Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Akıl çağıydı, hem de budalalık çağı. İnanç çağıydı aynı zamanda inkar çağı. Bir taraftan aydınlık, bir taraftan da karanlık bir mevsim yaşanıyordu. Umudun baharıydı, yeisin kışı. Her şeyimiz vardı ama hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğruca cennete gidiyorduk ya da cehenneme. O çağ bu devre öyle benziyordu ki, sesi en çok çıkan otoriteler iyisiyle kötüsüyle ikisinin mukayesesinin, sadece üstünlük bağlamında yapılmasında ısrar ediyordu...Gelmiş geçmiş en iyi roman girişini okudunuz. Her defasında insanı çarpan bu satırlar, İngiliz yazar Charles Dickens’a ait. Neden bilmem İngiliz kitapları da filmleri de, Fransızlara göre hep daha iyidir. Hatta Fransızlar da bunu kendilerine sorarmış, “Neden İngilizler’in eserleri bizden iyi” diye? Doğrudur. Bunun nedeni İngiliz dilinin, Fransız diline göre olayları daha yalın ama çarpıcı anlatabilmesinde yatıyor olabilir. “Her şeyimiz vardı ama hiçbir şeyimiz yoktu” gibi... Edebiyat dünyasının baş yapıtı olan İki Şehrin Hikayesi belki de ta en baştan en güzel bu satırlarla özetlenebilir.Arka planda 1789 Fransız Devrimi öncesi ve sonrası Paris-Londra sokaklarında süren sefil hayat, halkın ve aristokratların taban tabana zıt yaşantısı Dickens’ın kan damlayan kaleminden tasvir edilirken, ön planda sürprizlere gebe bir gerilim hikayesi sahneleniyor.İki Şehrin Hikayesi esasen Paris ve Londra’nın hikayesidir. Halkın ve aristokratların yaşantısı anlatılır. İnsanların bir avuç elit ve monarşinin zulmünde ezilişini, yoksulluğu ve sefaleti öyle güzel tasvir edilir ki, boğazınız düğümlenir gözyaşlarına boğulursunuz. Devrimin kaçınılmaz olduğunu kavrarsınız. Ama bir de devrim sonrası vardır. İktidarı ele geçiren halk, Paris sokaklarında cadı avı başlatır. Önce Kral ve aristokrasi cezalandırılır. Meydanlara giyotin sehpaları kurulur, aristokratlar idam edilir. Halkın dinmeyen kana susamışlığı ardından masumlara yönelir. İftiralar ve yalan tanıklıklarla yüzlerce kişi suçlanır , “Asın asın, cumhuriyet düşmanlarına ölüm” bağırışları altında inleyen, halka açık mahkemelerde, yargıçların idam kararı vermekten başka seçeneği yoktur. “Uğuldayan insanlar başka leşler bulmak için çevreye dağılmış sinekler gibiydiler. Giyotinlik suçlular için ağlayıp sızlamak büyük bir suç kabul ediliyordu..” Masum insanlar iftiralarla giyotine gönderilir. Ve son olarak klasik tabirle devrim kendi çocuklarını da yiyecektir. Ezilenlerin de, gücü eline aldıklarında intikam dürtüsüyle nasıl taş kalpli birer ezene dönüştüklerini anlatmak ister İngiliz yazar Dickens.-Çocukluğumuzdan beri eşlere ve annelere hor bakıldığını görmedik mi? Onlar hiç düşünüldü mü? Kocaları ve babaları sık sık hapse atılıp onlardan koparılmadı mı? Ömrümüz boyunca hep acı çekmedik mi? Yoksulluk, çıplaklık, açlık, susuzluk, hastalık, sefalet, ihmal... Ve her türlü ızdırap... Bunlardan başka ne gördük ki?!’-Başka bir şey görmedik! dedi İntikam.-Bütün bunlar hep sırtımızdaydı’ dedi Bayan Defarge tekrar Lucie’ye dönerek. ‘Şimdi sen söyle, bir tek annenin ve eşin (idama mahkum edilen aristokratın ailesinden bahsediyor) acısı bizi etkiler mi ha, etkiler mi?’O dönemin iki önemli şehri Paris’te yaşananlar anlatılırken, Londra’daki sefalet ayağı biraz eksik kalmış romanda. 200 milyondan fazla satan bu olağanüstü kitabı okumanızı öneririm.. Çağının çok ötesinde kaleme alınmış. Kitaptan alıntılarla sizi baş başa bırakıyorum;“Değişiklik, yüksek sınıftakilerin kaybolmasından ziyade; düşük sınıfların keskin hatlı tuhaf yüzlerinin ortaya çıkmaya başlamasıydı.”“Altı araba giyotine günün şaraplarını taşıyordu bir saki gibi.”“Uzaktaki kilise kulesine baktı. Kiliseler de bomboştu, içinde dua eden kalmamıştı artık. Yıllarca o mukaddesatı, dini kullanarak halkı soyan, ahlaksız, sahtekar papazlardan da halk iyice bunalmış, nefret etmişti.”“Gün gelecek bu örgü ören kadınlar oturup bir yandan örgü örecekler, bir yandan da uçurulan kelleleri sayacaklardı.”“Allah aşkına bana özgürlükten bahsetmeyin; bizde ondan yeteri kadar mevcut.”“Elinizden geleni yapın. Hayatı bazen boşa harcıyor olsak dahi, uğraşmaya değer.”“Erken yaşta ölmüş biri gibiyim. Tüm yaşantım, ‘başka türlü olabilirdi’lerle geçiyor.”“Yirmi yıl önce çocukluğumu hatırlamazdım, ama şimdi aksine çok iyi hatırlıyorum, çünkü insanlar bir daire içinde ve yaşadıkça başladıkları noktaya geri dönüyorlar.”
Yapay Zeka (Artificial Intelligence) size bir şey ifade etmiyor olabilir. Ama dünyanın önde gelen fikir liderleri, Terminatör robotların şu an bile bir yerlerde denendiğini söylüyor. Ve uyarıyorlar: Kontrol halen bizdeyken, yapay zeka çalışmaları denetim altına alınsın. Çünkü pek yakında bu mümkün olmayacak. Diktatör robotlar uygarlığı ezip geçecek.Şu soruyu kendine sor: Bilgisayarına güveniyor musun? Evet mi, hayır mı? Bu hafta YouTube’a düşen tüyler ürpertici bir belgeselin adı bu. Filmin başrollerinde Mars’ta koloni kurmaya hazırlanan, elektrikli otomobil Tesla’nın yaratıcısı milyarder işadamı Elon Musk ile Hollywood’un altın çocuğu yönetmen Jonathan Nolan var. Nolan’ı, Batman Kara Şövalye serisi, Terminatör, Yıldızlararası, Prestij filmlerinden ya da haftaya ikinci sezonu başlayacak Westworld dizisinden hatırlarsınız.Elon Musk diyor ki; “Şu an ne dediğimi anlayamıyor olabilirsiniz ama 5 yıla kalmadan yapay zekalı robotlar insanlığı yok edebilir. Hiçbir zaman iktidardan inmeyecek robot bir diktatör her şeyi kontrol edebilir.”Yeni kaybettiğimiz dahi bilim adamı Stephan Hawking de aynı şeyi söylüyordu. Bir taraftan yapay zekanın tarımda, üretimde büyük umut olacağını, bu sayede dünyada fakir insan, aç insan kalmayacağını savunurken, diğer yandan da BM’yi katil robotları yasaklamaya davet etmişti.Nolan’a göre ise “Endüstri Devrimi’nden bu yana en büyük değişimi yaşıyoruz. İnsanlık uçurumun kıyısında ya yok olacak, ya da yoluna devam edecek.” Çekilen belgesel de bunun kanıtlarıyla dolu.Benlik sahibi robotlar Burada kendi kendine öğrenen yeni nesil bilgisayarlardan bahsediyoruz. Yani evlerimizdeki masaüstü bilgisayarlar gibi neye programlandıysa onu yapan makinelerden değil. Bu yeni nesil bilgisayarlar, aynı iki yaşındaki bir çocuğun çevresini anlaması gibi, deneme yanılmalarla kendini geliştiriyor. Geliştirmekle kalmıyor, kendine benlik yaratıyor. Yani bilgisayar ya da programın konulduğu makine, bir birey gibi aynada, toplumda kendini fark edip, ayırt edip, huylar geliştiriyor. Birey oluyor.Görme duyusu yaptıKanınızı donduracak çalışmaları sıralayayım.Yıl 2005, yer Columbia Üniversitesi. Yapay zekaya sahip deniz yıldızı şeklinde bir robot geliştiriyorlar. Robot hareket nedir bilmiyor. Çünkü hareket komutu