İngiliz sanat tarihine olan önemli katkıları ile Royal Academy Of Arts, sanatın altın yılları olarak kabul edilen 1768’de hizmet vermeye başlamış, oldukça eski bir bilim ve sanat akademisi. Eğitim sistemi, geniş içerikli kütüphanesi ve kültürel katkılarının yanı sıra tarihi binanın önünde bulunan bahçesi de yıllardır, yaşlısından gencine herkesin sosyalleştiği bir alan. Şu günlerde bu bahçede yer alan Conrad Shawcross’un, anıtsal, altı bacaklı çelik heykeli de burada vakit geçirmek isteyen herkesin ilgi odağı haline dönüşmüş durumda.Ben de her sene ziyaret etmeye çalıştığım gibi bu sene de gerçekleşen geleneksel yaz sergisini görmek üzere Royal Academy Of Arts’da bulunan izleyicilerden biriydim. Herkes gibi içeriye girmeden bir kahve molası verdim zira yaklaşık 1.100 eseri bir günde görmek hiç kolay olmayacaktı.Dünyanın en eski açık çağrı sistemi ile gerçekleştirilen sergisine bu yılki ilgi yine oldukça yoğun olmuş. Jasper Johns, Anish Kapoor, Antony Gormley, Julian Opie, Tracey Emin ve Clancy Gebler Davies gibi dünyaca ünlü isimlerin yanı sıra pek çok amatör sanatçının eserleri de bu sergide yerlerini bulmuşlar. Baş küratörlüğünü Craig-Martin’in üstendiği etkinlikten aldığım notlar ise şöyle; Binanın girişinde yer alan mermer merdivenler 1964 doğumlu İskoç asıllı sanatçı Jim Lambie’nin sihirli dokunuşu ile adeta yeni bir boyut ve mekan kazanmış. Zemine uyguladığı enstalasyonları ile tanınan sanatçının göz kamaştıran bu rengarenk müdahalesi ziyaretçilerin sıklıkla fotoğrafladığı bölümlerden biriydi. Lambie “Zobop” isimli bu eseri ile adeta izleyicinin mekansal algısı ile oynuyor.Güney Afrikalı sanatçı William Kentridge’in litografi baskıları ve kolaj eserleri ise izleyicide büyük bir hayranlık uyandırıyordu. Resimleri dışında, tiyatro, film yönetmenliği yapımcılığı ve oyuncu olarak pek çok farklı alanda eserler vermiş değerli sanatçının sergide yer alan çalışmaları Güney Afrika'nın sosyal durumu ve tarihi üzerineydi. Sosyo-politik eserler veren Kentridge’in babası da zamanında Nelson Mandela’nın davasına bakan avukatlardan birisiymiş. Güney Afrikalı sanatçının hassasiyetinin ne denli içten olduğunu buradan da anlamamız mümkün. B askı ve kolaj tekniğini birleştirerek ürettiği, bir ağacı tasvir eden “Remembering the Treason Trial” isimli işi sergide beni en çok etkileyen eserler arasındaydı.Geçtiğim başka bir bölümde Tim Shaw’ın “Man On Fire” isimli heykeli ile karşı karşıya kalmak ise tüyler ürpertici oldu. Savaşı protesto eden sanatçının neredeyse dört metrelik anıtsal heykeli dumanlar ve alevler içinde kalmış bir figürü betimliyordu. Tamamen siyah olan heykel eritilmiş plastik ve metallerden oluşuyordu.1962 Londra doğumlu, Nijerya asıllı Yinka Shonibare de sergide etnik işleri ile yer alan önemli sanatçılardan bir diğeriydi. Dünyanın önemli galeri ve müzelerinde eserleri sergilenen şahsı 2010'da Traf algar'daki meşhur 4'üncü kaide üzerine gerçekleştirdiği devasa cam şişe içindeki gemi yerleştirmesi ile hatırlayacaksınızdır. Shonibare’nin kağıt işlerinden sonra son olarak Antony Gormley’nin adeta pikselleri andıran minik heykelcikleri dikkatimi çeken eserler arasında oldu.
