Gurme turizminin yeni keşfi Valensiya ve lezzet durakları

11 Şubat 2017

Gurme turizmi, dünya genelinde, günden güne büyük ivme kazanıyor. Gurme, Fransızca kökenli “gourmand”dan geliyor. Damak tadı gelişmiş ve tanımlamayı seven kişi olarak tarif edebileceğimiz bu sıfat artık Türkçe kullanıma da iyice yerleşti. “Yemek için mi yaşamalı yaşamak için mi yemeli” tartışmaları süre dursun, “yemek için gezmeli” mottosu turistlerin favorisi. Aslında buna çok da yabancı değiliz. Elbette, sadece karnı acıktığı için yemek yiyenler bizi anlamakta zorlanacaktır ama ıslama köfte için Adapazarı‘na, “ciğerin hası var” diye Edirne’ye, “İskender’in memleketi” diye Bursa’ya, günü birlik kalkıp giden bir ben değilim herhalde. Senede birkaç haffta sonunu Gaziantep’e ayırışım, sabah körü Beyran çorbası ile başlayıp, katmer, kebap derken günü altı öğüne bölerek programlayışım da boğazına düşkünler tarafından yadırganmayacaktır.Yemek kültürün temeliKonya’nın tandırı, etli ekmeğine hasretliğimizin, bir başka hafta sonu planı olarak tezahür etmesi olağandır. Gurme turizmi, işte tam da tarif ettiğim gibi, yani benim gibi lezzeti yerinde bulup, tadına varmak isteyenler için yeni bir keşif alanı. Çünkü, gurme seyahat demek, bir şehri ya da ülkeyi en yerel yol haritasıyla, geleneği eşliğinde gezmek demek. Gurme seyahat, sadece yemek yemeye gitmek değil, bir coğrafyayı ve kültürünü, halkının yeme alışkanlıkları üzerinden sosyalleşerek deneyimlemek demek. Yemek, ait olduğu kültür için çok şey demek.Sömestr tatilinde gittiğim Valensiya, gurme gezginlerin yeni keşfi ve bu sayede turizmi müthiş bir yükseliş grafiğinde. Henüz turistik hale gelmemiş olması, en büyük artısı. Hemen her yerde benzer kalite ve fiyatta yemek yemek mümkün. Öyle çok kötü yemek ya da kazık bir hesapla karşılaşmıyorsunuz.Henüz, yerelliğinin keyfini sürebiliyorken, fiyatları Avrupa standartlarına göre oldukça makulken, tada tada gezmeyi sevenlere gitmelerini tavsiye ederim. Giderken de Jabiroo‘dan aldığım tavsiyeler ışığında, “hepsini şahsen denediğim ve beğendiklerimi paylaştığım önerilerimi yanınıza almayı unutmayın” derim.Tapas ve yeme alışkanlıklarıTapas dediğimiz her şeyden azar azar ortaya getirilen atıştırmalık ve meze türlerinin genel adı. Rakı sofrasının, bira ya da şaraba uyarlanmış hali de diyebiliriz.Canan Karatay’ları yok sanırım. Aklınıza gelen her besini kızartıp yiyorlar. Akşamları restoranlar 21’de kapılarını açıyor. İdeal öğlen yemeği 14:30-15:00, akşam yemeği ise 22:00-22:30 saatleri. Bizim geleneksel akşam yemeği saatimiz olan 19:00-19:30 arası ise her yaş için arkadaşlarla buluşup bir şeyler içme vakti.Yeme-içme adresleri- Paella, İspanya’nın en ünlü geleneksel yemeğidir. Anavatanı İspanya’dır ama şehri Valensiya, köyü ise El Palmar’dır. Valensiya’ya gidip, gerçek bir paella yemek demek, pilava benzer bu yemeğin kendine özgü pirincinin yetiştiği El Palmar köyünün huzurlu ve olabildiğine doğal havasını içinize çekmek için şehirden 25 dakika uzaklaşmak demek. Gerçek bir Paella için El Palmar köyüne gidin ve Bone Aire’de yiyin.- Tam halk işi tapas için, Opera binasının yanındaki Antonio Manuel doğru adres.- Güzel bir geleneksel mutfak için, San Vicente’de El En Cuentro.- Öğle yemeği için, neşeli ve renkli nene tığ örgüleriyle bezeli Ambar’a gidin. Eski Şehir-Ciutat Vella içinde.- Yine tarihi kale kent içinde Cafe de Las Horas’ın klasik şık atmosferinde bir kahve keyfi yapın. Fiyatı da çok uygun.- Küba’ya benzer, şehrin en eski ve en renkli mahallesi El Cabanyel’i görmeden dönmeyin. Gitmişken Casa Montana’da tipik tapas yiyin.- Valensiya mimarisinin iki şahane yapısındaki iki marketi görmeden gelmeyin. Müthiş mimarisiyle bir gurme merkezi haline dönüştürülen Mercado Colon, kafe ve restoranlarla dolu bir keyif alanı. Mercado Central ise muhteşem bir pazar alanı.