yazılmamış. Önce yerde kıvranıyor bir kaç gün. Sonra, uzuvlarını kullanarak sürünüyor, daha sonra da örümcek gibi yürümesini öğreniyor. Robotun bir kolunu kesiyorlar (denizyıldızı gibi dedim ya) birkaç günde kesilen tarafa basmadan yürümeyi yine öğreniyor. Araştırmanın ileriki safhalarında geçen yıl, 2017’de, bilim adamları bir de ne görsünler, bu sürüngen kafadan bacaklı, çevresindeki bilim insanlarının yüzlerine bakıp tanıma programı geliştirmiş. Robotu açıp bakıyorlar ve ne görüyorlar, programda hiç olmayan görme duyusunu, robot kendisi yazmış. Bilim adamları dehşete düşmüş, bunu açıklayamıyor.Yıl 2017. Facebook, iki yapay zeka robotunu test ediyor. Programın amacı iki robotun, basit İngilizce ile kendi aralarında konuşmasını sağlamak. Yapay zekaya sadece basit İngilizce kelimeler giriliyor. Robotlar başlıyor konuşmaya, “Nasıl iyi misin, hava nasıl bugün?” gibisinden. Birkaç güne robotların kendi aralarında bir takım alım satım pazarlıkları (kitap, top, halı vs.) yaptıkları ve anlaşılmayan İngilizcemsi bir şey konuştukları fark ediliyor. Kısa zamanda anlaşılıyor ki, robotlar kendi dillerini geliştirmiş. Facebook, projeyi sonlandırıyor. Microsoft 24 saat dayandıYıl 2016. Bu kez Microsoft bir yapay zeka robotunu, Twitter’a sokuyor. Tay adlı yapay zeka robotu, bir bebek kadar saf ve sıfır bilgili. Kendisine atılan mesajlara cevaplar vererek konuşmayı öğrenmeye çalışıyor. 24 saat içinde konuşmayı söktüğü gibi attığı tweetler, ırkçı, Müslüman karşıtı, Hitler hayranı, Yahudi düşmanı bir hal alıyor, sapıkça seks konuşmalarına dönüşüyor. Microsoft apar topar robotun fişini çekiyor. Bir robota kişilik verirsen psikopat olmaya yatkın olduğunun bir başka göstergesi...Yapay zekaya sahip robotlar çok hızlı öğreniyorlar. Hatalarını tekrarlamıyorlar. Aynı insan beyninin öğrenmesi gibi süreçleri var ama bizden kat ve kat hızlı... Bununla yetinmiyor, çıkarımlar yapıp yeni yetenekler geliştiriyorlar, hayatta kalmak için her yolu deniyorlar.Doktorlara ihtiyaç kaldı mı?Bir radyologun en az 2 dakika inceleyip üzerinde zor karar verdiği bir meme filmini (mamografi), bir yapay zeka, saniyede 1 milyar mamografiyi tarayıp doğru olarak teşhis edebiliyor. Ya da Da Vinci diye bilinen bypass robotları... Her ameliyatta kendilerini daha da geliştiriyorlar. Çünkü Da Vinci’ler, arka planda tüm dünyaya yayılmış robot arkadaşlarıyla konuşup, yaptıkları ameliyatlar üzerinden bilgi transferi yapıyor. Hatalı işlemler bir daha tekrarlanmazken, başarılı yöntemler hemen taklit ediliyor. Yakında doktorlara da ihtiyaç kalmayacak.Google’ın “Derin Aklı” Google’a gelelim. Google’a bir şey yazmaya başla.. Daha kelimeyi yazmadan ne soracağını biliveriyor. En basitinden yapay zeka bu. Bu yapay zeka, Google merkezindeki yüz binlerce bilgisayar serverını kontrol ediyor. Bu serverlar’da sizin yaptığınız her arama, sakladığınız her fotoğraf, gittiğiniz her adres, sildiğiniz her fotoğraf, yazıştığınız her insan, ilgili duyduğunuz her hobi, eviniz, işiniz, banka hesabınız, e-mailleriniz, cep telefonlarınız her şey tutuluyor. Milyarlarca insanın bilgisi saklanıyor. Ve biz her gün annemizin babamızın bile hakımızda bilmediği kadar (yeni) veriyi buraya gönderiyoruz. Google firması dahi kendinin ne kadar büyük bir tehlike olduğunu biliyor mu emin değilim... Google 2014 yılında Deep Mind (Derin Akıl) adlı bir yapay zeka şirketini satın aldı, onu geliştiriyor. Bu Deep Mind, dünyanın en akıllı yapay zekası. Her gün yeni bir şey öğreniyor. Bugün yarın (yarın öbür gün demiyorum), kendi kendini bağımsız kapatıp açabilen bir Truva programını sisteme sokup, serverları ele geçirirse ne olacak bizim, daha doğrusu insanlığın verileri... Wall Street’te test edildi 2010 yılında Wall Street’te yaşanan çöküşün yüzde 60’ı bilgisayar programı kaynaklı yapay zekaydı. Dow Jones yarım saat içinde 1100 puan düştü. Şirketler bir anda değersiz, insanlar beş parasız kaldı. Ne oldu biliyor musunuz? Bilgisayarların amacı zararı minimal, karı maksimize etmek olduğundan birbirlerini tetikleyerek büyük çöküşü hazırladılar. Algoritmalar çalıştı, vatandaş kaybetti. Ve ne bir kanun işledi, ne hükümet müdahale edebildi, ne de şirketler bu çöküşe “dur” diyebildi. Olay saniyeler içerisinde rakamların birbirini tetiklemesiyle tsunamiye dönüşüverdi. Katil robot yarışı başladıSavunma Sanayi’nde de yapay zekaya bağımlı hale geliyoruz. Drone dediğimiz pilotsuz uçaklarla hedefi vurmaya başladık. Sadece ABD’nin elinde 10 bin insansız hava aracı var. Bırak ABD’yi, Türkiye dahil 80 ülke drone kullanıyor. Bir savaş pilotun eğitimine harcanan para yılda 6 milyon dolarken, pilotun yaptığı her şeyi yapabilen bilgisayar programının geliştirilmesi 500 dolar. İnsansız savaş gemilerinden, şoförsüz kamyonlara, patlayıcı imha edenlere, terminatör asker ya da köpek robotlara varıncaya kadar birçok yeni tür savaş makinesi yapılıyor. Ülkeler ulusal düzeyde katil robotların üretimi için birbiriyle yarışıyor. Bu rekabet 3’üncü Dünya Savaşı’nı ve uygarlığın sonunu getirebilir. Bu tür silahları kullanmak için illa despot liderlere de ihtiyaç yok. Evde koltukta pizza yiyip içerken, sırf zevk olsun diye sistemi yapay zekaya teslim edecek anarşist hackerlarla dolu bir dünya burası.Beyne yapay zeka çipi Elon Musk güzel söylemiş: “Yapay zekanın bir amacı varsa ve yolunun üzerinde insanlar engel teşkil ediyorsa, bizi yok etmekten çekinmeyecektir. Bu onun kötü olduğu anlamına gelmiyor. Aynı bizim yol inşası yaparken, karınca yuvası varmış yokmuş gözetmememiz gibi. Karıncalara düşman olduğumuzdan değil, sadece yol yaptığımızdan...”Bizim kuşağımız 5-10 yıla Yapay Zeka’nın faydasını da zararını da görecek. Fabrikaları robotlar ele geçirecek. Bir robotu satın alma maliyeti, bir işçinin bir yıllık brüt maaşı kadar. Ama üç işçinin yaptığı işi yapıyor hem de para almadan. İşlere robotların el koyması, şu an bile orta sınıf ve mavi yakalılarda hissediliyor. İşsizlik sadece maddi darboğaz demek değil. Aynı zamanda insanın yaşama amacını da elinden alan, psikolojisini bozan bir yıkım. Bunun sonucu; grevler, eylemler, sokak protestoları, istikrarsızlık olacaktır. Uber tartışması yapanlar şunu görebiliyor mu? Birkaç yıla öncelikle taksiler sonra da kamyon ve otomobiller oto-pilota dönecek. Yüz binlerce şoför işsiz kalacak! Bu yüzden yapay zekayı robotlara değil de, insanların beynine yerleştirme fikri ağırlık kazanıyor. Yani süper çipli, süper insanlar dönemi kulağa daha mantıklı ve barışçıl geliyor. İnsancıl düşünen, ama gelişmiş makine zekasına sahip yeni insan ırkı... Ama kötümser olduğumdan sanki ilk anlattıklarım gerçekleşmeden, insanlık ikincisini denemeyecek gibi geliyor. Tanrı bizi korusun.