Londra’ya gidip White Cube’ü ziyaret etmemek olmazdı, bir de Marc Quinn sergisi varsa hiç olmazdı. Quinn’in “The Toxic Sublime” isimli, solo şovu şüphesiz yaza damgasını vuran bir sergi niteliğindeydi. Sanatçının özel daveti ile açılış kokteyline katıldığım etkinlikte beni büyüleyen sayısız eserini Quinn’in kendi ağzından bir kez daha dinlemenin, ne büyük bir şans olduğunu düşündüm. Sanatçının daha önce İstanbul’da da örneklerini gördüğüm deniz kabuğu heykellerinin devasa boyutlardaki, hatta neredeyse bir mağarayı andıran anıtsal versiyonları sergide yer alan en çarpıcı eserler arasındaydı. 80’lerde pop kültüründen etkilenerek üretim yapan sanatçı grubu YBA üyelerinden biri olan Quinn, günümüz ileri teknolojilerini kullanarak çağdaş sanata farklı bir boyut kazandırmaya devam ediyor. 3D printing ile üretilmiş bu ikonik eserlerin kapsayıcılığı karşısında kendimi adeta büyülenmiş hissetim.Sanatçısıyla tanışma fırsatını yakaladığım diğer bir önemli sergi ise Phillips Müzayede Evi'ndeydi. 1971 doğumlu Portekiz asıllı ünlü kadın sanatçı Joana Vasconcelos’un “Material World” isimli sergisi her anlamda etkileyiciydi. O an, 2012 yılındaki projesiyle, Murakami, Jeff Koons, Anish Kapoor ve Xavier Veilhan gibi güçlü isimlerin arasında Versailles Sarayı'nda sergi açan ilk kadın unvanına kavuşmuş bir sanatçının ürettiği eserler arasında dolaşıyor olduğumdan oldukça gururlu hissediyordum. Vasconcelos’un sergisine bir bademcik, bir yutak ya da bir gırtlağı anımsatan devasa bir heykelin içinden girerek başladım. Bu her parçası sanki canlıymış gibi görünen, kağıt, boncuk, kumaş gibi malzemelerden oluşan yerleştirme izleyenleri adeta yutuyor gibiydi.Açılış öncesi eserleri son kontrol için geldiği mekanda sohbet etme fırsatı yakaladığım sanatçı ile işleri üzerine biraz konuştuktan sonra mekanda gördüğüm her eseri maskülen ya da feminen görünümleriyle gerçekten ya bir erkek ya da bir kadınmış gibi organik bir oluşum olarak algılamaya başladım. Malzemeleri hissederek bir araya getiren sanatçı kombine ettiği objeleri tarihsel referanslarına ve günümüzdeki anlamlarına göre belirliyormuş.Sergide hayvan figürlerinin bulunduğu bölümde üzerleri dantelle kaplanmış seramiklerin 1800’lere ait nadide parçalar olduğunu öğrendim. Türkiye’yi çok sevdiğini ve daha önce birkaç kez ziyaret ettiğini söyleyen sanatçı Eylül ayında murano camları ile gerçekleştireceği yeni projesi için bir süreliğine tekrar İstanbul’da olacağını belirtti.
