Pazar yazısı Kurban Bayramının ilk gününe denk geldi. Aslında bayramlarda ekonomi yazmak hiç içimden hiç gelmez. Her yıl yazdığım 100 küsür köşe yazısının neredeyse tümü ekonomi üstüne. Önemli bir bölümü sıkıcı verilerle dolu.
Fırsattan yararlanıp başka muhabbetlere yelken açmak isterim. Yazar olarak açmazımı da hemen söylemeliyim. Roman okumaya çok meraklıyım ama edebiyat yeteneğim pek parlak değil. İç dünyaların tasfirinde zorlanıyorum. Buna karşılık ekonomik, siyasi ve sosyal konularda çok kolay yazıyorum. Neticede her bayram az çok aynı süreci yaşıyorum. Önce bayram yazısı yazmaya oturuyorum. Bilgisayar karşısında bir süre debeleniyorum. Bir süre sonra pes ediyorum. Ekonomi üstüne çabucak birşeyler karalayıp gazeteye yolluyorum. Ama bu kez kararlıyım.
Geçmiş özlemi
Her geçen yıl dini bayramlarda bendeki geçmiş özlemi dozunun yükseldiğini izliyorum. Sadece dini bayramlar mı? Eski günleri olağan zamanlarda da daha çok hatırlamaya başladım.
Şu sıralarda özellikle eski İstanbul resimleri görünce çok duygulanıyorum. Hemen dikkatle inceliyorum. O hali ile kenti tanımaya çalışıyorum. Resimdeki yerlerde hatıralar arıyorum. Kafamda geçmişle bugün arasındaki farkların listesini yapıyorum.
Sonra elimde olmadan bir hayal dünyasına kayıyorum. Ankara'dan geldiğim 1948 sonbaharında istanbul'da sadece 800 bin kişi yaşıyordu. Sur dışında tarlalar, Vatan caddesinin yerinde bostanlar
vardı. Boğaz sırtları bomboştu.
Geri dönüşün imkansızlığı adeta bir karabasan gibi üstüme çöküyor. Evler, tarlalar, Rumlar, vapurlar, tramvaylar, meyhaneler, hepsi bir daha gelmemek üzere gitti. Bazılarının resimleri beni avutacak. Çoğunun hafızama nakşedilenler dışında resmi bile yok.
Giden sadece onlar mı? Esas gençlik gitti. Hep önümde sonsuz gibi duran bir gelecek var zannetmiştim. Meğer yokmuş. Aniden, heyecanla beklenen bir geleceğin yerini özlemle anılan bir geçmiş alıvermiş.
Son dinazorlar
Benim neslim, yani 1940'ların ilk yarısında doğanlar, aslında ilginç bir kopuş anının çocuklarıdır. Çünkü Türkiye'de bir tarım toplumu medeniyetinin durağanlığına birinci elden tanık olan son nesildir.
Örneğin İstanbul 1920'lerden 1950'ye kadar çok az değişmişti. Birkaç yeni bina, tek tük yeni yol, üç-dört yeni şehirhattı vapuru, hepsi o kadar. Kente göç yoktur. Nüfus artışı düşüktür. Yaşam her yıl bir önceki yıl gibi tekrarlanarak sürer. Yozgat, İzmir, Edirne, Konya, vs. Türkiye'nin bütün kentleri ve köyleri de aynı durumdadır.
1950'de o durağan dünya aniden hareketlendi. Çok değil, dört-beş yıl içinde istanbul'da her şey değişmeye başladı. Eski düzen bir daha geri gelmemek üzere bizi terketti. Bizden sonraki nesiller büyüyen, kentleşen, değişen, dalgalanan, çalkalanan, velhasıl sinirli bir Türkiye'de gözlerini açtılar.
Bu süreç elektrik, buzdolabı, çamaşır makinesi, hipermarket, televizyon, otomobil, uçak, doğalgaz, okul, hastane, vs. bugünkü refahı getirdi. Bunlan o gün hayal etmek bile mümkün değildi. Ama karşılığında enginarların eski lezzetini de götürdü.
Neyse ki o lezzeti hatırlayan son dinazor nesli bizimki. Sonraki nesiller yaşlanınca neye özlem duyacak acaba? Çok merak ediyorum.
Okuyucularımın Kurban Bayramı'nı kutlar, sağlık, refah ve huzur dolu günler dilerim.
Nerede eski enginarlar!
Pazar yazısı Kurban Bayramının
Haberin Devamı