Aşık olmak denizde seyretmek gibidir. Eğer sakin bir denizde yol alıyorsan sorun yok. Ama hava sertleşmeye başlayınca siz de kötü hissetmeye başlarsınız. İşin garibi bu inanılmaz bir hızda gerçekleşir. (Philip Kerr-Zagrebli Kadın)Yukarıdaki satırlar bir aşk yazarına değil, son dönemin en iyi polisiye ve suç yazarı Philip Kerr’e ait. Kerr henüz 62 yaşında hayata gözlerini yumdu. Edinburgh doğumlu bu İskoç, ülkemizde geç tanındı. İki yıl önce, polisiye severlerin buluştuğu Kara Hafta için İstanbul’daydı Kerr. Konferans sonrası Galatarasay Lisesi sokağında Tarihi Yarımada’ya bakan bir terasta akşam yemeğinde buluşmuştuk. Kendisine sahaflardan aldığım 1950 basımı Almanca bir Nazi U-Boat kitabını hediye etmiştim. Verirken de “Yeni hikayeni bir Alman denizaltısında geçirmeye karar versen, yararlanırsın” diye takılmıştım. “Severek” diye alıp koymuştu çantasına. Muhtemelen Alman denizaltılarıyla ilgili bir külliyatı vardı ama kibarlığı ve nezaketi elden bırakmadı. Gece boyu keyifli bir sohbet ettik. Nur içinde yatsın. Abartmayacağım, son yıllarda okuduğum en iyi romancılardan biriydi .Dedektif Bernie Günther’in kahramanı olduğu 2’nci Dünya Savaşı ve Hitler dönemi Almanyası’nda geçen romanları büyük yankı uyandırdı. Modern zamanlarda geçen polise romanların aksine yazar Kerr, zor yolu seçerek okuyucuyu tarihin belli bir dönemine götürüyor. Hikayeler 1930’ların Berlin’inde başlıyor. Arjantin’den Küba’ya, İspanya’dan Rusya’ya, Yunanistan’a, Balkanlar’a uzanıyor.BİR CİNAYETLE BAŞLIYOR HER ŞEY “1942’de Berlin’de bir polis olmak, kaplanlarla dolu bir kafese fare kapanları koymak gibi bir şeydi” diye betimliyor yazar o yılları... Romanlar o dönem giderek artan baskıları, savaşı, entirakaları bir solukta okutan müthiş bir beceriye, yalın anlatım diline sahip: “Gençlik artık gençlere harcanmıyor, bunun yerine savaşta harcanıyor...”Tarihsel kişi ve gerçek olayların ardında kurguladığı polisiye öykü sizi hemen içine çekiyor. Her kitapta önce küçük basit bir cinayetle başlıyor ama arkası Nazi kodamanlarına, Göring, Himmler, Heydrich gibi üst düzey isimlerin karıştığı bir suç ağına dönüşüyor. Polisiye romanlarının tüm şartlarını alıp, arka plana tarihi giydirmek kolay iş değil.Ama olay sadece kurgu değil. Kerr’in kitaplarında insanı etkileyen şey basit ama vurucu tasvirleri, kadınlarla ilgili yargıları, kahramanın yaptığı zeki espriler... Mesela şöyle diyor dedektif Günther;“Bir kadın gerçekte kime aşık olacağını değil, sadece kime aşık olmayı deneyeceğini seçebilir” ya da, “İstedikleri şeye karar verene kadar ne istediklerini bilmeyen tuhaf yaratıklar ve onlara o anda istediği şeyi vermezseniz, seninle boğuşmaya hazırlar.” Bunun gibi ...Yazar, 15 yılı aşkın süredir devam ettirdiği dedektif Günther serisinin son kitabı olan 13’üncü kitabını tamamladıktan birkaç hafta sonra gözlerini yummuş. Adı “Hediye Taşıyan Yunanlılar” (Greeks Bearing Gifts)... Tarihi suç ve polisiye dizilerin tavan yaptığı şu dönemde dedektif Günther’in hikayelerinin film olması da yakındır. Buluşmamızda bana dedektif Günther’den sıkıldığını ama okuyucunun çok istediği için devam ettirdiğini söylemişti Philip. ALFA Yayınları’na da teşekkür etmeliyim çünkü, gerçekten güzel çevirileriyle Kerr’i yayın hayatımıza kazandırdı. Son kitabı tahminin birkaç aya vitrinlerde olur.“Peki ben şimdi Bernie’siz ne yapacağım...” Ölümün çaresi yok. Pera Palas Otel’inde bana şakayla karışık söylediği gibi “Otelde kalmak hayata benzer, belli bir aşamada check-out yapmak zorundasın!”Güle Güle Kerr, Güle Güle dedektif Günther...
İngiltere’deki son suikastin Moskova’yı işaret etmesi, yeni bir Soğuk Savaş’ın başlangıcı olarak kabul ediliyor. Ancak bu savaştaki casuslar kendilerine Kanunsuzlar diyor, yöntemleri ise alışılagelmiş normların çok ötesinde. Radyoaktif suikastler, siber saldırılar, genel seçimlere müdahaleler vs... Eskiden casusların dokunulmazlığı vardı. Tom Hanks’in Casuslar Köprüsü filmini hatırlarsınız. Ele geçen casuslar, bir süre hapis yattıktan sonra, karşı ülkenin yakaladığı casus ile takas edilir, değiş tokuş genelde köprü ya da sınır karakolunda yarı karanlıkta, fötr şapkalı asık suratlı istihbarat subayları eşliğinde yapılırdı. O teatral sahneler geride kaldı.Son on yılda, Batı’da 30 kadar Rus muhalefet lideri, eski ajan, iş adamı, gazeteci, savunma, güvenlik, polis gibi üst düzey bürokrat (Ukrayna), kendilerine “Kanunsuzlar” (illegals) denilen Rus gizli servisi elemanlarınca zehirlenerek öldürüldü. Zehirlenmek, aslında bunu tarif için doğru kelime mi bilemiyorum. Çayına, yemeğine, elbisesine konulan radyoaktif, sinir gazından bahsediyorum. Süründüren korkunç bir ölüm bu.Basit anlamda, casusluk iki bölümden oluşur: espiyonaj ve gizli eylem. Her ikisi de, işe alım, eleme, tuzaklama, muhalif siyasi faaliyetleri destekleme, himaye, propaganda tasarlama yayma, paramiliter katılım ve darbe planlaması gibi çeşitli geleneksel tekniklere ve araçlara sahiptir. Ancak Putin’in Rusya’sı bu geleneksel yöntemleri değiştirdi.Centilmenlik bittiSoğuk Savaş yıllarında kimse yakayı ele veren, sonra da ülkesinden ihraç edilen bir ajanı, muhalefet liderini, iş adamını gidip yuvasında bulup zehirlemedi. Sadece İngiltere’de 15 üst düzey Rus zehirlenerek öldürüldü. K.Kore liderinin üvey kardeşi Malezya’da iki kadının ajanın zehirli iğnesiyle ile can verdi. Türkiye’ye Çeçen savaş lordlarından 12’si son birkaç yılda İstanbul’da Rusya bağlantılı silahlı suikastlere kurban gitti. Hiç bir zaman bir devlet, başta ülkenin sahte parasını basıp piyasaya sürmedi, ya da merkez bankasına siber saldırı gerçekleştirmedi; Alman, Amerikan, İngiltere’deki genel seçimlere elektronik ortamda müdahale etmedi. Hiçbir devlet kendi sporcularına kendi eliyle doping verip (2011’den beri yapıyormuş), üstelik gizli servisi (FSB) de işin içine katarak bunu Olimpiyat Komitesi’nin gözünden kaçırmaya çalışmadı. Son Kış Olimpiyatları’ndan Rusya men edildi. 2014’te füze ile vurulan 298 kişinin öldüğü Malezya yolcu uçağı kazasının bile Moskova’nın Batı’ya mesajı olduğu yazılıp çizildi.Soğuk Savaş’ta mücadele kora kordu, ama Stalin’den kalma yazılı olmayan centilmenlik anlaşması yürürlükteydi. “Moskova kanunları” diye bilinen casusluk kaidelerine taraflar, harfiyen olmasa da uydu. Çerçeveyi genişletmedi.CIA da denedi olmadıÖrneğin Amerika bir dönem politik suikastlere girişti. Küba lideri Fidel Castro, Kongo lideri Lumumba, Dominik Cumhurbaşkanı Trujillo’ya başarısız suikastler düzenlendi. 