Facebook, MySpace, Twitter ve Instagram gibi sosyal paylaşım ağlarının varlığı günümüzde yaşanan selfie çılgınlığının önemli nedenlerinden diye düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz çağda kitle iletişim araçlarına internet teknolojisinin entegre edilmesi, sosyal paylaşım ağlarının cazibesini önemli ölçüde arttırmış durumda.Bu günlerde dünya müzeleri kendi mekanlarına daha fazla ziyaretçi çekebilmek adına çeşitli yollara başvuruyorlar. Düzenlenen rehberli geziler, seminerler, sanatçı konuşmaları, atölye faaliyetleri veya film gösterimleri kültürel zenginliği toplumlarla paylaşmada en sık rastladığımız yöntemler. Bu etkinlikler hala devam etse bile son zamanlarda çığ gibi büyümekte olan selfie modası da müzelerin merceği altına girdi. Dünyanın önde gelen bu sanat kurumları ziyaretçilerin ve özellikle gençlerin ilgisini çekebilmek için selfie çekimine uygun hazırladıkları mekan düzenlemeleri ile ilginç fırsatlar sunuyorlar.Geçen hafta ziyaret ettiğim İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde bunun en somut örneklerinden birine rastladım. Turistlerin müzenin bahçesinde yer alan heykellerin önünde öz çekim pozu vermek için girdikleri mücadeleyi görmek hem eğlenceli hem de şaşırtıcıydı. Gittikçe ivme kazanan bu trend bazı müzelerin selfie çekimine uygun mimari tasarımları destekliyor olmasına da sebep oluyor. Örneğin San Francisco Modern Müzesi’nin gelecek sene kullanıma açacağı yeni terasları bu akıma ev sahipliği yapacak. Müze küratörleri düzenleyecekleri sergilerde de izleyenleri selfie çekimine teşvik edecek bölümleri eklemeyi düşünüyorlar. Paris, Centre Pompidou’daki Jeff Koons sergisi sırasında ziyaretçileri sanatçının “Hanging Heart” adlı eseri ile en iyi selfie çekebilecekleri noktalara yönlendirmek için, salon zemininde yer işaretlerinin kullanılması da bu işin ne derece ciddi boyutta olduğunun göstergesi. Selfieler kulaktan kulağa yayılan ve tanıtım bakımından en etkili viral reklam yöntemlerinden diye düşünüyorum. Öyle ki geçtiğimiz günlerde Paris Louvre Müzesi’nde Mona Lisa tablosu ile çektikleri selfieleri ile medyada uzun süre yer alan Jay-Z ve Beyonce bu anlamda yeni bir trend başlatmıştı. Los Angeles LACMA Müzesi girişinde yer alan Chris Burden’ın “Kent Işığı” adlı enstalasyonu da benim ve diğer binlerce insanın öz çekim yaptığı en favori noktalardan bir diğeriydi. Yine kısa bir süre önce LACMA Müze yönetimi, misafirlerinden sanat eserleri ile selfie çekmelerini istemiş, ortaya çıkan fotoğrafları monitörler aracılığıyla ziyaretçilere sunmuş ve hatta yarışma bile düzenlemişti.İnsanların deneyimlerini paylaştığı “ben gerçekten oradayım” diye haykıran ve kendini ifade etmeye değer veren bir kültüre hitap eden bu fenomen, müze ziyaretçi sayısında önemli bir artışa da neden oluyor. Paylaşılan özel anlar ölümsüzleştirilirken bir yandan da kullanılan “hashtag”ler ile daha geniş kitlelere ulaşmak mümkün. Takipçilere sunulan her fotoğraf hayranlık uyandırmasının yanında imrendirici özelliği ile de toplumları istenilen noktaya çekmek açısından son derce özendirici diye düşünüyorum.