Devamını Oku

Yaşanacak şehir Valensiya

4 Şubat 2017

Paella’nın başkenti Valensiya, Mağribi esintili mahalleleriyle tam yaşanacak bir şehir. İspanya’nın üçüncü büyük şehrinde pilavın dışında keşfedecek pek çok lezzet ve mekân var.Tam yaşanacak yer” deriz ya işte öyle bir yer Valensiya. Şimdi bunu dediğim için, “burayı beğenmiyorsan git orda yaşa” diyen “vatanını sevmezler” çıkacaktır ya siz boşverin onları ve bir göz atın yazdıklarıma. Neden olmasın? Neden, yaratılış itibari ile her yerden daha güzel olan pek çok şehrimiz, içinde bulunduğu kirli, keşmekeş ve özensiz havadan kurtulmasın? Biraz gayret, biraz vizyon bize gereken. Olmadı “hazır yapılmışı var” diyelim, azıcık kopya çekelim gitsin. Karşınızda bugüne kadar karşılaştığım en huzurlu şehir, Valensiya...Valensiya hakkında her şeyYeşil ama yemyeşil... O kadar ki, sanki şehrin içine park alanları yapılmamış da, kent koca bir parkın içine yerleştirilmiş gibi. Küçük bir şehir ama caddeleri çok geniş. Kentin ortasından geçen geliş - gidiş yolları, asırlık ağaçlarla bezeli yürüyüş yolu ayırıyor. Hele şehrin Bilim Sanat Müzesi kompleksinin bulunduğu ucundan başlayan, bir dere yatağından dönüştürüldüğü için şehrin altını boydan boya geçen “Turia bahçeleri” var ki, anlatmakla olmaz. Üzerinde bulunan tarihi 18 köprü ile şehir yaşamının içine geçmiş olan bu olağan üstü vaha her an cıvıl cıvıl insan dolu.Gel de huzur bulma...- Hiç ama hiç havalı değil... Hele öyle fazla bir lüks, kokoş, özenti hiç değil... Hani ünlü markalarla dolu şık sokaklar filan ya da aniden fiyatların 5’e katlandığı sosyetik kafeler yok. Hava hep ılık olduğu için zaten adım başı meydan olan şehir sanki kocaman bir açık hava “kafe”si gibi.- Küçük butikler için, kesişen şu caddeleri ziyaret edin, Calle Colon, Calle Sorani, Calle Jorge Juan. Bir de Carmen bölgesinin sokak araları...- Canlı ama çok canlı... Üniversite kenti olduğu için genç nüfus yoğun. Akşamları, her yaş kendi grubuyla yemeğe çıkıyor.- Renkli ama çok renkli... Eski şehir içinde bulunan “El Carmen” bölgesini muhakkak gezin ve çoğu “Manga” stili muhteşem sokak resimlerinin izini sürün. Marina yakınındaki, Küba’yı andıran, şehrin en eski ve en renkli mahallesi El Cabenyel’i keşfedin.

Devamını Oku

Sömestr biterken...

