini yapmasını engelleyen denetim sistemleri esastır.15 Temmuz’dan bu yana, yaklaşık 5 aydır Türkiye kanun hükmündeki kararnamelerle yönetiliyor.Demokrasiyi gömecek bir darbe girişiminin ardından, soruşturmaların hızlı yapılabilmesi için,yargının hızlı ve etkili çalışabilmesi için olağanüstü hal ilan edilmesine kimse karşı çıkmadı.Ancak kanun hükmündeki kararnamelerin kullanılma şekliyle ilgili pürüzlerin giderilmiş olduğunu söylemek de kolay değil.Kanun hükmündeki kararnamelerle, daha önce suç olmayan fiillerin suç muamelesi görmesi, yeni suçlar ihdas edilmesi de hukukun temel ilkeleriyle çelişmektedir.15 Temmuz temizliğinin yanında HDP-DBP tasfiyesinin en sert yöntemlerle yapılması da tabloyu daha karanlık hale getirmektedir.Bugünlerde “at izi it izine karıştı” deyimi çok kullanılıyor, ama ne yazık ki bu durumlara çözüm getirecek herhangi bir adım da atılmamaktadır.Yazarlar, gazeteciler, akademisyenlerin tutukluluk halleri devam ettikçe, manasız ve içi boş davalar üst üste yığıldıkça “normale dönüş” daha zor olacaktır.Olağanüstü hal ve kanun hükmündeki kararnamelerle yönetmek bugün kolaydır. Bunların yarattığı tahribatları ise ilerdeki günlerin ciddi güçlükleridir.Tabii ki ülkemizin üzerinde dolaşan tehlikeler vardır, ama bunları “fobi” haline getirmek bu tehlikeleri savuşturmaya da engel teşkil eder.Olağanüstü hal ve KHK’larla yönetmek düzeninden ne kadar erken çıkarsak, demokratik kurumların onarımı için o kadar zaman kazanabiliriz.“Şanghay 5’lisi” de yok Ortadoğu’nun ikinci sınıf ülkeleri arasına çekilmek de yok. Demokratik ülkeler topluluğu içinde bir an önce tekrar yerimizi almak var.Başlangıç noktası da olağanüstü halin kalkması ve hapishanelerin ciddi şekilde boşalması.

Devamını Oku