Sezon bitiminde çoğu galeri genç ve yeni isimleri keşfetmek adına düzenledikleri sergileriyle çağdaş sanat dünyasına taptaze yetenekler kazandırıyorlar. Kanımca bu tür etkinlikler gençlere ciddi bir görünürlük sağlarken galerileri de daha dinamik mekanlar haline dönüştürüyor. Birbirlerini karşılıklı olarak besleyen bu düzenin giderek daha da yaygınlaştığını görmek beni oldukça umutlandırıyor. Bir sanat aşığı olarak, bu sergiler sayesinde bilmediğim, tanımadığım birçok yeni isim ile tanışma fırsatı yakalıyorum. Bu hafta ki yazımı da Zilberman Galeri’de bu kez altıncısı düzenlenecek olan “Genç, Yeni, Farklı” isimli yarışma sergisine ayırmak istedim.Bugün izleyici ile buluşacak olan sergi Zilberman’ın Mısır Apartmanı’ndaki mekanında 1 Ağustos tarihine dek izlenebilecek. Zilberman Galeri, ana sergilerinin yanında yürüttüğü farklı projelerden birisi olarak Genç, Yeni, Farklı’yı açık çağrı yoluyla altı yıldır düzenliyor. Başvuruların her yıl farklı ve bağımsız bir jüri tarafından değerlendirildiği yarışmanın bu yılki seçimleri, Işın Önol başkanlığında, Aslı Çetinkaya, Johanna Reiner ve galeriyi temsilen Burçak Bingöl tarafından gerçekleştirilmiş.35 yaş altı genç sanatçılarÜlke genelinde yapılan açık çağrı ile binlerce başvuru arasından değerlendirilen portfolyolar, katılımcılara herhangi bir konu veya malzeme kısıtlaması getirmezken bir önceki sene sergilenmiş isimlerin yarışmaya tekrar katılmasına müsaade edilmiyor. Otuz beş yaş altı genç sanatçılara destek amaçlı düzenlenen sergi aynı zamanda sergilenmeyi hak eden sanatçılara maddi bir katkıda da bulunuyor.Bu yıl ki sergide; Ahu Akkan, Berke Doğanoğlu, Sırma Doruk, Akın Güreş, Nisan Güven, Burak Kabadayı, Hasan Baran Kurtoğlu, Can Küçük, Ali Şentürk ve Hasan Özgür Top ile beraber toplam on sanatçının özgün eserlerine yer veriliyor.Açılış öncesi, sergilenecek sanatçılarla ilgili de küçük bir araştırma yaptım. Akın Güreş’in sergide yer alacak kağıt üzerine kuru kalem ile çalıştığı, mimari öğeleri barındıran eseri oldukça ilgimi çekti. Sergide resim ve yerleştirmelerin yanı sıra, Hasan Baran Kurtoğlu, Sırma Doruk ve Burak Kabadayı’nın video ensatalasyonları da yer alacak.Galerinin yarışma sergisi dışında, geçen sene GYF 5’te sergilenmeye hak kazan sanatçılardan Begüm Yamanlar da 1 Ağustos'a kadar Galeri Zilberman’ın proje alanında “Ada” isimli video çalışmasını sergiliyor olacak. Galeri dışındaki sanatçılara da açık olan bu alan, sağladığı üretim bütçesi ve sanatçı ödeneğiyle yeni çalışmaların gerçekleşebilmesinde sanatçılara katkıda bulunuyor. Genç sanatçı bu tek parçalık sergisiyle, izleyiciyi alışık olmadığı bir zaman akışına dahil ederek izleyenin algısını şekillendiriyor. Yeniden üretilmiş bu zaman algısıyla, yer ve gök, gece ve gündüz yavaşça birbirine dönüşürken, birbirinin tamamlayıcısı ve aynı zamanda sürekliliğin sağlayıcısı oluyor. Begüm Yamanlar’ın “Ada” isimli video sergisi de yine “Genç, Yeni, Farklı 6” ile aynı gün sanatseverlerle buluşacak.