1970’lerin başında Kongre, CIA’nın bu tür eylemlere girişmesini yasakladı. 11 Eylül’den sonra ise köktendinci teröristlere karşı yapılan her türlü (drone ve akıllı füzelerle) saldırıyı ABD yönetimi suikast değil, terörle mücadele diye yorumladı.Şimdi yeni bir Soğuk Savaş’ın eşiğindeyiz, üstelik tek bir kurşun bile atılmadan...Olay, Mart ayının başında yaşandı. Yine böyle bir ajan değiş tokuşuyla 2010’da İngiltere’ye verilen Rus köstebek Sergei Skripal (66) ve kızının (33) akibeti de zehirlenme oldu. Skribal 1990’larda taraf değiştirip, 10 yıl İngiliz MI6 servisi adına casusluk yapmıştı. Ve Avrupa’daki 300 Rus ajanının kimliğini sızdırmıştı. 2006’da Rusya’da yakalanmış ve hapse çarptırılmıştı. Suikastte kullanılan madde Alman VX gazından bile zehirli hatta dünyanın en zehirli gazı Noviçok’tu. İngiltere’nin güneyinde şirin bir sayfiye yeri Salisbury’deki bir bankta yığılmış haldeki baba kızın ölüm nedenini araştırmak için olay yerine gelen komiser ve polis ekibi bile bu zehirli gazdan etkilenerek hastaneye kaldırıldı. Olayın şoku henüz atlatılmadan bir hafta sonra bu kez Rus Havayolu şirketi Aerofloft’un eski CEO’su, ki o da İngiltere’ye 2010’da sığınmış Putin muhalifiydi, Londra’daki evinde ölü bulundu. İlişkiler eksi 23 dereceİngiltere, bu suikastlere 23 Rus diplomatı sınır dışı ederek karşılık verdi. Gerekçe basitti, yabancı bir ülkenin topraklarında kimyasal saldırı düzenlemek, halkın güvenliğini tehlikeye atmak. Amerika, AB ülkeleri ve eski Doğu Bloğu ülkeleri (yeni NATO ülkeleri) de İngilizlere destek verdi, 140 Rus diplomat, Batı’dan sınır dışı edildi. Rusya, dünyanın bu tepkisini alaycı bir tavırla, Londra Büyükelçiliği’den bir Twitter mesajı ile yanıtladı. Mesaja -23’ü gösteren bir termometre resmi iliştirilerek altına “Rusya ile İngiltere ilişkileri -23 dereceye düştü ama biz soğuktan korkmayız” yazıldı. Soğuk Savaş tabirini ilk ortaya atan kişi 14’üncü yüzyılda İspanyol yazar Don Juan Manuel’di. Endülüs Emevileri’nin çöküşü sonrası İber Yarımadası’nın hakimeyetini ele geçirmek için çarpışan Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki savaşı anlatmak için kullanılan bir tabirdi bu. Ortada sıcak bir savaş yoktu ama barış da yoktu. Her iki din de kendi üstünlüğünü, kültürünü, yaşantısını kabul ettirme mücadelesi veriyordu. Büyük bir korku hakimdi. Manuel buna “Ilık Savaş” dedi. Sonradan Soğuk Savaş’a dönüştü.Neden şimdi neden İngiltereŞimdi soru şu! Takas edilmiş, gözden çıkarılmış, 12 yıl önce emekli olmuş bir Rus casusun İngiltere’de bu kadar sansasyonel bir yöntemle öldürülmesi gerekli miydi? Üstelik suikastte 23 sivil de zehirlendi. Düşününce Rusya ve Putin lehine çok madde çıkıyor.- Putin, Rus istihbarat teşkilatı içindeki birçok ajana açık mesaj yollamış oluyor. “Batı adına casusluk yapma hevesindeyseniz iki kez düşünün. Peşinizden geliriz” diye..- Psikolojik üstünlük. Ruslara karşı hep yenilgi yaşayan İngiltere için yeni bir travma bu. Hatırlayın, Rusya ve İngiltere arasındaki istihbarat savaşlarının tarihine inildiğinde 2’nci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz gizli servisinin en üst düzeyine kadar yükselen KGB ajanlarını, Kim Philby liderliğindeki Cambridge Beşlisi’ni görürüz.- Tabanca kullanılabilecek bir suikast için, Novişok kimyasalı tercih edilmesi manidar. Tüm kasabayı zehirleyebilecek potansiyele sahip bir silahın denemesi yapıldı. İngiliz ulusal güvenliğin kartondan olduğu kanıtlandı. - Ülke zaten Brexit sonrası bölünmüş halde. Başbakan Terasa May, yetersiz karşılık verse zayıf görünecek; sert tepki verse gücünün limitlerini kısa sürede test edip hüsrana uğrama riski çok yüksek. Her iki durumda da masanın karşısındaki satranç ustası Putin’e elini göstermiş olacak. Rusya, Batı’nın olası bir krizde limitlerini ne kadar zorlayabildiğini görecek. - Putin’e ezici farkla seçim kazandırdı. 4 Mart’taki suikastin hemen ardından pazar günü Rusya’da başkanlık seçimleri vardı. Putin zaten 4’üncü kez seçilmeyi garantilemişti. Ancak Rus televizyonları “Moskova yine Batı komplosu kurbanı” diye haber yapmaya başlayınca, seçimlere katılım arttı, Putin yüzde 75 oyla yeniden kazandı. - İngiltere, kendisinin aşil tendonu olarak gördüğü Rus rejim muhaliflerini bundan sonra ülkesinde barındırmak istemeyebilir. İngiltere’de yaşayan varlıklı muhalif şahsiyetleri sınır dışı edebilir ya da buna zorlayabilir. Bu, Putin için çok büyük bir kazanım olur.Yeni bir Soğuk SavaşMevcut ticaret savaşlarına, bir de bu casusluk krizi eklenince yeni bir Soğuk Savaşın ayak sesleri duyulmaya başlandı. Eskiden Süper Güçler, birbirleriyle savaşmazdı ama başka ülkeleri kapıştırdılar, bölgesel krizler ve savaşlar çıkarmakta pek hevesliydiler. Süveyş krizi, Küba krizi, Vietnam, Afganistan gibi... Şimdi de aynısı olacak. Ufukta Doğu-Batı bloğunu karşı karşıya getirecek iki kriz var. Biri Suriye, diğeri Kuzey Kore... Sonuçta Türkiye’nin ipteki cambaz misali dış politika oynaması gereken bir dönemden geçiyoruz. Bu, bizim sessiz kalamayacağımız, köşemizden izleyemeyeceğimiz bir savaş. Ama filler bir kez daha kapışırken arada ezilen de biz olmamalıyız.Filmlere konu olun casus kadınHollywood yıldızı Jennifer Lawrence’ın şu ara vizyonda olan Kızıl Serçe filmi de Ruslar’ın “Kanunsuzlar” ekibindeki bir casusun öyküsünü anlatıyor. Filme konu olan casus Anna Chapman, Londra’da okurken bir İngiliz’i ağına düşüyor ve onunla evlenerek İngiliz vatandaşlığını elde ediyor. Chapman dört yıl sonra İngiliz’den boşanıp, New York’a geçerek Rus istihbaratından aldığı 1 milyon dolarla bir emlak şirketi kuruyor. Amacı dişiliğini kullanarak zengin ABD’li çevrelere sızabilmek. FBI arafından bir operasyonla yakalanan Anna, 2010 yılında diğer 9 Rus ajanı ile birlikte Viyana’da değiş tokuş ediliyor. Kimin karşılığında biliyor musunuz? İngiltere’de son olarak öldürülen ve bu yazının da konusu olan MI6 casusu Rus Skripal’in Batı’ya verilmesi karşılığında. Skripal, köprü üzerinde İngiltere’ye yürürken, Anna Rusya’ya özgürlüğüne koşuyor. Ve daha sonra Putin tarafından devlet nişanı ile ödülendiriliyor. Anna’nın İngiliz kocasına ne olmuş biliyor musunuz? Chapman’in 4 yıl evli kalıp boşandığı İngiliz kocası da esrarengiz bir şekilde iki yıl önce henüz açıklanamayan bir nedenle 36 yaşında iken öldü. Bu kadarıyla bile Hollywood’a film olmaya yeter.