29 Ocak 2017

Genellikle, ara yıl tatilinde seyahate çıkmak için ilk hafta değerlendirilir. Açıkçası ben de eğer bir gezi planım varsa ilk haftayı seçiyorum. Okul yorgunu öğrenciler zaten ilk haftayı dinlenmeyle geçiriyorlar. Önümüzdeki hafta çalışma saatlerinde çok aşırıya kaçmadan biraz ders eksikliklerini tamamlaya yönelik çalışmalar yapıp, günün geri kalan zamanında arkadaşlarla buluşma, sinema-tiyatro ve çeşitli etkinliklerle birlikte yavaş yavaş "okul havasına girme" zamanı. Bu arada İstanbul'da olanlar için elbette pek çok etkinlik var.Müze gezin, atölyelere katılınİstanbul Modern: 7-12 yaş aralığındaki şahane sömestr programları var. İki grupta toplanan atölyelerde çocuklar çamurdan heykellerden, duvar resmine çok farklı içerikleri yapıyor. Günlük 100, haftalık 450 lira. Sakıp Sabancı Müzesi: 6-12 yaş grubuna daha çok "dinlemek" üzerine yoğunlaşan etkinlikler dikkat çekiyor. Pedegoglar ve sanatçılarla yürütülen programlar günlük 85, haftalık 300 lira.Anne-çocuk gezileri: Sacred7 Travel butik turizm şirketi. Ücretler çocuk ve büyükler, kişi başı 125 lira. 1 Şubat: İstanbul Muhafızları Saklı Sandık Gezisi, macera, gizem, eğlence ve tarihi birleştiriyor. 2 Şubat: Anne-çocuk Arkeoloji Müzesi-Yerbatan sarnıcı gezisi. 4 Şubat: Anne ve çocuklara özel Ayasofya-Topkapı Sarayı-Harem Gezisine katılabilirsiniz. Mesele çocukların karnesi değil...New York Üniversitesi Profesörü Selçuk Şirin'in, OECD-Ekonomik Kalkınma Örgütü- verilerinden yola çıkarak yaptığı analizler ışığında, Türkiye'nin 2016 karnesini sizinle paylaşmak istedim. Çocukların karnesine takmayın kafanızı, ikinci dönem düzelir asıl bu memleketin hali ne zaman düzelir.Yaşam kalitesi en berbat ülke Türkiye. Dikkatinizi çekerim, en kötülerden biri ya da sonlarda değil, resmen sıralamadaki sonuncu ülke! Meksika filan bile değiliz yani. En fazla mülteci ağırlayan ülke Türkiye. Tabii mülteci almak insanlık görevi ama belli kuralları gözetmezsek hem bizim hem mülteciler için yıkım olur. Türkiye, her yıl daha çok bilgiden uzaklaşıyor. Ülkede güvensizlik gittikçe artıyor. Türkiye'de gençler, eleştirel düşünce becerisine sahip değil. Ne yazık ki, ekonomik kalkınma için "biat" kültüründen uzak, kendi düşüncesini savunabilen bir nesil gerektiği ön görülüyor. Türkiye'de itiraz edebilen kısaca eleştirel düşünebilen gençliğin oranı sadece yüzde 2.2, bizden çok daha katı bir hiyerarşik gelenekten gelen Güney Kore'de bu gün bu oran yüzde 28. Ödev ve başarı zıtlığı en yüksek ülke yine Türkiye. Yani bizim çocuklar herkesten çok çalışıp gene de eğitimde en başarısızlar arasında yer alıyorlar.

Devamını Oku

Müfredatta empati dersi olmalı!

