F.Bahçe için ‘Avrupa’ artık çok uzak değil

F.Bahçe Kulübü, geçen salı Lütfü Kırdar’da 100 senelik tarihindeki en parlak gelişmelerden birini kaydetti

Haberin Devamı

F.Bahçe Kulübü, geçen salı Lütfü Kırdar’da 100 senelik tarihindeki en parlak gelişmelerden birini kaydetti. İşin ilginç tarafı, bunun ne Alex’in attığı spektaküler bir golle, ne de futbol takımının kazandığı bir şampiyonlukla alâkası vardı.

4 yaşında piyano çalmaya başlamış, Ankara Devlet Konservatuarı’nda “Üstün Yetenekli Çocuklar” için açılan özel statüde eğitim almış, 1995’te New York’ta düzenlenen kıtalararası yarışmada dünya birinciliğine ulaşmış, ne yazık ki Türkiye’de Hande Ataizi’nin sevgilisi olduktan sonra halka malolmuş piyano dehası Fazıl Say’ın bestelediği; dünyaca ünlü Bilkent Senfoni Orkestrası ve Kültür Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu’nun İbrahim Yazıcı şefliğinde, toplam 189 kişilik ekibiyle seslendirdiği Fenerbahçe Senfonisi’ydi bana bu değerlendirmeyi yaptıran...

****

F.Bahçe’nin sportif alanda kaydettiği (veya kaydedemediği) aşama 24 saat tartışılabilir. Türkiye’nin en fazla şampiyon olan 2 kulübünden birinin Avrupa’da bugüne dek kaydadeğer başarısının olmamasını vizyon eksikliğine bağlayanlardan biriyim. Ama sportif vizyon dediğimiz kavram, bir spor kulübünün sahip olduğu ‘ufku’ temsil ediyorsa, F.Bahçe Cumhuriyeti’nin Milli Marşı olarak nitelendirilen F.Bahçe Senfonisi, bu manada büyük anlam taşıyor benim için...

Çünkü F.Bahçe ‘çaktırmadan’ değil, artık bağıra bağıra kendini yeni dünyaya hazırlıyor... F.Bahçe’nin bir önceki efsane başkanı Ali Şen’in 1500 seçkin davetlinin katıldığı prömiyeri izledikten sonra yaptığı değerlendirme, anlatmaya çalıştığım şeyi aslında iyi özetliyor:

“Ben 75. yıldönümü kutlamalarını Çiftetelli ile yapmıştım. 100. yıldaki bu tabloyu görüp hayran olmamak elimde değil.”

****

10 yıl önce Türkiye’nin tesis açısından en şanslı kulübü olarak Beşiktaş gösteriliyordu. Öyle ya, şu anda Çırağan Sarayı’nın heybetle yükseldiği Şeref Stadı’ndaki tozlu-topraklı-fareli barakalardan Fulya’ya, şu an altyapıya bırakılan tesislere terfi ettikleri için bu unvanı haketmişlerdi.

F.Bahçe ise 10 yılda Dereağzı’ndan Samandıra’ya taşındı, Şükrü Saracoğlu şu görkemli haline kavuştu, tesis şampiyonluğu bayrağı Beşiktaş’tan devralındı. F.Bahçe’nin en hünerli olduğu konu ‘tesisleşme’yi uzatmaya gerek yok. Önemli olan o tesislerin içindeki düşünce zenginliğini yaratmak, o tesisleri modern yaşama uydurabilmek...

****

36 yaşındayım. Gençliğimde herhangi bir stada gittiğimde, banknot kadar ince, yağlı, kaşarı andıran bir parça peynirin içine konduğu bir sandviç yediğimde kendimi ziyafet çekmiş kadar şanslı sayardım. Devre arasında tuvalete girmeye kalktığımda sıra bana gelene kadar maç biterdi. Herkesin iki seçeneği vardı: Ya altına etmek, ya maçın içine etmek... Tuvalet olduğu iddia edilen yere girdiğinde ise insan burun deliklerini ve gözlerini kapamadan yapamazdı. Futbolsever hanımlar için bu imkan bile zaten yoktu, çünkü onlar maça bile gelemezlerdi.