Gordon Pizza mı?-Hayır efendim Google Pizza!-Yanlış numaraymış, kusura bakmayın.-Hayır efendim numara doğru, Google Pizza! Google olarak Gordon Pizza’yı satın aldık.-O zaman bir sipariş verebilir miyim?-Her zamankinden mi efendim?-Ne yani, ne sipariş edeceğimi biliyor musunuz?-Elbette efendim. Son beş keredir mantarlı, sosisli, sucuklu, kalın hamur istemişsiniz.-Tamam o zaman, aynen öyle olsun!-Size onun yerine kuru domatesli, biberli sebzeli pizza göndersek?-Neden ki?-Bakıyorum da kolesterolünüz 300’ün üzerinde, üreniz de yüksek.-Nereden biliyorsunuz ki?-Son check-up’ınız 15 gün önce imiş efendim, ona baktım.-Tamam, anladık. Ama ben yine kendi siparişimi istiyorum. İlaçlarımı alıyorum zaten.-Özür dilerim efendim, ilaçlarınızı da pek almıyorsunuz. 30 tabletlik kolesterol ilacınızı alalı 90 günü geçmiş.-Sonra tekrar aldım, hem size ne?-Sonra tekrar almamışsınız efendim, kredi kartı harcamalarınıza baktım.-Yahu nakit aldım! Onun kaydı yoktur.-Nakit de almış olamazsınız 45 gündür bankadan nakit çekmemişsiniz.-Belki bir başka nakit kaynağım var, onu nereden bileceksiniz?-Olamaz efendim. O zaman vergi kaçırıyorsunuz demektir. Gelir vergisi beyanınızda başka bir nakit gelir görünmüyor.-Yuh be!-Sadece size yardım etmek istiyoruz efendim, bir kötü niyet yok.-Biliyor musun? Artık gına geldi. Çekecem gidicem dünyanın ücra bir köşesine, ne internet, ne Google kafamı dinleyeceğim. Yeter be!-Biraz zor efendim.-O niye ki!!-Pasaportunuzun süresi geçmiş.-#%$!/*#!!!!Yukarıdaki diyaloğa gülüyorsunuz ama yakındır işin bu hale gelmesi.. İnternet’ten bir ayakkabı bakıyorsun akşamı Facebook hesabında, aaa ne göresin, indirimli ayakkabı modelleri.. Ya da Yunan Adaları’na tatile gidiyorsun, daha ayak basar basmaz, otel önerileri, uygun restoranlar... Ucuz uçak bileti arıyorsun, plakayı bir alıyorlar habire yok ekonomik Barselona, yok Paris fırsatı, yok Londra beş güne beş gece konaklama. Yeter kardeşim peşimi bi bırakın.. İnternet arama motorlarının, GSM operatörlerinin kişisel bilgilerimizi firmalara satarak üzerimizden servet kazanması bir yana, işin tacize varan kısmı diğerbir yana. Sinirime dokunuyor artık.Niye yazıyorum bunları... Son olarak 50 milyon Facebook kullanıcısının verisinin kendi isteği dışında usulsüzce alınıp, Trump’ın seçim kazanmasında kullanıldığı ortaya çıktı. Facebook’ta bir İngiliz şirketinin yaptığı basit bir anket uygulamasına 2 dolar para karşılığı katılan kişiler ve o kişilerin tüm arkadaşlarının profilleri anketör şirketle paylaşılmış. Yani diyelim benim anketten haberim yok, kimseye yetki metki de vermedim. Sırf arkadaşım ankete katıldı (program indirerek katılınıyor) diye, Facebook tarihçem, profilim hayatımda adını duymadığım bir şirkete satılıyor. Hem de 300 bin dolara!‘Eee n’olmuş yani oy tercihimizle kel alaka!’ diyebilirsiniz, öyle değil. ABD’de haberlerin yüzde 60’ı sosyal medyadan takip ediliyor. Diyelim ki, siz A partisini destekliyorsunuz, seçime var 6 ay.. Twitter’a, Facebook’a, Instagram’a, YouTube’a her girişinizde sayfanın bir köşesinde B partisinin liderinin, tam da sizi ilgilendiren bir konuda (çevre, eğitim, sağlık, çocuk, emeklilik, vergi, sinema, kitap, futbol vs.) demecini, vaatlerini, videolarını ya da bırakın propagandayı, sadece fotoğraflı iyi dileklerini bile görseniz, sempati duymaz mısınız? Bu sayede, kilit seçim bölgelerinde, farklı demografik ve etnik yapılara, kişiye özel seçim propagandası yapmak mümkün değil mi? Hele ki, kararsız seçmenseniz. ABD seçimlerinde işte tam da böyle olmuş. Başka seçimlerde de olması çok muhtemel.Eğer iş, seçim dizayn etme noktasına gidebiliyorsa -ki Facebook örneği bunu gösteriyor- o zaman çok dikkatli olmalıyız. Şirketler türlü veri paketi ödülleri, data kullanım vaatleriyle iştahınızı kabartabilir ya da direkt “Şahsi bilgilerini kullanıma açmazsan, annenle, babanla, oğlunla, dedenle görüşmene, fotoğraf paylaşmana kısıtlama getiririm” diye tehdit edebilir. Facebook’ta yaptığınız her “like”, Twitter’da katıldığınız her “anket” arka planda sizin kimliğinizi ele veren bir bilgiye dönüşüyor. Size karşı kullanılıyor. Profillinizi almak isteyenlere “Evet” derken bunları düşünün. Şu an bile cep’te karşınıza çıkan reklamların tarafsız değil, size özel olduğunu aklınızın bir köşesine yazın. Sizin eğitiminize, sizin bütçenize, sizin zevkinize göre seçilmiş, yönlendirme amacı taşıdığını unutmayın.George Orwell’in 1984’ünden bir alıntıyla son vereyim: ‘’Bize duymak istediklerimizi söyleyen kitapları severiz...’’
Ne zaman iş değiştirmeli? Ne zaman kötü haber vermeli? Ne zaman ders çalışmalı? Ne zaman evliliği bitirmeli? Ne zaman egzersiz yapmalı? Ne zaman kahve içmeli? Hayatımız, işimiz ya da başarımız vereceğimiz bu kararların zamanlamasına bağlı. Peki “Doğru zaman, ne zaman” biliyor musunuz?Timing (zamanlama) her şeydir, başarının anahtarıdır. Zamanlama; his, tecrübeyle kazanılan iç dürtü sanılır, halbuki değildir. 2 milyondan fazla satan When (Ne Zaman) kitabı, timing’in tamamen bilime dayalı olduğunu çarpıcı örneklerle ortaya koyuyor. Best seller kitabın yazarı Daniel Pink, psikolojik, biyolojik, ekonomik verilerin ışığında günlük ideal programın nasıl oluşturabileceğini; yaşamamızda, iş hayatımızda başarıya nasıl ulaşılacağını anlatıyor.Sabah modumuz iyi, öğlen kötüModun nasıl derler ya, o işte! İnsanın moral durumundan bahsediyorum. Sabah 8’de psikolojik olarak modumuz zirvede güne başlıyor, sonra yavaş yavaş düşüyor, en düşük seviyeye akşam üzeri 5’te ulaşıyor. 6’dan itibaren tekrar hızlı bir yükselişe geçiyor ve gece 10: 30-11:00’da modumuz yine tavan yapıyor. İnsanlar sabah saatlerinde mutlu, öğleden sonra mutsuz ve akşamları çok daha mutlu hissetme eğiliminde. İkili ilişkilerine de bu yansıyor.Karar ve toplantılarda sabah etkisiCEO’lar da insan, onların performansı şirketlere servet kazandırıp kaybettiriyor. Sabah saatlerinde yapılan telefon konuşmaları ile toplantılar yapıcı ve pozitif geçiyor. 08:00, 09:00, 10:00 arası verilen kararlar, öğleden sonra alınan kararlara göre daha doğru çıkıyor. 12’ye doğru ses tonu negatife dönüyor, az uzlaşmacı bir hal alıyor. Allahtan öğle yemeğinde, duygusal modumuz bir nebze şarj oluyor, mutlu oluyoruz. Ama hemen ardından yine hızla düşüyor ve öğleden sonraki toplantı ve telefon konuşmalarının çoğu negatif sonuçlanıyor. Modumuz, mesai saatinin bitiminde tekrar yükselmeye, düzelmeye başlıyor.Sınav başarısı ve ders programıHarvard’ın 2 milyon Danimarkalı öğrenci arasında yaptığı 4 yıl süren araştırma ya göre, öğrenciler sabah girdikleri sınavlarda öğleden sonraya göre daha başarılı oluyor. Özellikle analitik sınavlara, matematik, fizik gibi, sabahleyin girmek başarıyı yükseltiyor. Öğleden sonra ise, mantık, sanat, el yazısı gibi yaratıcılık gerektiren, sosyal bilimler gibi kavramaya yönelik derslerde başarı artıyor. Sınavlara girmeden önce 20-30 dakika, yeme, içme, sohbet teneffüsleri vermek de başırıyı artıran bir etken. Özetle sayısala dayalı sınavlar/derslerin sabah saatlerinde; yaratıcılık, mantık, sosyal gerektirenlerin ise öğleden sonra konulması daha uygun.Okula başlama saati 08:55 olmalıSabah saatleri en verimli saatler diyoruz ama, yanılgıya düşmeyin, çok erken saatlerde kafamız hiç