Yaz aylarını yaşadığımız bu günlerde tatile girdiğini düşündüğüm sanat piyasası hızını kesmemişe benziyor. İstanbul’un farklı noktalarında art arda açılan genç sanatçılara yönelik yaz sezonu sergileri izleyenlere tam bir görsel şov yaşatıyor.2012 yılından bu yana gerçekleştirdikleri “Teras Sergileri” ile ön plana çıkan Proje 4 L Elgiz Müzesi bu sene de “Ufuk Hattı” isimli, yedinci sergileri ile gökdelenlerin arasında sanatseverlere farklı bir deneyim sunuyor. Türkiye’de heykel sanatı adına yapılan önemli bir girişim olduğunu düşündüğüm sergi, yaratıcı beyinler için kaçırılmaz bir fırsat. Sıcak yaz günlerinde açık havada görebileceğiniz bu ilginç sergiyi 7 Kasım tarihine dek görebilirsiniz.Güzel Sanatlarda okuyan başarılı öğrencilere karşılıksız burs veren Ekavart’ta ise video, resim, heykel ve tasarım gibi farklı disiplinlerde işler üreten genç sanatçıların “New Generation I” isimli sergisi yer alıyor. 4 Temmuz tarihine dek görebileceğimiz etkinlikte birbirinden yetenekli on beş genç sanatçı yer alıyor. Sergide, Harran Üniversitesi’nden peçete kağıdı üzerine kara kalem ve pilot kalem ile yaptığı işçi sokak çocuklarını tasvir eden çalışmaları ile Sevda Alat, beni hem malzeme kullanımı açısından hem de içerik açısından oldukça etkileyen duyarlı bir işe imza atmıştı. Dikkatimi çeken bir diğer eser ise genç sanatçı Sezer Arıcı’nın ideal yaşam tarzını tasvir eden portre çalışması oldu. Canlı ama bir o kadar soluk renklerle tuvaline titizce aktardığı çalışması sanatçının moda dünyasına olan ilgisini de apaçık gösteriyordu. Elinde sigarasını içen erkek figürü androjen görünümünün altında pek çok şeyi gizliyor gibiydi.Yine Harran Üniversitesi’nden mezun Muhsine Polat’ın asetat kağıdı üzerine renkli kalemlerle uyguladığı çizimleri “kadının” hem iç hem de dışarıya görünen ruh hallerini yansıtan içeriği ile oldukça etkileyiciydi.1982 doğumlu genç sanatçı Yalçın Bilgin’in “Mısır Ezoterik Okulu” isimli yağlı boya çalışması gerek renk kullanımı, gerek ışığı ve gerekse kompozisyonu ile sergide yer alan iyi çalışmalardandı.Ekavart’tan çıktıktan sonra, artnivo.com’un düzenlediği “The Journey To Me” adlı sergiyi görmek üzere Zorlu Center’a geçtim. Geçen sene Akbank Sanat’ta ilk kez gördüğüm Alican Leblebici’nin bu sergide yer alan siyah beyaz, realistik çalıştığı portresini çok beğendim. Titizlikle boyadığı bu tablonun üzerine sıçrattığı sarı boyalar sanatçının cesaretini de kanıtlıyor. Beğendiğim diğer işler arasında, Ali Şentürk’ün, “Anne Beni Pentür Tekniğiyle Anla” isimli eseri de barındırdığı ince mizah duygusu ile beni etkiledi. Gördüğüm o ki, her biri birbirinden değerli bu genç sanatçılar, tüm amaçlarını, hayatlarını, tüm samimiyetlerini, belki tüm varlıklarını bu işe hiç tereddüt etmeden koyuyor ve canla başla çalışıyorlar. Her türlü takdiri hak eden genç sanatçılarımızın seslerine kulak verelim derim.