27 Ocak 2017

Gelecek nesiller için görevimiz, “empati kurmayı” onlara öğretmemiz!Müfredat değişiyor, Türkiye kaynıyor. Hemen belirteyim, müfredatın değişmesine karşı değilim. Tabii, ezber ve teste dayalı, düşünmeyi durduran, beyni sulandıran eğitim sistemimiz, asıl değişmesi gereken. Kodlama dersinin eklenmesi dışında ne yazık ki yeni müfredat taslağı, “gelen gideni aratacak” dedirtiyor. Ben, çok önemli bir dersin müfredata konulması gerekliliği ile ilgili önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum. Dilerim, şimdi yazacaklarım destek bulur ve gelecek nesiller için önemli olan “EMPATİ“ dersi, müfredattaki yerini bulur.PISA testi örnek olmalıPISA testi ile adını sıkça duyduğumuz “OECD” yani Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü‘nün “mutlu çocuklar” araştırması dikkatimi çekti. Yapılan araştırmaya göre “en mutlu çocuklar” Danimarka’da. Malum, tıpkı Finlandiya gibi danimarka da eğitim sıralamasında başı çeken ülkelerden. Konuyla ilgili okuduğum bir makalede, Danimarka’da, 1993 yılından itibaren zorunlu olarak “empati” dersi okutulduğunu, aile içi eğitimde de empatiye büyük önem verildiğini, çocukların mutluluk sırrının “empatik” oluşlarına bağlı olduğunu okudum. Hazır müfredat değişiyorken, ülkemiz için ve çocuklarımızın geleceği için iyi bir şey yapalım ve “empati” dersini hayata geçirelim.Danimarka’da 1993 yılından beri “empati” dersleri müfredetta yer alıyor.Kız-erkek ayrımı yapılmıyorEmpati, kalın bir tarifle, insanın ,kendini karşısındakinin yerine koyarak onun duygularını içinde hissederek anlamasıdır. Danimarka’da öncelikle “empati dersi” kapsamında, kız ya da erkek öğrenci ayrımı yapılmıyor. Dolayısı ile, “kızlar şöyledir”, “erkekler anlamaz” tarzı klişelerin çocukların zihninde oluşması engelleniyor. Bir çocuk ya da kimi zaman bir grup öğrenci, sınıfta öne çıkıp kendi ile ilgili bazı özel şeyler anlatıyor. Öğrencilerden, dalga geçmeden arkadaşlarını dikkatlice dinlemesi bekleniyor. Sorunların kaynağına iniliyorGelelim Danimarkalı ailelerin temel davranış özelliklerini 6 maddede toparlamış olan, bir Danimarkalı ile evli Amerikalı gazeteci Jessica Alexandre’ın saptamalarına:1- Sosyalleşme, kendine güvenme ve demokratik olmak. “Çocuklar mutlu olsun” diye özel programlar yapmak yerine, bir arada yaşamı paylaşmak ve hep bir arada olmak. 2- Her koşula adapte olmak ve hep pozitif çözümlere yönelim konusunda çocuklara destek olmak. 3- Gerçekçi olmak. 4- Empati yaparak ve başkalarını etkilemeden insanlarla ilişki kurmak 5-?Ceza ve emirle ya da ultimatom ile değil, düşünmeye yönelterek, çözümcü bir uzlaşma sağlamak.6-?Birlik olmak, ailece bir yaşamı inşa etmek; güzellikleriyle , sorunlarıyla, hiçbir konuda çocukları dışarda bırakmadan bir yaşamı paylaşmak.

Devamını Oku

Bozkırın ortasında bir vaha: Eskişehir

21 Ocak 2017