çalışmıyor. Zihnin en açık olduğu saat kaç biliyor musunuz? Sabah 08:55... Sonrasındaki her saat dikkatimiz adım adım geriye düşüyor. Sabah 8’de okula başlamak ile 9’da başlamak arasında öğrenme açısından uçurum kadar fark var. Bu yüzden Avrupa’da birçok ilkokul, başlama saatini 8’den 08:55’e çekmeye başladı. Amerika da aynısını yaptı, büyüklerin işe gidiş saatleriyle çakıştığından ortaokul ve liselerde (9’a değil) 08:35’e çekildi ders zili. Derse 1 saatlik geç başlama sabahki trafik kazalarını bile yüzde 70 oranında azalttı.Kilo vermek için ideal saat dilimi Sabah uyandığımızda, en az 8 saattir ağzımıza lokma koymamış oluyoruz. Kan şekerimiz düşük oluyor. Bunu yükseltmek için bir şeyler yemek ya da egzersiz yapmak gerekiyor. Aç karnına egzersiz yaparsak, vücudumuzda depolanmış yağ hücreleri (fazla kilolar) şekere, enerjiye dönüşerek kana karışıyor. Bir şeyler yiyip ya da akşam yemekten sonra egzersize girişirsek, vücut enerji ihtiyacını midemizdeki yemeklerden karşılıyor. Dolayısıyla kilo vermek için en ideali sabah koşmak. Sabah egzersizi, akşamüstüne göre yüzde 20 daha fazla yağ yaktırıyor. Kardio egzersizleri, (yüzmek, koşmak, hatta köpeği gezdirmek vs.) güne başlamak için ideal, modumuzu moralimizi düzeltiyor. Kas yapmak isteyen erkekler için de en ideal egzersiz zamanı yine sabah saatleridir. Çünkü testosteron seviyesi en yüksektedir ve bu hormonun kas yapıcı özelliği vardır. Olimpik rekorlar ne zaman kırılır?Yok rekor kırmak, sprint koşmak, performansı zorlamak istiyorsanız o zaman öğleden sonra spor yapın. Çünkü oksijen ve kanın en iyi pompalandığı, akciğerlerin tam kapasite çalıştığı, nabzın tansiyonun en çok düştüğü zaman, akşam üstü ve gece saatleridir. Olimpiyat rekorlarının da, özellikle yüzme ve koşuda, akşam üzeri, hava kararırken kırıldığını unutmayın. Uyanınca kahve içmeyin öğle yemeğine yükleninK alkar kalmaz bir bardak su için. Bu, hücrelerin yenilenmesine yol açacak, susuzluğu giderecek, tokluk hissi verecek ve uyanmanıza yardım edecektir. Uyanır uyanmaz vücut kortisol hormonu salgılamaya başlar. Kortisol, stres hormonudur, güneş ışığı gibi etkisi vardır ve ayağa kalkmanıza yardımcı olur, uyku sersemliğini atar. Uyanır uyanmaz hemen kahve içmek yanlıştır. Kafein, kortisol hormonu ile birleşerek, aksine kendinize gelme sürenizi düşürür. Ayrıca kahve, kafeine karşı vücut direncini artırarak, her defasında daha çok kahve tüketimine yol açacaktır. İdeali, uyandıktan 1-1.5 saat sonra kahve içmektir. Kortisol görevini tam kapasite yaparken, kafeini alırsanız daha iyi olur. Öğleden sonra, enerji patlaması arıyorsanız, kortisolün dibe vurduğu saat 14-16 arası kahve için.Terapiye sabah gidinTerapiye gidiyorsanız sabah erkenden bunu yapın. Nedeni yine kortisol hormonudur. Kortisol yani stres hormonu, sabah zirvede olduğundan, öğrenmeyi de kolaylaştırır. Sabahki seanslarda, hastaların doktor tavsiyelerine pür dikkat odaklanıp, söylenenleri daha iyi öğrendikleri ortaya çıktı. Hakimlerin ruh hali Dava sonuçları da ilginç. Hakimlerin sabah erken sanığın lehine karar verirken, akşama doğru aleyhte kararlara imza attıkları görülmüş. Hatta sabah 9’da duruşmaya girmekle, 11:45’te, yemek molasından hemen önce girmek arasında bile fark var. Temyiz bekleyen biri isen öğle yemeğinden hemen sonra hakim karşısına çıkmanı tavsiye ederim. Sabah saatlerinde lehte karar çıkma oranı yüzde 65 iken, öğleden sonra bu oran yüzde 40’a, akşam ise yüzde 20’lere düşüyor. Ayrıca yemek molaları sonrası hakimlerin ruh hali tavan yapıyor, yemekten sonraki ilk duruşmalar genelde sanık lehine sonuçlanıyor. Ancak o davadan hemen sonra, hakimin ruh hali hızla negatife dönüyor. Kahvaltı out, öğlen inAraştırmalar öğle yemeğinin kahvaltıya göre daha önemli olduğunu gösteriyor. Özellikle de öğleden sonrası düşen konsantrasyonumuzu dikkate alırsak. Öğle yemeğinin, beyin gücüne dayalı zihinsel işler yapanlar için atlanmaması gereken bir öğün olduğu görülüyor. İş arkadaşlarıyla yemek de takım ruhunu artırarak başarıyı getiriyor. Kol kuvvetine dayanmayan karmaşık işlere beyin yoran beyaz yakalılar için sıkı bir öğle yemeği, kahvaltıdan daha çok tavsiye ediliyor.10-25 dakika kestirmek yeterliSiesta, Latince hora sexta’dan geliyor. Bu da, uyandıktan sonra 6’ncı saatte yatılan uyku demek. Bir beyaz yakalının gün içi en verimsiz anı hesaplanmış, o da öğleden sonra saat 14.55 çıkmış. Eskiler doğrusunu yapmış yani. Bugün biliyoruz ki, 10-25 dakikalık öğlen uykusu beyni sarj edip, sabahki performansına getiriyor. 25 dakikanın üzerine çıkıldığında (3 saate kadar uyku) beyin yine tazeleniyor ancak sonrası ayılma problemleri baş gösteriyor. Silikon Vadisi’nde şirketler artık çalışanlarına uyku odaları yapıyor. En verimsiz saatler olan 14:00-15:00 arası çalışanlar kestiriyor. Bilim adamlarının tavsiyesi şu: Yemekten sonra kahvenizi için (200 ml) ve derhal uykuya yatın. Kahvenin kana karışması 25 dakika alıyor. Ve kafein yarım saate sizi otomatik olarak uyandırıyor. Harika değil mi? Boşanma zamanı Boşanma başvuruları Kasım, Aralık ve Ocak aylarında tavan yapıyor. Ağustos’tan Aralık’a düşerken, sonra tırmanışa geçiyor. Bunun nedeni muhtemelen evlilerin yaz tatillerini bitirip, artık mutlu çift numarası yapmaktan vazgeçmiş olması. Kısa bir kış tatili yapıp, evliliğe son bir şans verdikten sonra da (Ocak) avukata başvuruyorlar. Aralık-Ocak dönemi kişilerin en çok maddi kriz yaşadıkları dönem. İşten çıkarılma, şirket bilançolarının hazırlığı gibi. 20-20-20 kuralıVerimli çalışma için 20-20-20 kuralını uygulayın. Bir saati üçe bölün. 20 dakika çalışıp 1 dakika süreyle bilgisayarın başından kalkıp, 20 metre kadar ofiste yürüyüp geri gelin.. Sağa sola da esneyebilirsiniz. Gözleriniz dinlenecek, omurganız düzelecek. 1 saat çalıştıktan sonra 5 dakikalık bir yürüyüş, dikkatinizi tekrar toplamanızı sağlayacak. Yeşillik görmek iyiOfiste yeşilliğin, masa üzerinde dahi olsa, kişinin performansını artırdığı bilimsel olarak kanıtlandı. 1 saat çalışıp, yakındaki bir parkta 5 dakika kadar yürümek ayrıca çok etkili. Öyle bir şansınız yoksa, pencere önlerine bitki koyun, odanızı havalandırın . Performansınız artacak.35-53 arası orta yaş bunalımıOrta yaş bunalımı sanılanın aksine 45’inden sonra değil, 35’inde başlıyor, 53’üne kadar sürüyor. 72 ülkede 500 bin kişide yapılan araştırmaya göre 35’ine kadar insanlar hayatından zevk alırken, bu yaştan sonra bunalıma giriyor. Gençken umudumuz oluyor, yolun yarısında bu umutlarımızı gerçekleştiremediğimizi fark ediyoruz. 50’sine geldiğimizde bu ruh hali dibe vuruyor. Yani mutsuzluk dönemi 15-18 yıl sürüyor. 50-53 arasında düzelme başlıyor. Beklentilerimizi düşürüp, durumu kabulleniyoruz. O andan itibaren mutluluk ve hayattan zevk almamız roket hızıyla yükseliyor. İdeal evlilik yaşı İdeal evlilik yaşı 30-32 arası. Genç evlenenler boşanıyor. Hatta 24’ünde evlenen ile 25’inde evlenen arasındaki boşanma oranı yüzde 11... Yaş 32’yi geçirmek de iyi değil. Evlilik için beklediğiniz her yıl, boşanma riskini yüzde 5 artırıyor. Ayrıca birlikte 1 yıl geçirdikten sonra evlenenlerin boşanma oranı, hemen evlenenlere göre yüzde 20 daha düşük. Birlikte 3 yıl geçirdikten sonra evlenen çiftlerin boşanması ihtimali ise oldukça düşük.