Tophane’ye her gidişimde gördüğüm hızlı değişim karşısında şaşırmamak mümkün değil. Özellikle Boğazkesen Caddesi’ndeki dükkanlar müthiş bir dönüşüm yaşıyorlar. Geleneksel mahalle bakkalları, küçük büfeler, berberler gibi eski esnaf yerlerini sanat galerilerine, modern tasarım dükkanlarına ya da şirin kafelere bırakıyor.O gün Galata’dan Tophane’ye doğru gerçekleştirdiğim sergi turumun ilk durağı Pg Art Gallery’di. Sanatçı Ayşe Wilson “Little Friends” başlıklı sergisi ile bebeklik ve çocukluk, masumiyet ve deneyim üzerine odaklanmış. Küçücük bedenler üzerinde kocaman sevimli kafalar, derin, karanlık ve bazen de boş bakan gözler sanatçının tarzının en belirgin özellikleri. Bu basitçe tasvir edilmiş her bir figürün arkasında farklı ve derin hikayeler olduğu kesin. Arka planı olmayan kompozisyonlar, ya tek bir özneyi ya da bir gurup figürü içeriyor. Wilson’ın resimlerine ilk baktığınızda adeta çizgi roman karakterlerini ve ya bir masal kahramanını görür gibi olursunuz. Buna rağmen sanatçı resimlerinde aslında daha sosyolojik konulara değinir. Örneğin yan yana dizilmiş masum ifadeleri ile gelinlik giymiş kız çocukları, belki de Türkiye’nin içinde bulunduğu katı sosyal olaylardan biri olan ‘çocuk evliliklerine’ dikkat çekmek ister gibidir.Pg Galeri’nin komşusu olan Daire Galeri’de ise “Son Sürüm” isimli karma sergi yer alıyor. 4 Temmuz’a kadar devam edecek olan sergide Selçuk Arat, Hayal İncedoğan, Ozan Türkkan ve Cemre Yeşil’in eserleri sergileniyordu. İçinde bulunduğumuz teknolojik çağın etkilerini sanatın birçok alanında da doğal olarak görüyoruz. Sanat var oluşundaki temel işlevlerinden birini yerine getirerek, yaşadıklarımıza ayna tutarken dönemimize ait birçok sanatçı teknolojinin etkileşimlerini ürettikleri sanat eserlerinde farklı seviyelerde yansıtıyorlar. Teknolojinin birey, toplum ve yeryüzü üzerindeki etkilerini, yeni medya teknikleri ile bütünsel bir bakış açısıyla ele alan bu sergiyi mutlaka görün derim.Tophane’de yer alan diğer dinamik mekanlardan bir diğeri ise Mixer. Galerinin “Borders and Boundaries” isimli yeni karma sergisini görmeye gittiğimde etkinliğin henüz başlamamış olduğunu fark ettim. 19 Haziran’da açılacak olan bu karma sergi ise fotoğraf, desen, resim, video, yerleştirme gibi birçok farklı disipli nden işleri bir araya getirecek. Serginin kavramsal çerçevesi ise bireyin kendi kimliğini tanımlarken karşılaştığı politik, yapısal ve sosyal engeller etrafında şekilleniyor.Turumu sonlandırırken İstanbul Modern’in 2012 yılında The Museum of Modern Art (MoMA) ve MoMA PS1 işbirliğiyle başlattığı YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı’nın iki yılda bir, yaz aylarında, genç ve yükselen mimarları ağırladığı İstanbul Modern’in bahçesinde yer alan sergiye bir göz atayım istedim. Projenin uluslararası ortakları MoMA PS1, CONSTRUCTO, MAXXI, MMCA ve İstanbul Modern tarafından Yeni Mimarlık Programı’na davet edilen tufinalistlerin projeleri “Katı Olan Her Şey” başlığı ile 2 Ağustos’a dek ziyaret edilebilir.