Eskişehir, gelenekle medeni yaşamı birleştirebilen ve bunları sanatla yoğuran yegane kenttir.Bu hafta Eskişehir'deydim. Hem Erdal Özyağcılar ile tiyatro oyunumuz "Hoşgeldin Boyacı"nın turnesi vardı hem de Balmumu Müzesi için ölçü ve yüz kalıplarımız alındı. Bir taşla birkaç tuş vurarak, kalbimizi de Eskişehir'de bırakarak döndük. Uzun zamandır kıskançlık duygum bu kadar harekete geçmemişti. Dünya'nın neresine gidersem gideyim, bir şehrin gelişmişliğine dair baktığım iki kriter vardır. O şehirde sanat yaygın mı, bol tiyatro-konser salonu var mı? İkincisi de, şehrin gündelik yaşamı engelli vatandaşlar için uygun mu? Bu ikisi bir şehirde varsa orası medeni ve sevgi dolu insanların yaşadığı bir yerdir, kısaca," yaşanacak" yerdir. Emin olun ayak basmadığım yer yoktur memleketimde ama Eskişehir, gelenekle medeni yaşamı birleştirebilen ve bunları sanatla yoğurup halka sunan Türkiye'deki yegane kenttir.Eskişehir, "Büyükşehir" olmasına rağmen nüfusu henüz 1 milyonu bulmamış bir kent. Buna rağmen, sadece benim kabaca saydığım 14 tane sahnesi var. 1200 kişilik salonları, seyirciyle her an dolup taşıyor. Öyle çok talep var ki, her hafta yeni repertuvar hazırlıyor sanatçılar. 15 milyonluk, dünyanın başlıca metropollerinden İstanbul'da oynayacak salon bulamazken, Eskişehir'deki Avrupa standartındaki sanat yaşamını görünce hem çok takdir ettim hem de kıskançlıktan şiştim. Biz AKM'ye bile sahip çıkmamışken, artık dünya merkezlerinden sayılan Taksim-Nişantaşı civarında tam donanımlı bir sahne bulamazken, Eskişehir'de benim oynadığım Sanat ve Kültür Saray'ında en az 500'er kişilik, iki salon vardı. Hem de ne salonlar...Örnek bir belediyecilikEskişehir'i baştan yaratarak bugünkü sanat kenti kimliğine kavuşturan efsan Başkan Yılmaz Büyükerşen, benim hayretle salonu incelediğimi görünce arkamdan gururla seslendi "operalar için kabuk kalkıyor, üç kat sofita, döner sahne ve orkestra boşluğu da asansörlü." İşte o an düşüp bayılıyorum sandım! Yahu bu ülkede salonları bir bir yıkıp kapatan belediyecilere alıştık da, "sofita"dan anlayan kaç belediye başkanı duydunuz siz! Aynı zamanda bir heykeltraş olan ve ülkemizdeki ilk balmumu müzesini açan, Londra'daki Madam Tussauds Müzesi'ndeki Atatürk heykelini beğenmediği için balmumu öğrenip, önce Anıtkabir'de duran Atatürk balmumunu yapıp sonra Koç'ların mali desteği ile Madam Tussauds'dakini değiştirip şu an duran Atatürk balmumunu kazandıran Yılmaz Büyükerşen, gençliğinde arkadaşlarıyla tiyatro yapabilmek için kanını satmış bir çılgın sanatsever. Dünyada beğendiği ne varsa şehrine taşımak için hayatını adamış örnek bir belediyeci. Londra'da tüm tiyatroseverlerin gözdesi "Covent Garden"ı beğenmiş, eski hal binasını hemen bu konseptten esinlenerek "Haller Gençlik Merkezi" haline getirmiş. Kentin her yanında, engelli vatandaşların kolaylıkla dolaşabileceği şekilde planlama yapıldığını söylememe gerek yok. Bırakın Yılmaz Hoca'nın eğitimci olarak yaptıklarını, mesela dünyanın tek Açık Öğretim Üniversitesi'ni ya da ülkemizdeki ilk Sinema Televizyon okulunu kurmuş olmasını ya da Belediye Başkanı olarak yaptığı muazzam işleri, her şeyden evvel , eskilerin deyişi ile "vatana millete hayırlı" bir insan olarak, vatandaş olarak hepimize örnek. 81 tane Büyükerşen lazım Türkiye'ye. Düşünün, adı gibi eskimiş, solgun kenti, bugün Boğaz kenarından gelenleri kendine hayran bırakıyorsa, böyle sanatçı ve aydınlık ellerde tüm dünyayı kendine hayran bırakmaz mı?