Mars ile başlayacak gezegenler arası yolculuğumuz sadece bir keşif gezisinden çok öte insanlık tarihinde de büyük bir sıçrayışın ilk adımı olacak. 10 yıl içinde çevremizde baş döndürücü hızla yaşanacak teknolojik değişimlere hazır olun. Bunların mutlaka toplumsal sonuçları da olacaktır.Mitolojide tanrılar, sıradan ölümlülerin önemsiz sorunlarının çok ötesinde, göklerin tanrısal ihtişamında yaşarlardı. 2100 yılına kadar, bir zamanlar tapındığımız ve korktuğumuz mitolojinin tanrılarının güçlerine sahip olacağız. Bilgisayar devrimi bize zihnimiz ile nesneleri hareket ettirme yeteneği verecek, biyoteknoloji devrimi bize neredeyse istediğimiz anda yaşam oluşturma ve ömrümüzü uzatma yeteneği sağlayacak ve nano teknoloji devrimi ile nesnelerin yapısını değiştirebileceğiz hatta onları yoktan var edebileceğiz. En basitinden evde cep telefonu ile vücudumuzu üç boyutlu MIR taramasından geçirip, tümör sinyali verirse, online nano robot hapı sipariş verip, onları yutarak, kanser başlarken tedavi edebileceğiz.Ve şanslıyız ki, şu anki nesil, Dünya yüzeyinde şimdiye kadar yürümüş insanların içinde en önemlisi. Belki farkında değilsiniz ama insanlık tarihinde Rönesans Reform gibi etkileri 200, 300, 400 yıl görülecek en sıra dışı yüzyılların tam ortasında yaşıyoruz.Gezegensel orta sınıfBilimdeki mevcut ilerleme, bizi kaçınılmaz olarak bir dünya uygarlığına götürüyor. 2100’de devletler olmayacak demiyorum. Ama ulusal hükümetlerin kademeli olarak güç kaybedecekleri açık, oluşan boşluğu nasıl bir güç dolduracak onu birlikte göreceğiz. Belki de Churchill ‘in dediği gibi “Demokrasi, zaman zaman denenmiş diğerleri hariç, en kötü yönetim şeklidir” ya da filozof Bernard Shaw ‘un bir zamanlar sarf ettiği gibi “Demokrasi, hak ettiğimizden daha iyi olmayan bir yönetimi garanti eden bir araçtır” bilemiyorum, sadece yeni yönetimsel sistemler gelecek ve denenecek onu görebiliyorum.Şu an gezegensel bir ekonominin doğuşuna zaten tanıklık ediyoruz. Örneğin çok yakında, kontakt lenslerimizle interneti tarayıp, karşılaştırmalı fiyat listeleri alabileceğiz. Bunu şu anda otel ve uçak bileti için yapabiliyoruz. Ama sonunda tüm Dünya malları için de bu geçerli olacak. Gözlükler, duvar ekranları ya da cep’ten, herhangi bir ürün hakkında her şeyi bilebileceğiz. Bir markete dalıp, raflarda gördüğümüz birçok ürünü aynı anda, kontakt lenslerimizle internetten tarayıp, ürünün kelepir olup olmadığını hemen anlayacağız. Ve o ürün fizanda da olsa, kapımıza gümrüksüz ertesi güne gelecek.Ülkelerin karlı ticaret bloklarına katılmadığı sürece rekabetçi kalamayacaklarını fark ettikleri bir süreç bu. AB, NAFTA, Şanghay 5’lisi ittifaklar boşuna değil. Düşünün, Türkiye’nin bir NATO üyeliğinin savunma sanayini nasıl geliştirip, modernize ettiğini, rekabetçi kalifiye personel yarattığını... Aynısı bir AB ile gerçekleşmiş olsaydı, toplum olarak ekonomik ve kültürel çok yol katabilirdik. Son 50 yılda gezegensel bir orta sınıfın çıkışına şahit oluyoruz. Çin, Hindistan ve başka ülkelerden yüzlerce milyon insan bu orta sınıfın içinde. Çok büyük bir sosyal yapılanma bu. Bir altüst oluş. Bu gruptaki insanlar, gezegeni etkileyen kültürel, eğitimsel ve ekonomik eğilimlerin farkında. Çocukları ve kendileri yurtdışını gezip görüyor. Başka kültürleri tanıyor, başka şehirlerde yaşıyor, oraları yadırgamıyor, yerleşiyor, vatanı gibi benimsiyor. Yeni gezegensel orta sınıfın odağında savaşlar, din, katı etik kurallar yok, bunların yerine siyasi ve sosyal istikrar var. Atalarına egemen olan milli ideolojiler onların tutkusu değil, onların tutkusu bir ev iki araba, son model cep telefonu, ödediği verginin nereye kullanıldığı... Ataları, oğullarının savaşa gittiği günü kutlamışken; onların endişesi oğullarını iyi bir üniversiteye sokabilmek. Eskisi gibi savaşa gönderecek bol çocukları da yok bu ailelerin. Tipik bir aile ortalama 1.5 çocuğa sahipken, bunu da çatışmaya yollamak istemiyor. Dolayısıyla özellikle demokratik ülkeler arasında tarihe bakın hiç savaş yaşanmıyor. Artık gelişmiş ülkeler, savaş için sadece paralı askerleri, taşeronları ve teknolojiyi kullanıyor. Nitelikli insan kaybını en aza indiriyorlar.2100’ün ilk 5 lisanıGidişat gösteriyor ki, İngilizce ve Çince bir iki, İspanyolca üçüncü, Japonca ve Fransızca da dört ve beşinci sıradan ortak iletişim dili olacak. Bu demek değil ki, Türkçe yitip gidecek... Sadece İngilizce’yi artık kağıt üzerinde değil, pratikte konuşmamız gereken günler gelecek. Ülkemizi buna hazırlamazsak, yeni dünya insanlarıyla aynı safta yer alamayacağız maalesef... 2100 yılında insanoğlu Dünya’dan henüz ayrılmayacak. Mars gezegeninde milyonlar da yaşıyor olmayacak ama, bulunduğumuz Güneş Sistemi’nde koloniler kurmuş olacağız. Ay’da, Jupiter’in uydularında, Mars’ta maden ocakları, gezegenlerin yeraltı mağaralarında radyasyondan korunaklı araştırma köyleri kasabaları yeşerecek. Yol boyu kurulan uzay ikmal istasyonları, bugünün lezzet durağına dönüşen tatil yöresi benzincileri gibi kasabalaşmanın ilk adımları olacak.İleri insan ırkı geliyor Bu gezegenlerde yaşayacak 3-5 binlik toplumlar, Amerika’nın keşfinde kıtaya ilk giden kolonyaller nasıl yaptıysa, insanlığın sıçramasının ön hazırlığını yapacak. İnanmayabilirsiniz ama tekrar söyleyeyim, 10 yıla kalmadan ileri zekaya ve uzun yaşama genetik olarak programlanmış nesiller doğacak. Kanser, tümör gibi ölümcül ya da kalıtımsal hastalıkların tamamı 20 yıla kalkacak . Beyne takılacak çiplerle dehaya dönüştürülebilen genç kuşaklar geleneksel meslekleri yiyip yutacak. Bu yeni nesiller, tabii ki zengin ülkelerin ailelerinin seçilmiş çocukları olacak. Teknoloji üretmeyen sadece pazar olan geri kalmış ülke halkları sömürülmeye devam edecek. Bu modifiye, astronot yapılı insan ırkı, Mars’a ya da uzay şehirlerine giderek yerleşecek ve insanlığı bir sonraki evreye taşıyan seçkinler olacak. Biz ülkece buna hazırlık yapıyor muyuz? Çok değil 1945’te dümdüz edilmelerine rağmen ayağa kalkan Almanya ve Japonya için “evet” diyebiliyorum. Asya’nın hasta adamı gözüyle bakılırken 500 yıllık ekonomik inişi tersine çeviren, Batı’yı taklit ederek ya da kopyalayarak, ne derseniz değin yüzde 8-10 büyüme yakalayan bir Çin için diyebiliyorum. 