Londra, New York, Paris gibi sanatın kalbinin attığı şehirler bulunduğumuz bu yaz aylarında biraz durgun. Ancak son yıllarda bazı popüler tatil mekanları kendi yazlık sanat ortamlarını oluşturmaya başladılar. Tatil programınızı yaparken, global sanat ortamından kaçırmak istemeyeceğiniz birkaç sanatsal etkinliği sizlerle paylaşmak isterim.İsviçre’nin önemli kültürel şehirlerinden biri olan Basel, yılın en hareketli günlerini Art Basel Sanat Fuarı sırasında yaşıyor. Dünyanın dört bir tarafından, sanatçılar, galericiler, koleksiyonerler ve sanatseverler bu sıra dışı etkinliği merakla bekliyor. Art Miami veya Art Hong Kong’dan daha küçük kapasiteli olmasına rağmen daha yoğun ilgi gören Art Basel bu sene de 18-21 Haziran tarihleri arasında yaza damgasını vuracak etkinliklerden.İspanya’ya bağlı İbiza Adası’nda gerçekleşecek Takashi Murakami sergisinde, sanatçının resim, heykel ve video gibi farklı disiplinlerde ürettiği işleri yer alacak. 24 Haziran, 26 Eylül tarihleri arasında izlenebilecek sergi, Blum & Poe katkıları ile dört ayrı lüks mekana yayılacak.Watermill Center’ın yirmi ikinci yılını kutladığı yazlık etkinliği ve müzayedesi bu yıl “Sessiz Sirk” teması ile vahşi hayvanlar üzerine kurulan gücü ele alıyor. Birbirinden etkileyici enstalasyonlar ve mekan düzenlemeleri ile bu etkinlik New York’ta oldukça ses getirdi. Yolunuz New York’a düşerse beş yüz dolardan başlayan bilet fiyatları ile bu lüks etkinliği 25 Temmuz akşamı görebilirsiniz.Moskova’da yer alan, ünlü mimar Rem Koolhaas tasarımı Garage Müzesi 12 Haziran-23 Ağustos tarihleri arasında “Yarının Ne Olacağı Meçhul” başlığıyla, Rirkrit Tiravanija’nın interaktif sergisine ev sahipliği yapıyor.Koleksiyoner Dakis Joannou tarafından kurulan Deste Vakfı, Proje Alanı, Hydra isimli şirin Yunan adasındaki eski mezbaha evinde, her yaz yeni ve farklı bir çağdaş sanatçıya yer veriyor. 2014 Hugo Boss ödülünü kazanan sanatçı Paul Chan’ın “Hippias Minor” isimli sergisi 14-30 Ağustos tarihleri arasında bu ilginç mekanda görülebilir.Güney Fransa’ya yolunuz düşerse 2007’den beri faaliyette olan Marsilya’nın en iyi çağdaş sanat fuarı diyebileceğimiz Art O Rama’yı gezmenizi tavsiye ederim. Paris, Seul, Brüksel ve daha pek çok şehirden galerilerin katılımıyla gerçekleşecek fuar 28-30 Ağustos tarihleri arasında izleyenlerini bekliyor olacak.White Cube Galeri’nin parlak sanatçılarından, günlük malzemeler kullanarak oluşturduğu yerleştirmeleri ile tanıdığımız Damián Ortega’nın İtalya’da gerçekleştireceği ilk sergisinde sanatçının farklı disiplinlerde ürettiği işlerine yer veriliyor. Ortega’nın sergisi 5 Haziran, 8 Eylül tarihine dek Hangar Bicocca, Milano’da kaçırılmaması gereken bir sergi.Filistin’in Ramallah kentinde 19 Mayıs tarihinde açılan Riwaq Bienali, sanatçı Phil Collins’in Sinema Sayara isimli yerleştirmesi ile oldukça popüler. Collins’in 2010 yılında gerçekleştirdiği projede, antika arabalar ve eksi filmler kapalı bir mekanda açık hava sineması şeklinde sunuluyor. Etkinlik Haziran boyunca devam ediyor.İngiliz sanatseverlerin her yaz merakla beklediği “yaz sergisi” Londra Royal Academy Of Art’ta 8 Haziran, 16 Ağustos tarihleri arasında izleyici ile buluşuyor. İngiliz sanatının önde gelen ve gelecek vadeden eden sanatçılarının eserleri yer alacak.