Devamını Oku

Kardan sonra...

15 Ocak 2017

Ne güzeldi kar... Evet hayatlarımızı rehin aldı, evet gündelik işleri durdurdu, evet bizi eve hapsetti, evet... Ama zaten ne güzellik vardı ki bir süredir yaşamımızda, huzurlu birkaç güne rehin verilmeyecek. Hep tehlike, hep endişe... Eskilerin deyişiyle “mikropları kıran kar”, bir lütuf gibi geldi ve yaşamımızı asıl esir alan tüm kötülüklerin belini kırdı sanki. Geçtiğimiz hafta boyunca sadece, mutlu kar fotoğrafları, evlerde pişen kek-börek, fokurdayan demlik vardı. Herkesin çoluğu çocuğu yanında, ne terör korkusu ne de günlük koşuşturmanın o anlamsız tortusu... En çirkin binaların, kirli sokakların, tahammül fersah anten ve tabelaların nasıl üzerini örttüyse kar, yaşantımızda da görmek istemediğimiz ne varsa aynı beyaz örtünün altındaydı günler boyunca... Ben ki Güneş insanıyım. Tedirginim şimdi... Savaşın ortasında görülen güzel bir rüyadan uyanır gibi...Korkuyorum, üzerimden beni dünyanın kabusundan ayıran beyaz örtü çekiliverince, gene savunmasız bir halde hoyrat fırtınlara savrulurum diye...Sarı çam ormanları içimizi yaktıÜlkeyi bunca esir alan kar yağışı sırasında “olmaz” denilen oldu ve Karadeniz’in hazinesi Trabzon Sürmene’de yangın çıktı. En az 20 hektarlık orman alanının kül olduğu söyleniyor. Dünya üzerinde sadece iki tane olan “denize kadar inen sarı çam ormanı“nın biri Sürmene diğeri İtalya’da. Ülkemizin ve dünyanın en büyük doğal hazinelerinden biri yok oldu. Bu büyük felaketten sonra pek çok spekülasyon ortaya çıktı. Özellikle, Katar Emiri’nin çok yakın bir zaman önce bölgeyi ziyaret etmiş olmasından dolayı, bu çok kıymetli doğal güzelliğin, turizm imarına açılması için bilerek yakıldığına dair dedikodular aldı başını gitti. Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu Twitter hesabından açıklama yaptı ve bir yıl içinde yanan alanların ağaçlandırılacağını ve başka hiçbir amaçla bölgenin tahsis edilemeyeceğini belirtti. Elbette tüm vatandaşlara düşen görev, yetkili ağızdan çıkan açıklamalara güvenerek sakin olmak ve meselenin takipçisi kalarak vaatlerin yerini getirilmesini beklemektir. Art niyet olduğuna ve böyle bir kıyımı yapacak vatan hainleri olduğuna inanmak kimsenin tercihi olamaz kuşkusuz. Ama şu da bir gerçek ki, kış günü ve karlar altındayken, Karadeniz’de böyle büyük bir yangının olması, en hafif ifadeyle mutlak ihmaldir.Meclis’teki temsili resimMeclis’te Anayasa oylaması var malum. Meselenin siyasi tarafı bir yana, milletvekillerinin ortaya koyduğu tablo rezil-ü rüsva... Kadınların boğazını sıkmalar, bacak ısırmalar, usulsüz atarlanmalar, kürsü kırmalar, bağırışmalar... Sanki koskoca Türkiye Cumhuriyeti vekilleri değil de varoş mahalle kabadayıları bir arada. Yeter, vallahi de yeter billahi de yeter! Meclis’te yapılan saygısızlık, vatana yapılan saygısızlıktır. “Politik konuşma” diye bir tabir de mi duymadınız “Eyyy vekiller”! İdareci, “lisan-ı münasiple” anlatan, “yakıp - yıkmadan” konuşan diye tarif edilir. Çok kibar, asil duruşlu kişileri işaret etmek için “Bakan gibi adam” denir. Halk aynı halk da temsili ne halde! Dünya klasiklerini dilimize çeviren, eski Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel gibi zarif, entelektüel, yabancı dil de dünya kültürünü de ağzından çıkan sözü de bilen, Türkiye’yi ileri götüren, vatandaşa örnek olan vekillerimiz nerde, bugünün kavga sever, üslup bilmezleri nerde! Yazıktır bu milletin Meclis’teki temsili resmine! Edep ya hu!