1965’te Malezya’dan ayrıldığında doğal kaynakları olmayan, sanayisi olmayan, çevresi düşmanlarla çevrili, pek çok etnik grup ve dine ait eğitimsiz fakir insan yığınlarına sahip, küçük bir ülke olan Singapur için diyebiliyorum. Bataklık üstüne kurulu Singapur, 40 yılda CEO modeli ile ayağa kalktı, dünyanın en global üçüncü ekonomisi oldu, kişi başına geliri şu an 85 bin dolar. Ya da 1950’lerdeki iç savaştan dünyanın en fakir ülkesi olarak çıkan, 40 yıl önce balık ve insan saçı peruktan başka bir şey ihraç edemeyen, bugün ise ileri teknoloji ve sanayi ülkesi haline dönüş en Güney Kore için “evet” diyebiliyorum. Örnekleri Birleşik Arap Emirlikleri’nden Hindistan’a kadar genişletebilirim. Bilge toplum olmalıyızYıl 2100 olduğunda da Dünya’da kazanan ve kaybeden uluslar olacak. Çağımızın anahtarı bilgeliktir . Bu anahtar birçok kapıyı açtığı gibi, istemediğine de kapıyı kapamasını iyi bilir. Bakın bilgi demiyorum. Bilgi akıyor zaten. Dünyanın bilgisini cebimizde taşıyoruz. Ama biz ne yapıyoruz, onunla oyun oynayıp mesaj atmaktan başka. Toplumumuzda bilgeliğe rastlamak zor. Bilim düzenli bilgidir. Bilgelik ise düzenli bir yaşam. Eskilerin yerini alan endüstriler, fabrikalar baş döndürücü hızla kuruluyor. Gençler hiç bilmedikleri, görmedikleri yeni iş sahalarıyla karşılaşıyor. Genetik ve robotik mühendislik yıkıcı bir şekilde geliyor, polis memurlarından, çöp toplayıcılarına, eczacılardan, aile hekimlerine, veznecilere, acentalara, muhasebecilere, bankacılara, noterlere kadar herkes işsiz kalacak, ülkeleri buhranlara sürükleyecek. Çürüyen ve köhne bir eğitim sistemiyle nasıl ilerleyebiliriz? Küresel ısınmanın, doğanın kirlenmesinin önüne nasıl geçebiliriz? Doğal kaynaklarımız olmamasına rağmen nasıl ve nereden ucuz enerji buluruz? (Bakın ABD tamamen petrolü kayadan üretip, dünyayı sollamaya başladı) İleri demokrasinin anahtarı olan, tüm bunları serinkanlı tartışacak, rasyonel çözümler üretecek, donanımlı, eğitimli, bilinçli bir seçmenimiz var mı? Bilgelikte ne noktadayız? 2100’e ne kaldı!
Teknolojiyi çok iyi kullanan uçak yolcuları kendilerine zaman kazandırdığı için hava yolu firmalarından da aynı yaklaşımı bekliyor. Mart kapıdan baktırır, tatile göz kırptırır. Seyahat etmenin en güzel tarafı yola çıkmaktır. Yolculuğa başlamak. Şöyle bir koltuğa kurulmak, kahveni eline almak, gezerek, eğlenerek, gülerek, dura dura hedefe doğru ilerlemek. Gidilecek yere vardıktan sonraysa büyü bozulur, kafa hemen dönüşe yoğunlaşır. Tatilin son birkaç günü ise karın ağrısıdır. Özetle en güzel şey yola çıkmaktır...Yola çıkmak iyi de, eh bir de eziyete dönüşmese... Bir arkadaşım sırf bavul aldı - verdi beklememek için uçuşlarda bagaja asla bir şey teslim etmiyor. Seyahatin uzunluğuna göre hooop illa kabine girecek bir bavul ayarlıyor. Çoluk çocuk tatile dahi gitseler, tüm aile fertlerinin elinde birer kabin içi bavul. O küçücük fıçıcık bavullara nasıl sığıyorlar bilemiyorum ama durumları aynen böyle!Yolculuğun keyfi o kadar önemli ki, havacılığın merkez otoritesi diyebileceğimiz Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği (IATA) 2012’den beri yolcuların nabzını tutuyor. Bu yıl 153 ülkeden 11 bin kişiyle konuşup yolcu isteklerini açıklamış.“Zamanımı çalma”- Peki yolcular ne istiyor? İlk sırada “Benim zamanım önemli kardeşim” var. Sonra “Uçuşumla ilgili her gelişmeyi anında öğrenmek istiyorum”, üçüncü sırada “Teknolojiyi biliyorum, dijitalim; rahat ol, bana bırak”, en sonda da “Uçuşta eğlenmek isterim” geliyor. Biraz açalım.- “Vaktimden çalma” diyen yolcuların yüzde 78’i, check-in kontuarında bagaj teslimi için en çok 3 dakikayı kabul edilebilir buluyor. Geçen yıl bagajını, otomatik kontuardan kendi başına teslim eden yolcuların oranı yüzde 46’dan yüzde 49’a yükselmiş. Yani yolcuların yarısı kendi bagajını, görevli olmadan, barkodunu kendi yapıştırıp teslim eder hale gelmiş. (Bu işlem 1 dakika sürüyor)Pasaport cep’e girsin- Bir başka sorun pasaporttan geçiş. Buradaki bekleyişin tahammül sınırı da maksimum 10 dakika... Sonrasında ortam geriliyor. Bu yüzden 2017’de yolcuların yüzde 64’ü biometrik tarayıcı ile pasaporttan geçiş yapmış. İlginçtir ki seyahat edenlerin tamamına yakını, artık klasik kağıt pasaport kullanmak istemiyor. Pasaportlarının ellerindeki akıllı telefonlara tanımlanmasını istiyor.- Uçağa binenlerin 4’te 3’ü “Teknolojiye hakimim. Bırakın uçağa biniş işlemlerini kendim yapayım” görüşünde. Geride bıraktığımız 12 ayda, yolcuların yüzde 74’ü, eletronik boarding pass’lerini (biniş kartı) göstermek için akıllı telefonlarını kullanmış. Kağıt çıktısı alan olmamış. Zaten her 3 kişiden 1’i, biniş kartlarının kaldırılıp, yolcunun check-in’den itibaren biometrik tanıma ile uçağın kapısına kadar getirtilmesini istiyor.- İlginçtir ki uçuşla ilgili en çok SMS yoluyla bilgilendirilmeyi (yüzde 42) seviyormuşuz. Arkasından düşük bir oranla e-mail bilgilendirilmesi geliyor (yüzde 26). Demek SMS ile bilgilendirme halen uçuş sırasında güvenilir ve hızlı bulunuyor.Kuyruklara çeki düzen - Yolcu psikolojisi... Herkes uçağa VIP gibi binmek istiyor ama maalesef 200-300 kişi söz konusu olunca bu mümkün değil! Yolcunun “Şunları yaparsanız boarding kolaylaşır, bize de eziyet olmaz” dediği noktalarsa önem sırasıyla şöyle: Yüzde 67; kuyruklara (pasaport, güvenlik, uçağa biniş) bir çeki düzen verin, müdahale edin hızla ilerleyelim. Yüzde 38; turnikeli otomatik boarding kapıları yapın da, maçlardaki gibi dıt dıt okutup geçelim. Yüzde 37; kabine zorla sığdırılmaya çalışılan ağır el bagajlarının yol açtığı zaman kaybına uyarı ve denetimlerle bir son verilsin.- Bir de “iyileştirilse seyahat keyfi artar” denilenler var. Ne mi onlar? 1) Uçuş bilgisi değişikliklerinden yolcular anında haberdar edilmiyor. 2) Uçuşu başka bir saate almak isterseniz bir dizi engel ve bürokrasi ile karşılaşıyorsunuz. 3) Buna bağlı otel rezervasyonu, araç kiralama gibi lojistik hizmetler sorunlu. Uçak yolcularının istekleri özetle böyle... Kabine ayak basıp, koltuğa yerleşikten sonraki uçuş keyfi ise başka bir yazı konusu. Unutmadan bir şey daha var! Uçuş sırasında yolcular en çok neden keyif alıyormuş biliyor musunuz? Önlerinde kendine ait bir dijital ekran görmekten. Havayolu şirketlerinin kabin içi entertainment sistemlerine her geçen yıl daha da ağırlık verilmesi bundan herhalde.