19’uncu yüzyılda, dönemin ünlü moda tasarımcısı ve sanat koleksiyoneri, Jacques Doucet, Picasso’nun Avignonlu Kızlar isimli başyapıtını satın alarak moda ve sanat dünyası arasında derin bir ilişki başlatmıştı. Ben de bu haftaki yazımı, Doucet’in adımlarını takip ederek, sanatı yalnızca ticari bir yol olarak görmeyip koleksiyonerliği bir anlamda kişisel yolculuklarına dönüştüren sekiz ünlü tasarımcıya ayırmak istedim.Amerikalı, kült tasarımcı Rick Owens’ı mükemmel drapeli, asimetrik ve avant-garde tasarımlarından tanıyoruz. Owens, Paris’teki kendi tasarladığı evinde, kusursuz bir sanat koleksiyonuna da yer veriyor. Scarlett Rouge’un eşsiz bir freski, Georges Hoentschel’ın antika vazosu, Barry X Ball’un mermer heykelleri ve Horst Egon Kalinowski’nin bir yerleştirmesi tasarımcının koleksiyonunda bulunan bazı eserlerden.Belçikalı Raf Simon, oldukça geniş bir koleksiyona sahip tasarımcılardan. Evan Holloway, Mike Kelley, Brian Calvin ve Dior’un 2014 Haute Couture koleksiyonu için beraber çalıştığı Sterling Ruby gibi sanatçılar ünlü modacının koleksiyonunda yer alan isimlerden.Spor çizgilerini rahatlık ve şıklıkla birleştiren Amerikalı modacı Tommy Hilfiger ve eşi Dee Ocleppo, Miami’deki evlerinde, koleksiyonları için oldukça büyük bir alan ayırmışlar. Andy Warhol, Jean-Michel Basquiat, Tracey Emin, Keith Haring ve Damien Hirst eserleri içeren koleksiyonları için Ocleppo “bu eve modern olmayan hiçbir obje giremiyor” diyor. On yıldan uzun süredir Louis Vuitton’un tasarım direktörlüğünü yürüten Marc Jacobs koleksiyonculuğa 2002 yılında başlamış. Bu renkli sima, ünlü Japon sanatçı Takashi Murakami ile başladığı koleksiyonuna daha sonralarında Paul McCarthy’nin Pinokyo Heykeli, 12 metrelik bir Ed Ruscha, sekiz adet John Currin, Elizabeth Petyon, Lisa Yuskavages, John Baldessari ve Richard Prince’in eserlerini ekliyor. Lüks kıyafet tasarımcısı Lisa Perry ve eşi, New York’ta bulunan Perry Capital LLC isimli firma binalarını, mekanın tepesine yerleştirdikleri Jeff Koons’un devasa, yeşil mücevheri ile adeta bir sanat ikonuna dönüştürmüşler. Sanat aşığı olan çiftin koleksiyonunda Damien Hirst, Mel Ramos, Martial Raysse, Roy Lichtenstein, Tom Wesselmann ve Andy Warhol gibi diğer büyük isimler de yer alıyor.Japonya’nın gurur kaynağı Issey Miyake 2007’de ülkesinin yeniliklerine dikkat çekmek için, mimar Tadao Ando ile birlikte kendi tasarım müzesini açtı. Pleats Please projesi için katkıda bulunan önemli sanatçılar arasında Cai Guo-Qiang, Yusumasa Morimura ve Nobuyoshi Araki da bulunuyor.2009 yılında çektiği “A Single Man” isimli filmi ile sanatla olan bağlarını tazeleyen moda devlerinden Tom Ford koleksiyonunda, Andy Warhol, Alexander Calder, Ad Reinhardt ve Ellsworth Kelly gibi isimlere yer veriyor. Eşi Patrizio Bertelli ile birlikte Miuccia Prada, hem moda hem sanat dünyasını fethetmeyi başardı. Bu senenin başında merakla beklenen Milano’daki Rem Koolhaas-tasarımı Fondazione Prada Müzesi’nin açılışı çok konuşulmuştu. Hem Milano hem de Venedik’te bulunan Fondazione Prada müzelerinde izleyicilere Robert Gober, Louise Bourgeois, Damien Hirst, Piero Manzoni, Yves Klein, Lucio Fontana, Rosemarie Trockel ve Sarah Lucas gibi sanatçıların işleri sunuluyor.