Devamını Oku

Sözde sanatçı

13 Ocak 2017

Meryl Streep, Altın Küre Ödülleri’ndeki konuşmasıyla unuttuğumuz insanlığı ve sanatçı duruşunu tekrar hatırlattı...GGeçtiğimiz haftanın en dikkat çekici en heyecan verici olayı Altın Küre ödülleri idi. Ödüller bir yana, yaşayan efsane, muhteşem oyuncu Meryl Streep'in "Yaşam Boyu Onur Ödülü"nü alırken yaptığı konuşma büyük iz bıraktı. Hiç isim vermeden, ABD'nin yeni Başkanı Donald Trump'ı hedef alan konuşması çok çarpıcı detaylarla doluydu. Sinema severlerin her zaman görmeye alışık olduğu kibar, insancıl ve naif tavrını hiç bozmadan Trump'ı eleştiren Meryl Streep, konuşmasının bir bölümde şunları söyledi: "Bu yıl çok güçlü performanslar vardı. Nefes kesen işlerdi. Bazısı, kancalarını kalbime batırdı. İyi olduğu için değil! Ülkemizdeki en saygın koltuğa oturması beklenen kişinin, engelli bir gazete muhabirini taklit ettiği andı bu. Bunu gördüğümde kalbim kırıldı ve aklımdan çıkaramadım, çünkü bu bir filmde değil, gerçek hayattaydı."Bizi takip ediyorlarBir kaza sonucu uzvunu kaybetmiş kadın milletvekilimize bir zaman söylene lafları hatırlatıyor değil mi Meryl Streep'in eleştirdiği olay. Ayrıca, Amerika artık siyasi konjonktürde bizi epey yakın takip ediyor olmalı ki, basınla ilgili de uyarıda bulunma ihtiyacı hissetti ünlü oyuncu. Basının, bu gibi olayların üzerine gitmesi gerektiğini, sanatçıların da gazetecilere sahip çıkması gerektiğinden söz etti. Son derece duygusal, hatta hafif ağlamaklı olduğu konuşmasında, Hollywood'un yabancı çalışanlarla ayakta durduğunun altını çizip, salonda bulunan, doğum yerleri Hindistan'dan, Afrika'ya uzanan ünlü oyuncuları tek tek işaret ederek, dil-din-ırk ayrımı yapmaksızın, çoğul kimliklerle yaşamanın güzelliğine dikkat çekti.Elbette Meryl Streep 45 yıllık oyunculuk hayatında daha önce bu kadar aleni faşist söylemi olan bir iktidarlarla karşılaşmamıştı. Sanırım, Trump'tan gelen hoyrat cevaptan sonra konuşmasının temelini oluşturan insan sevgisi, eşitlik ve kardeşlik konularında geleceğe dönük azıcık bir umudu varsa o da kırılmıştır. Trump'ın, bize artık oldukça tanıdık gelen "anti-muhalif sanatçı" siyasi üslubuyla, Twitter'dan verdiği cevap şöyleydi: "Meryl Streep, Hollywood'daki en çok abartılan aktristlerden birisi, beni tanımıyor ama geçen gece Golden Globe'da bana saldırmış. O bir..." Artık, Trump'ın boşluğu nasıl dolduracağını tahmin etmek Amerikan halkına kalmış.Çamur at izi kalsınElbette, Trump'ın kadınları tarif ettiği "makbul ölçüler" klasmanında bir oyuncu değil Meryl Streep. "Hollywood tarafından fazla abartıldığını" söylediğine göre, Streep'in Hollywood'un, en çok kazandıran oyuncularından biri olduğundan da, tüm ödüllere en çok aday olma ve en çok ödül alma rekorlarının sahibi olduğundan da haberdar değil. Lafı şuraya getirmek isterim, hani bizim ülkemizde azıcık muhalif konuşan tüm sanatçılar hemen "sözde sanatçı" diye tü-kaka ediliyor ya, Streep'e bile çamur atmaya çalışanların kendini bilmezliğini gördükten sonra, çok da takılmamak, hatta iltifat kabul etmek lazım demek ki... Hazır ekmek için doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, bileğinin hakkıyla sanatını yapmaya devam eden, tüm "sözde sanatçı" arkadaşlara selam olsun...The Crown’u mutlaka izleyinAltın Küre demişken, dizi-drama dalında, "Game of Thrones", "Westworld" gibi yıldız yapımları geride bırakarak ödülü alan "The Crown"u mutlaka izlemenizi öneririm. Netflix'in yeni dizisi bugünkü İngiltere Kraliçesi Elizabeth'in tahta çıkışını konu alıyor ve İngiliz Monarşisi'nin hiç bilinmeyen yönlerini cesurca ortaya döküyor. Komedi dalında En iyi Film ödülünü alan, "Aşıklar Şehri - La La Land", bu hafta izlenmesi gereken bir film. "Whiplash" filminin yönetmeni Damien Chazelle yine seyirciyi kalbinden vurmayı başarmış. Şubat ayı sonunda Oscar'da yarışacak filmler henüz belli olmasa da "La La Land", hem yönetmeni hem senaryosu, hem müzikleri hem de oyuncuları Emma Stone'un ve Rylan Gosling ile favoriler arasında olacak,eminim. Altın Küre'de adaylıkla kalmış ola da, uzaylılarla iletişimi bambaşka bir yorumla karşımıza getiren "Arrival- Geliş" de bu yılın mutlak izlenmesi gereken filmleri arasında.

Devamını Oku

Her şeye rağmen hayat devam ediyor...

