İsviçre'deki Luserna Gölü bölgesindeki muhtşem şato artık Paxmontana Oteli. Otelin iç duvarları ahşap ve aynalarla kaplı
İsviçre'deki Luserna Gölü bölgesindeki muhtşem şato artık Paxmontana Oteli. Otelin iç duvarları ahşap ve aynalarla kaplı.
Hollanda'dan bir grup motosikletli arkadaşla İsviçre'den geçerek italya'ya döndük, isviçre, yemyeşil ve bakımlı vadileriyle, pencereleri kırmızı sardunyalı küçük ahşap evleriyle, tek bakışta insana dinginlik duygusu veren sayısız inekleriyle gerçekten muhteşem bir ülke!
Ne yazık ki; yolculuğun yaklaşık onuncu gününden sonra, tüm bu pastoral manzaradan sıkılmaya başladım ve özellikle, yalnızca daha önce hiç duymadığım farklı isim, tat ve tuhaf renklerdeki çeşitli biralarla mideme indirebildiğim wustel ve tuhaf soslara boğulmuş yağlı domuz sucuklarını yemek bana çok zor geldi...
Ve, kendi İtalyan kimliğimle, tüm kalbimle Liguria'da, hatta Portofino'da, güzel bir şişe beyaz şarabın eşlik ettiği, yalnızca vatandaşlarımın yapabildiği, mis gibi sarımsak kokulu pesto soslu bir makarna tabağının önünde olmayı arzuladım...
Kendi Türk kimliğimle de, şöyle Boğaz'a karşı, incecik doğranmış roka salatası ve güzel bir ızgara lüferle birlikte midye dolması ve meze yemeği o kadar çok istedim ki...
Ama yazımdan da anlamış olduğunuz gibi, eşleri çok az yakınsa da, motosikletçiler durumlarından hiç de şikayetçi değillerdi. Bu yüzden; ben sessizce deniz mahsüllü risotto ve zeytinyağlı barbunyayı hayal ederek, motoruyla ucan erkeğimin arkasına yapışmış şekilde, bana yedirdiği o iğrenç şeylerden hiç şikayetçi olmadan, Avrupa'nın yarısını dolaştım ve birlikte, ebedi karların arasındaki yollardan geçtikten sonra herkesin kendi ülkesine dönmeden önce dinlenmesi amacıyla üç gün boyunca kalacağımız son durağımıza vardık: Paxmontana Oteli,Luserna Gölü bölgesinde muhteşem bir şato!
Otel gerçekten çok güzeldi: Luserna Gölü'nün kıyısında bulunan ve geçtiğimiz yüzyılın sonunda kral, kraliçe ve ünlü devlet başkanlarını ağırlamış olan bu liberty şatosu, Flueli ve Ranf vadisi üzerine inşa edilmişti.
Ve şunu söylemeliyim ki; otelin, dört duvarı ahşap ve aynalarla kaplı o muhteşem güzellikteki salonlarında, hala geçmişin şık atmosferi hissediliyordu ki; hepimizin de bildiği gibi günümüzün otel misafirlerinin, geçmiş zamanlardaki misafirlerden biraz farklı olduğunu da unutmamamız gerekir...
"İyi" dedim kendi kendime yeniden tertemiz ve dinlenmiş olarak, tepsi taşıyan ve ilerledikçe arkalarında hoş kokular bırakan şık garsonların geçtiği, gün ışığının aydınlattığı büyük salona inince!
Sonunda lezzetli bir şeyler yenecekti!
Sizleri yemek konusundaki hayal kınklıklanmla üzmek istemiyorum ama şunu söylemeliyim ki; büyük olasılıkla, bu yörenin karakteristik yemeği, kaçınılmaz bir şekilde her öğünde servis edilen, tuhaf salsa soslara bulanmış tavuktu ve bu durum benim, önceki günlerde midemi bulandıran wustel ve domuz sucuk yemeyi arzulamama neden oldu...
Kısacası, üç gün süren muhteşem gezilerden ve kültürel ziyaretlerden sonra (Eğer bir gün Luzerrîe yolunuz düşerse, Luzern Transport Müzesi'ni görmeyi unutmayın; gerçekten çok güzel) grupça, gelecek yıl tekrar buluşmak için sözleştik ve herkes kendi ülkesinin yolunu tuttu...
Böylece, öğle vaktinde İsviçre'den İtalya sınırına doğru ilerlemeye başladık. Ve kendimizi, Varese'nin kuzeyinde çok hoş bir kasabadan geçerken bulduk: Arcumeggia...
Daha önce Velcuvia vadisinde bulunan bu küçük doğa kasabasından bahsedildiğini duymuştum çünkü buranın kendine özgü bir hikayesi vardı: Bu kasabada bulunan evlerin duvarları, çağdaş sanatın büyük sanatçıları tarafından bizzat çizilmiş fresk ve duvar yazılarıyla süslenmişti.
Bu sanatçılar, bu dağ cennetini 50'li yıllarda "açık sanat galerisi" yapmak için seçmişti.
"Duralım" diye seslendim arkadaşıma mavi göğe uzanan taş kuleleri göstererek... öğle güneşinin ısıttığı küçük sokaklar arasında dolaşan tanıdık, enfes kokuyu duyduğumda "sonunda güzel bir şeyler yiyeceğiz" dedim...
Zamanın sanki durmuş olduğu bu muhteşem dağ kasabasını bir yere kesinlikle not edin. Aman dikkat! Giuseppe Montanari, Cristoforo de Amicis, Gianfilippo Usellini ve Aligi Sassu'nun güzel tablo ve fresklerine hayran kaldıktan sonra, küçük restoranların birinde taş merdivenler üzerinde oturmak isterseniz, garsona "Menü getirmeyin lütfen, seçimi size bırakıyorum, bu yörenin geleneksel yemeklerinden getirin, domuz sosis yemekten öyle sıkıldım ki!" diyerek yaptığım hatayı, siz sakın yapmayın!
Çünkü o garson bana, yüzünde büyük bir tebessüm ile şöyle cevap verdi: "Tabi ki hanımefendi, elimizde bu yörenin geleneksel yemek çeşitleri mevcut: Spezzatino di asino con salsa di cipolla e polenta!" Yani Türkçesi: Soğanlı salsa soslu eşek etinden tas kebabı ve mısır püresi!