Son 10 yılda Ali Sami Yen’de, İnönü’de çok maç izledim. Şükrü Saracoğlu’nun ulaştığı seviyeyi onlarla kıyaslamam diğer iki büyük kulübe haksızlık olur. A+, yani parayı yöneten grubuna hitap eden 1907 Tribünü’nün o her koltuğa televizyonlu ortamını klasman dışında bıraksak bile locaların sahip olduğunu olanaklar, yemek servisinin Divan Lokantaları kalitesine ulaşması, bilet fiyatı en ucuz kale arkası tribünlerinin bile bu ölçüye yakın olanaklara kavuşması, tuvaletlerin hanım-erkek olarak 2’ye ayrılması, o tesisin kaliteli yaşama uyum sağlaması değil de nedir?

****

Lokal kalmaya mahkûm edildiğini sandığımız F.Bahçe aslında düşünce bazında büyük sıçrama sağlıyor... 40 yıl boyunca köfteciden yönetilmiş F.Bahçe’nin senfonisi, önce Ankara’da, sonra Bodrum’da sahnelenecek. İşin en güzel tarafı, gelecek sezondan itibaren FIFA’nın merkezi Zürih’te ve F.Bahçe’nin Avrupa Kupası maçlarını oynayacağı her şehirde birer gösteri yapılması planlanıyor...

Sadece sahanın içine bakarsak, bizlerle ‘top kafa’ diye dalga geçenleri haklı çıkarırız... 25 yıl içinde bir kulüp Çiftetelli’den Fazıl Say’ın bestelediği F.Bahçe Senfonisi’ne terfi ediyorsa, bu gelişmeye şapka çıkarmak her spor adamının borcudur... Esas vizyon bu çıtayı yükseltmektir çünkü!

F.Bahçe Yönetimi’ni bir konuda daha kutluyorum. 2005’te Kamran İnce’nin bestelediği G.Saray Senfonisi, G.Saray Kulübü’nü dünyada ayrıcalıklı bir noktaya taşımıştı. Çünkü, G.Saray dünyada senfonisi bestelenen ilk kulüp olmuştu. F.Bahçe, kemikleşmiş tüm kompleksleri aşıp 2 yıl sonra çıtayı daha yükseğe koydu.

Avea’nın sponsorluğunu sağlayıp, 1 kuruş bile ödemeden böyle görkemli bir tabloya imza attı, gösteriye katılan 1500 kişiden bilet parası almadı. Bu uygulama bile F.Bahçe’nin sahip olduğu potansiyelin iş zekâsıyla nasıl büyük bir enerjiye dönüştürülebildiğinin göstergesi değil mi?

Bu paranın artık amigolara bilet parası veya sıradan bir futbolcunun transferi için değil de, sanatsal bir organizasyon için harcanması, F.Bahçe açısından gerçek gelişmedir...

****

İnsan ilişkilerini, futbol takımına kimi zaman olumsuz yansıyan hiperaktifliğini, insani ölçüleri iyi koyamamasını, transferdeki bonkörlüğünü, teknik direktör seçimindeki zaaflarını, özellikle sinirlenince depreşen dağıtıcı özelliğini tartışabiliriz...

Ama hakkını da teslim edelim...

F.Bahçe’ye 100. yılında gelen bu senfonik esintinin aslan payı başkan Aziz Yıldırım’a ait... F.Bahçe’nin çıtası bütün alışkanlıkların, tahminlerin, düşüncelerin ötesinde bir noktaya çıktı artık... Bu noktadan aşağıya düşmenin faturasını herkes çok ağır öder... Aman dikkat!

DİĞER YENİ YAZILAR