7 Ocak 2017

Ülkemizin şu halinde, bir filmden bahsetmek bile anlamsız ve lüks kalıyor. İnsan tutunacak dal bulamadıkça daha çok boşluğa düşüyor. Pazar sayfasına, şöyle eğlenceli, keyifli tavsiyelerle dolu bir yazı yazmayı ne kadar özledim anlatamam. Ama gelin görün ki, pazar günü de haftaya dair işte. Pazar günleri, gripsek daha az ateşlenmediğimiz ya da hastaysak karnımız, önceki günden daha az ağrımadığı gibi, kalp acımız da hafiflemiyor. Hafta nasıl geçtiyse, sonu da aynı zincirin bir halkası olarak geliyor. Ve ülkemizin şu halinde, bir filmden bahsetmek bile anlamsız ve lüks kalıyor. Hayat devam ediyor. İnsan tutunacak dal bulamadıkça daha çok boşluğa düşüyor. Daha çok sanat daha çok yeni keşifler lazım şimdi hepimize, biliyorum. Ama itiraf ediyorum, yüreğimde o gücü bulamıyorum. Ne zaman ve nasıl yeniden başlanır, hiç bilemiyorum.Kahraman polis Fethi SekinDezenformasyona uğrayan "şehit" kavramının doğrusunu çok acı bir şekilde yeniden öğretti hayat bize. Her ne kadar bana çok kızan olsa da, terör saldırısında hayatını kaybeden vatandaşlara "şehit" denmesine hep itiraz ettim ve hala aynı fikirdeyim. Her ne kadar devlet büyükleri, terör kurbanlarına "şehit" diyerek, "Cennet" hatırlatmasıyla, muhtemelen acıları hafifletme çabasına girse de, gerçeklerin ille de kendini göstermek gibi bir huyu var işte. Hele çifte standartı hiç kaldırmaz "şehitlik" mertebesi. Meydanda dolaşırken, yolda yürürken, minübüsle geçerken ya da masasında çalışırken teröre kurban giden ile, Reina'da eğlenirken terörist kurşunu ile can veren aynı makus talihi paylaşır. Birine "şehit" derseniz hepsine demeniz gerekir. Ama üzerimize düşen, dezenformasyona uğratmadan, şehitlik mertebesini doğru ifade etmektir. Görevi can güvenliği olan insanların, görev başında, görevleri uğruna can vermesi dışında kalan tüm tarifler, "şehitlik" kavramının da dışında kalır. Tesadüfen stadın önünden geçerken patlamadan dolayı ölen bir öğrenci terör kurbanıdır ve sadece o stadı korumakla görevli polisler öldüğünde şehit olur. Bir meydanlarda bomba patladığında ordan yine tesadüfen geçen asker ya da polis de eğer hedef kendisi değilse terör kurbanıdır. Bir kamu dairesinde güvenlik dışında görevli olan bir kişi, şahsına değil de o binaya yapılan saldırıda can verdiğinde de şehit değil terör kurbanıdır. Çünkü, canını ortaya koymak vaadi yoktur yaptığı işte. Sadece, görev tanımında, kendi canı pahasına vatanını ve vatandaşını korumak olan insanlar, bu uğurda can verdiğinde şehit olur. Tıpkı, İzmir'de Bayraklı Adliye binasına düzenlenen korkunç terör eylemini önlemek için tereddüt etmeden canını veren polis memuru Fethi Sekin gibi... Gözünü bile kırpmadan ve ölümüne giriştiği çatışmada can veren kahraman polis Fethi Sakın, bize "şehit" nedir çok acı bir yolla hatırlattı. Şehit, vatandaşının canı için, canını verene denir. Tıpkı, yıllardır terörle mücadelede canını veren askerlerimiz gibi, terörü önlemek için nöbet tuttuğu yerde katledilen polislerimiz gibi... Tüm kahraman şehitlerimizin ruhu şad olsun...Kahraman polis Fethi Sakın, "şehit" nediri çok acı bir yolla hatırlattı.Ucu açık sınav tipi için deli sorular!Ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamı dışında, şu anda gençlerin geleceğini bir başka kaosa sürükleyen ise gelmekte olan üniversite sınavında yapılan büyük değişiklik ile ilgili... Bir süredir, "ucu açık sınav tipi" üzerine konuşuluyordu ama eğitimciler bizde yazılı tipi bir soru - cevap tekniğinin, 2,5 milyon öğrenci adayının girdiği bir sınavda uygulanacağına hiç ihtimal vermiyorlardı. Açıkçası, bizdeki sınavlarda uygulanan testlerin, düşünmeyi engelleyen, bilgiyi ve kapasiteyi ölçmeyen, "maymun zeka testinde" tarzında kurnazlığı öne çıkaran ve biraz da öğrencinin stres katsayısını ölçen saçma sorulardan oluştuğu su götürmez bir gerçek. Sınavlara deli gibi hazırlanan öğrencilerimizin, tutup da dünya ölçeğindeki "PISA" testinde yerlerde sürünen sonuçlar alması da bizdeki testlerin ne kadar geçersiz olduğunun göstergesi. Ama gelin görün ki, daha hatasız soru sormayı başaramayanlar, sınavların güvenliğini sağlayamayanlar, 2.5 milyon öğrencinin el yazısı cevaplarını nasıl doğru ve güvenilir okuyup, değerlendirebilecekler? Kimler, nasıl okuyacak? Torpilin ya da kişisel önyargıların önüne nasıl geçilecek? Sınav sonrası, itirazlarla nasıl başa çıkılacak? Akıllarda daha yüzlerce deli soru var!

Devamını Oku