Hayatın kendisi bir anksiyetedir

Veritas Psikiyatri ve Beyinbilimleri Kliniği’nin kurucusu Dr. Ali Hilmi Yazıcı anksiyetenin hayata etkisini ve ilaç tedavisinin önemini anlattı
Kent hayatının getirdiği zorluklarla beraber yaşadığımız kaygılar, sıkıntılar, bunaltıların hemen hemen hepsinin birbiriyle bağlantılı sebepleri var. Veritas Psikiyatri ve Beyinbilimleri Kliniği’nin kurucusu Dr. Ali Hilmi Yazıcı, bu ruhsal durumların kökenini, bizleri nasıl etkilediğini ve tedavi yöntemlerini anlattı..
“Yaptığımız her seçim kaygıyı yaratır”
Dr. Ali Hilmi Yazıcı‘ya göre kaygı yani anksiyete doğal bir durum ve insanlığın başlangıcından beri görülmekte: “Her insan bir tehlike, bir belirsizlik algıladığında kaygı ya da anksiyete durumunu yaşar. Çünkü hayatta kalmak için bütün canlılar riskle karşılaştığında bedensel, duygusal, düşünsel ve davranışsal olarak hazırlık içine girmek zorundadır. Binlerce yıl önce, vahşi yaşamın hüküm sürdüğü yıllarda, bu kaygının karşılığı olarak beyin bir takım maddeler salgılardı. Yazıcı, anksiyete durumunda tehlike durumunun ortaya çıktığını ve içinde bulunduğumuz yüzyılın getirdiği modern yaşamla beraber kaygıların, insanların tehlike kodladığı her durumda yaşandığını söylüyor: “Korkuyla kaygı arasında da ayrım yapmak gerekir. Korkuda tehlikenin unsuru çok nettir; mesela kediden korkuyorsunuz, buna karşı önlem alabilirsiniz. Ama anksiyete dediğimizde bir tehlike vardır ama ne zaman ve nerede ortaya çıkacağı belli değildir. Klinik olarak anksiyete bozuklukları dediğimiz durumlar var; beklenilenden daha şiddetli tepki vermek, günlük hayatta yaşam kalitenizin bozulması sonucu rahatsızlık ortaya çıkıyor. Yaygın anksiyete, panik bozuluk en yaygın türleri.”
Bu tehlikenin üzerinde kontrolümüz yok. Kent hayatı da hep başarı odaklı, bireylerin kendilerini değerli hissetmek için belirledikleri hedefler doğrultusunda işliyor. Yazıcı, felsefi açıdan baktığımızda varoluşçu felsefecilerin anksiyete kavramını ortaya attıklarını ifade ediyor:
“Bu isimlere göre insan, doğumdan ölüme kadar bir anksiyete yaşar. Buna ‘hayat anksiyetesi’ diyoruz. Çünkü yapılan her tercih, alınan her sorumluluk bu anksiyeteyi beraberinde getirir. Bunların yanında günlük olarak yaşadığımız, ‘Acaba otobüse yetişeyebilecek miyim, kredi kartları borçlarımı nasıl ödeyeceğim’ gibi kaygılar da mevcut.”
“Gündelik hayatı etkilediği an tedavi gerekiyor”
Olumsuz duyguları yaşamak psikolojik rahatsızlık anlamına gelmiyor. Yazıcı, bu durumun gündelik hayatımızı etkilemeye başlamasıyla tedavi aşamasının da yaklaşmış olduğunu ifade diyor: “Anksiyete bozukluklarında kullanılan ilaçlar ilk 1 - 2 hafta gerginliği artırabiliyor. Bunların önlemlerini alıyoruz. İlaca karşı da gereğinden fazla endişeli olmaya gerek yok. Tam tersi anksiyete için ilaç kullanmak beyni de koruyor. Çünkü anksiyete içerisinde kalıyor olmak psikososyal yanı bir tarafa koyarsak beynimizde de yıkım yaratıyor. Bu durum tedavi edilmediği taktirde bunama, alzheimer başta olmak üzere hemen hemen tüm hastalıkların tetikler. ‘Benim anksiyetem var klinik psikoloğa gitmem lazım’ diyemezsiniz, bütün rahatsızlıkların tanısını doktor koyar. Çünkü beyin tümörü, damar tıkanıkları gibi aklınıza gelmeyecek olan durumlar da anksiyeteye sebep olabilir.”
“Elimizde sihirli değnek var” dersek yanlış olmaz
Yazıcı‘ya “İnsanların korkması veya endişe etmesi için bir sebep var mı?” diye sorduğumuzda, cevabı, “Anksiyete bozuklukları hem ilaç hem de psikoterapi yöntemleriyle yüzde 80’lerin üzerinde iyileşebilen rahatsızlıklar. Tabii ki insanların da yapacakları şeyler var ancak doktorlara teslim olup yapılması gerekenleri yerine getirmek de önemli” oluyor. Yazıcı şunları da ekliyor: “Elimizde sihirli değnek var. Bunların dışında düzgün beslenmek, egzersiz yapmak, çevrenizde beyninize iyi gelecek insanların bulunması, mesleğinizi severek yapmanız, herhangi bir sanat dalıyla uğraşmak da önemli faktörler. Kaygı durumu bizi daha güzel şeyler yapma yolunda iten, hayatla ilgili düşünmemizi sağlayan bir ruh hali aynı zamanda. Hayat her zaman öleceğini bilen insan için anlamlandırılmaya muhtaç bir deneyim. Yani anksiyete her zaman çok kötü bir şey değil, hatta bizi daha güzel şeyler yapma yolunda iten, hayatla ilgili daha derin düşünmemizi sağlayan bir durum aslında.”






